Bir Yoga Günlüğü III: Gün 13

Bugün tam anlamıyla İstanbul’a dönmüş sayılırım. Neden mi? Sabah Bostancı’dan Beşiktaş’a İDO, oradan Emirgan’a otobüs, oradan Kabataş’a bir başka otobüs, akşam ders çıkışı Karaköy’e tramvay ve son olarak da Bostancı’ya motor şeklinde geçen toplu taşıma silsilesiyle Hızır Kamp öncesi bıraktığım hayatıma tekrar döndüğümü fikren ve ruhen idrak etmiş oldum. Şu kadar yıldır İstanbul’da toplu taşıma müptelasıyım, bir bal arısının günlük çiçek ziyaretinden daha çok aktarma yaptığım oluyor, yine de 200’lük akbil’i sıfırlayamıyorum babacım!

Gelgelelim bahsettiğim bu yolculuk silsilesinin en kayda değer anı neydi biliyor musunuz? Akşam Fındıklı’daki Yin dersimin çıkışında yetişemeyeceğime neredeyse emin olduğum taze Karaköy-Bostancı hattının son motoruna deparsız yetişebilmiş olmamdı. Evet, yanlış duymadınız! Anadolu yakası ahalisi için (yani tabii karşılıklı çalışıyor ama ben bir ‘karşı’lı olarak sesleniyorum sizlere) yeni konulmuş olan bu 45 dakikalık seyir hattı benim konulduğunu duyduğum günden bu yana türlü türlü heyecanlar yaşamama neden oluyor. Üstelik de taa Karaköy’den alıyor, taa Bostancı’ya getiriyor. Anlıyor musun sangha? Evime 15 dakikalık yürüme mesafesine bir vapur kondu diye nasıl seviniyor bu can. İstanbul’un gözü kör olsun.

Motora yetiştim diye bir sevindim, bir sevindim. Oturacak yer beğenemedim. Üst kat çok rüzgarlıydı, alt katta bir pencere kenarına iliştim, kulağımda müzikle koyuldum blog yazılarını okumaya. Arada bir kafamı kaldırıp dışarı baktım, güneş batarken ziyadesiyle hoş renkler. Normalde her gün bu güzergahı gidip gelen biri olarak oturduğu yerden kalkıp da fotoğraf çekmeye giden yerli insanlara karşı, ne yalan söyliyim, pff deyip göz deviririm içimden. Ne kadar orijinal! Telefonun film şeridinde bir daha asla bakılmayacak olan bir fotoğraf daha.. Galata, Topkapı, yeey. Amma velakin, epeydir blogu görselsiz bırakmış olmanın getirdiği sorumluluk bilinci ve kalıplaşmış yargılarımızı kırma antremanları sebebiyle, diğer yolcuların çoktan içselleştirdiğim göz devirmeleri ve dudak bükmelerine kayıtsız kalarak yaptım bir çılgınlık ve attım kendimi motorun parmaklıklarına!

 

IMG_1212.JPG

Yazacak çok şeyim var sangha. Nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Bloglar arası, felsefeler arası çapraz referanslar kafamda uçuşuyor.. Her şeyi yazmak istiyorum, nasıl olacak bilmiyorum.

Önce yogamdan başlıyayım. Bu blog illa yogamız hakkında olacak ya, üstelik ben yazmışım blog gaydlaynlarını. Şimdi ödüm kopuyor kendi yazımda yogamdan bahsetmezsem diye. Takıntıların da gözü kör olsun! Normal olarak sağ tarafta bulunan ve yazı başlıklarımızın olduğu kısımdaki usülsüzlükler başta çok gözüme batıyordu itiraf edeyim sangha. Ben ki bir yazıda farklı puntoyla yazılmış, veya aynı puntonun farklı paragraf aralığıyla yazılmış bir kısım göreyim.. Bir titreme gelir. Basarım ctrl a’yı, topyekün hizaya çekerim. Comic sans fontuna tahammülüm yoktur, gayri ciddi bulur, hemen doğru dürüst bir fontla değiştiririm. Fabrikada bu korkunç font ile yazılmış bütün resmî dokümanları bir gün oturup tek tek değiştirmişliğim vardır. Şimdi mesela herkes kendine göre bir başlık koyuyor ya, tüm çabalarıma rağmen, hatta arada Türkçe karaktersiz, kimi büyük kimi küçük harfli filan… Gözüm seğiriyor sangha, öyle söyliyeyim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir durum, farkındayım. Mühendislikten kalma bir takıntı olması muhtemeldir, üstüne fabrikadaki iş hayatım eklenince içimdeki format çılgını meydanı boş bulup beni ele geçirmiş de olabilir. Her şeyin bir standardı olmalıdır elbet. Yoksa dirlik düzen kalmaz, herkes kafasına göre takılsa, kaos maazallah! Hem HER şeyi yazmakta serbestiz diye isyan ediyor mağaramdaki zorba, yeter ki şu başlıklar aynı formatta olsun, gözünüzü seveyim!! Neyse. Sen başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin sangha.

Yogam diyordum. Bugün bir gevezelik var üstümde. Sabahtan beri de böyle. Bugün 06:20’deki alarmla uyandım. iPhone sağolsun Bedtime diye bir şey yapmış, bir güzel alarm melodileri var, usul usul melek katında sallanarak getiriliyor ruhum tekrar vücuduma. Baktım bizim sabah bülbülleri uyanmış, benden bir saat önce yoklamalarını vermişler. Olsun be canım diyorum, sabahın 6:20’sinde uyanmışsın, bu da bir şey sayılır. Üstelik de tek seferde, ertelemeden. Kalktım, tuvalete gittim. Bütün o sıradan ve gündelik aktiviteler içinde, halledilmemiş meselelerim üzerine başkalarına söylemeye cesaret edemediğim şeylerin bir tiradını atarken yakaladım kendimi. Kafamın içinden yani. Uuuuuh! Neler neler saydırdım. Ne kadar da güzel ifade ettim kendimi.

hoşt hav.jpg
Hayatımın kısa bir özetidir.                                                                                                          Şaka şaka. Yoga öncesi hayatımın.

Bence en az 15 dakika geçti böyle. Sonra yogaya başladım.

İkinci prelüd bugün de vesselam. Bana bu üç prelüd ve angaharalar içinde en zorlandığın, en hayattan soğuduğun, en sevmediğin poz hangisi diye sorsalar tereddütsüz ikinci prelüddeki uttanasana varyasyonları derim. İçimden. Ki ikinci prelüd kısadır, kırmızı çadır sonrası yogaya dönüşün müjdecisidir, kısacıktır, hemen biter. Ama sen onu bir de bana sor. Sanki çok öne katlanabilirmişim gibi bir de yamuklusu. Te allam, kim icat ediyor bu pozları?

Bugün güneşle şöööyle bir selamlaştık. Samakona ve Hanumangiller yüksek yüksek tepeler idi. Bütün yogam boyunca o kadar kalçamdaki hislere endeksliydim ki, iki tane koskoca pozu, Atikranta’yla Mayura’yı unuttum. Üstelik aynılarını dün de unutmuştum. Gerçi Atikranta’yı yapamayabilirdim ama Mayura’ya mazeret? İki bacağın alçıda olsa yaparsın. Neyse! Sonra kahvaltı, kahve derken bir ders için düştüm yollara. Gerisini biliyorsunuz.

Ama bilmediğiniz çok şey var bugüne dair! Mesela ben bugün bir süper kahramanın evine gittim! Fatmacığımla nasıl geçtiğini anlamadığım bir beş saat geçirdik. Bir ara o blogunu yazarken ben de kütüphanesinde ilk gözümün iliştiği kitaba gömüldüm, ve ne inciler ne inciler buldum sangha! Epeydir Mevlana’nın Mesnevi’si peşindeydim ancak bir türlü denk getirip güzel bir baskısını bulamıyordum. Rastgele açtığım şu dizelerle bugünü noktalayayım, parantezlerimi senin çapraz referanslarına bırakayım sangham.

640.

Gergefin eli yoktur ki kendini korusun. Konuşması yoktur ki zararı ve faydayı açıklasın.
Bu beytin manası Kur’an’da beyan olunmuş, Hak, “Attığın zaman sen atmadın” buyurmuştur.
Okun atılışı, mâna bakımından bizden değildir. Biz yayız, oku atan Tanrı’dır. (Bkz: Zen ve Okçuluk)
Bu sözler cebir değil, Hakk’ın Cebbar adının mânasıdır. Onu zikretmeyi sana söylemektir.
Aczimiz, mecburiyetimizin işareti; mahcup oluşumuz da irademizin delili oldu.
Eğer irademiz yoksa bu üzülme, bu utanma niçin? (Bkz: Ramesh Balsekar, Suçuluk ve Günah)
Üstadın talebesine tazyiki niçin? Devamlı tedbir fikri neden?” (Bkz. Master Oogway, Kung Fu Panda)
Eğer sen, irade zorla tanınmış ve aydınlık ay, bulut ile örtülüdür dersen
Dinlersen işte doğru, güzel bir cevap: Küfrü terk ile dine doğru yolu bulursun.

650.

Hasta olunca bu bıkkınlık nedir? Asıl uyanıklık hastalık zamanındadır.
Hasta olduğun zaman Hakk’ı anar, istiğfar edersin.
Suçunun ve günahının çirkinliği görünür, bundan sonra itaate niyet edersin. (Bkz: Ben)
Bundan sonra Hak yolunda ibadet edeyim diye ahdeylersin.
Öyleyse âşikar oldu ki hastalık, sana akıl gözü ve uyanıklık oldu.
Bu sırrı bil, aslını ara. Arif isen bu sana rehberdir.
Kim uyanıksa o dertlidir. Kim agâh ise yüzü sararmıştır.
Hakk’ın cebrine inanıyorsan teslimiyetin, O’na taatini takdimin hani? (Bkz: Piraye’nin Çaba ve Tevekkül isimli yazısı)
Zincirle bağlanan için neşe, hapis olana hürriyet nedir?
Elinin ayağının bağlı olduğunu, padişah çavuşlarının seni gözlediğini açıkça gör.
Acizlere çavuşluktan sakın. Zira çavuşluk mizacı muteber değildir.

Mevlana, Mesnevî-i Şerîf, TİMAŞ Yayınları.

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 12

Bugün sabah güneşin doğumuyla kendiliğinden uyandım ve sabah ritüellerimi yaptıktan sonra yogama koyuldum! diye başlamayı çok isterdim bu yazıya sevgili sangha. Öncelikle, güneşin doğumuyla uyanmadım. Alarm 05:20’de çaldığında odanın içinde grili mavili ışıklar vardı. İçimdeki o çok cılız sese yine tutunamadım, yine tutunamadım. Kızıla çalan pembeler içinde saatler ilerlerken, sol koltuk altımda elime bir kitle gelmesi üzerine paniklediğim bir rüyadan, yatak odasının pencerelerinin baktığı apartmandan birinin bir halı silkelemesi üzerine uyandım. Uyandığımda yatakta enlemesine yatıyordum. Hiç düşünmeden elim koltuk altıma gitti, rüyadaki hisleri arandı. Bulamayınca rahatladı. Yoga odasına geçtiğimde saat 8.30’du.

Dün gece yatakta kafamdan ikinci prelüdü tekrar etmiştim. Bir ara prelüd düşünmekten uyuyamadığım bir zaman vardı itiraf edeyim. Bundan birkaç sene öncesine tekabül ediyor. Hangi hareket nerden başlıyor, hangisinin adı neydi, gizli ipuçları neydi, diye diye kafamdan serileri tekrar ederken heyecandan uyuyamıyordum. Bu ‘mental imagery’ yani zihinsel imgeleme denen şeyin aslında psikolojide de hatırı sayılır bir yeri vardır. Vaktiyle (üç sene olmuş) bir cognitive psychology ödevim için bu konuyu araştırmıştım. Uzun uzun buraya bilimsel çalışmaların bir özetini aktarmak isterdim ama belki başka zaman. Özetle, işe yarıyor sevgili sangha. Bir şeyi fiziksel olarak yapmanın tam olarak yerini tuttuğu söylenemese de, insanın zihninde kendini bir şey yaparken canlandırması, neredeyse gerçekteki aktiviteyle benzer kas fonksyonlarını çalıştırıyor ve beynin benzer köşelerini aktive ediyormuş. ‘Yapmış kadar oluyoruz’ yani bir anlamda. Yogamızın yerini alsın diye değil bunu anlatışım elbette, ama serileri içselleştirmek için oldukça elverişli bir teknik. Öbür türlü ay şimdi ne geliyordu, bundan sonra ne vardı, sağ mıydı sol muydu, dur bir notlarıma bakayım, dur bir app’i açayım diye diye bütünlüğü kopuyor yapmaya çalıştığımız şeyin.

Evet ikinci prelüd diyorduk. Her şeyi göz önünde bulundurursak, güneşe selamlara kadar iyi gitti diyebilirim. Ama o buz tutmuşluk, dokuların birbirine yapışmışlık hissi yine orada. Vaişaka’da, ashvata’da kuyruğumu aşağı uzatmaya çalıştıkça hissediyorum içerden. Sarpa’da alışkın olduğum yere inmiyor gövde, yüksekten çalışıyorum. Ne zaman sol bacak geride, sağ bacağım önde arda bujanga’ya girdim, anladım ki buradan sonrası gelmeyecek. Bir süre bir yolunu arandım, boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. Leğen kemiğimle bacak kemiğim arasında birileri halat çekme oyunu oynuyor gibiydi, hayır bizimle kalacak, hayır burada duracak, hayır burada, hayır hiçbir yere gitmiyor! Gençler bana müsaade diyerek yavaşça sıyrıldım pozdan, yerdeki hareketlere. Basit ve hafif bir seri ile tamamladım. Yerde sessizce otururken odaya ve içime kuş sesleri hücum etti. Demek kafamın içindeki gürültüden hiçbirini duymamışım hareketleri yaparken.

Yogam bittiğinde elime çayımı alıp huşu içinde kuş seslerini dinlerken püfür püfür esen sabah rüzgarında balkonda günlüğümü yazmaya koyuldum diye bitirmeyi çok isterdim bu yazıyı sevgili sangha. Ne var ki, evi süpürdüm. Evi süpürmemek gibi bir seçeneğim kalmamıştı. Zaten balkonum da yok. Ama süpürmem bittiğinde keten tohumlu ve chialı mis bir avokadonun eşliğinde çayımı yudumladığım doğrudur, yaşanmıştır.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 10&11

Bugünlerde blog biraz tenhalaştı mı sangha, yoksa bana mı öyle geliyor? Birtakım yazarlarımızın son birkaç gündür hiç sesi soluğu çıkmamakta. Eğer yokluğunuzun fark edilmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!

Son iki gün çok hızlı geçti. Dün Ayça beni ziyarete geldi, okudunuz mu? İstanbul’da istesek buluşamazdık. Fırsat bu fırsat deniz kenarında bol bol kaynattık. Doktor Kemal’le olan macerasını sanırım ondan dinlememiz gerekecek. Sonrasında biraz eşyalarımı topladım, Amerika’da yaşayan ve yılın sadece belli zamanlarında açan nadide çiçekler gibi zar zor denk getirerek görüşebildiğim arkadaşlarımı ziyaret etmek için akşam çıkıp Gündoğan’a gittim. Bir senelik arayı bir saatte kapatmaya çalıştık, ama buna da alıştık. Eve dönüp hafif bir yemek yiyip yattım. Böyleydi onuncu günüm.

Bugün İstanbul’a geldim. Yirmi iki gündür evimden uzaktaymışım. En son şu an oturduğum koltuktan bu yoga günlüğünü yazdığımda ikinci turun 15. günündeymişiz. Heyhat! Eve girer girmez yüzüme ağır, beklemiş, evin her yerine yayılmış bir sıcak dalgası çarptı. Camları açtım. Mutfak yine hayvan mezarlığına dönmüş, benim meşhur minik sinekler, ve evin içine girme talihsizliğinde bulunan diğer kanatlı mahlukların cesetleri mutfak karolarının üstünde.. Çiçeklere çarptı gözüm. Çiçeklerim! Yanmışlar sıcaktan. Orkidenin tek kalan çiçeği hâlâ üzerinde ama iyi değil belli, beti benzi atmış. Bir cins antoryum çiçeği olduğunu şu an size yazmak üzere aratıp öğrendiğim diğer çiçeğimin durumu ise kritik. Zaten son zamanlarda pek iyi değildi, korkarım buradan döndüremeyeceğiz onu hayata. Kötü hissettim onları öyle görünce, bir çiçeğe bile bakamıyorsun diye parmak salladı içimdeki ses. (Söylemediklerimi siz doldurun hanımlar.) Oradan zihnim hemen Gökay’a çiçekleri sulamadığı için sinirlenerek bir çıkış yolu aradı ama o fikre de o kadar tutunamadım ki hemen kendime kızmaya geri döndüm. Adam napsın, eve 6 saatliğine filan uğradı iki iş arası.

Son dönemde yanan ve iade edilemeyen uçak biletlerimin bolluğundan, kalçam sebebiyle zoraki tatilimi uzatmaya karar verdiğimde bu Çarşamba’ya aldığım uçak biletini ne olur ne olmaz diye esnek bilet olarak almıştım. Hayatımın ilk esnek biletidir. İyi ki de öyle yapmışım. Çünkü yine planlar değişti, babam da İstanbul’a gelmeye karar verdi. İşime de geldi doğrusu, o kadar şeyi çekerek veya sırtlanarak hiç mi hiç taşımak istemiyordum havaalanlarında. Atladık bu sabah 6’da arabaya, güneş kızıl pembe bir top gibi dağların yamacını ısırarak doğuyordu. Yollar bomboştu, 8 saatte evdeydik. Uçakla gelsem zaten bir saat önce evden çık, bir saat önce limanda ol, bir saat uç, bir saat kafadan rötar, yarım saat bavul bekle, otobüse veya taksiye bin çık, trafikte takıl, eziyet çek, vs. derken zaten en erken 6 saatte filan gelebilirdim eve. Mis gibi de oldu doğrusu. 22 günlük İstanbul yokluğundan sonra yaşanacağı yüzde yüz olan bir Sabiha Gökçen şoku/kaosu/travması yaşanmadı böylelikle.

Ama şimdi gözlerim kapanıyor sangha. Buna karşı koymayacağım sanırım. Yarın sabah ikinci prelüd ile yogamı eteğimde ziller kafamda mehter marşları ve karnımda kelebekler ile karşılayacağımı umuyorum. Belki ben de Fatma’nın yazdığı gibi “Dün hayalini kurduğum pratik değildi bu sabah yaptığım. Ama dünkü hayal, bu sabahki gerçek” diye yazarım size yarın. Kim bilir?

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 9

 

yalandunya

Bugünlerde zihnim her şeyi birbirine bağlıyor sangha. Oldum olası bayılmışımdır dedektiflik oyunlarına, insanların birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları bağları anlamaya, ve zihnimin içinde farklı kompartmanlarda yer eden ve ayrık gibi görünen bilgilerin arasında bir bağlantı kurmaya. O yüzden olsa gerek bu köstebeklik aşkı.

Bugün yogama döndüm. Öyle, size yazdığım gibi, bir anda oluverdi. Nereye gideceğini, ne yapacağımı bilmiyordum. Isınmalar temkinli, anilasana’ya geçiş çooook yavaş. Sol kalçamın içindeki dokulara birisi buzlu sprey sıkmış gibi. Buzlu bir suçi, üzerine manduka, ve kapanış. Uzun uzun oturdum, sorular sordum, teşekkür ettim, boyun eğdim.

Kapanışın sonunda sessiz otururken aşağıdan sesler gelmeye başladı. Daha doğrusu tüm yogam boyunca gelmişti bu sesler, babam aşağıda bir şeyler izliyordu, ama ne olduğunu anlamamıştım. Tam merdivenlerden inecekken tanıdım: Kung Fu Panda! Gelmiş geçmiş en iyi animasyonlardan biri. Birkaç defa izlemiş olmama rağmen kaçıramazdım, hemen koltuğa geçip kuruldum. Tesadüf olamazdı, çünkü tesadüf diye bir şey yoktu.

Çok geçmeden şeftali ağaçlı o muhteşem sahne geldi. Shifu ile Usta Oogway’in konuştuğu, ve Usta’nın veda ettiği sahne. Her defasında olduğu gibi yine hüngür sümük ağladım, yan kanepede oturan babama çaktırmamaya çalıştım. Shifu, hırsına yenik düşerek karanlık tarafa geçmiş olan ve yüreklere korku salarak yaklaşmakta olan eski öğrencisi Tai Lung’un gelişini öğrenmiş, Tai Lung’u alt etmek üzere koca şişko panda Po’dan nasıl bir Ejderha Savaşçısı yaratacağı konusunda ümitsizliğe düşmüştür. Oogway’ın Po’yu seçmiş oluşunun bir kaza, bir tesadüf olduğunu, Po’nun aslında Ejderha Savasçışı filan olamayacağını söyler ustasına. Usta Oogway de eski öğrencisi Shifu’ya şöyle der:

‘Dostum, sen bu kontrol ilüzyonundan vazgeçmediğin sürece ne panda kendi kaderini gerçekleştirebilir, ne de sen.’
‘İlüzyon mu?’ der Shifu,
‘Evet’ der Oogway ve şeftali ağacını gösterir. ‘Bu ağaca bir bak Shifu’ der, ‘istediğim zaman çiçek açmasını sağlayamam, meyve vermesini de.’
Shifu ağacın bir tekme vurup bir şeftali düşürür ve atılır: ‘Ama kontrol edebileceğimiz şeyler de var! Meyvenin ne zaman düşeceğini kontrol edebilirim! Tohumu nereye ekeceğimi kontrol edebilirim. Bu bir ilüzyon değil, Usta!’
‘Aaah aah evet’ der yaşlı Oogway parkinsonlu gibi titreyerek, ‘Ama sen ne yaparsan yap, o tohum büyüyüp bir şeftali ağacı olacak. Ondan bir elma veya portakal olmasını isteyebilirsin, ama o şeftali olacak.’
‘Ama bir şeftali Tai Lung’u alt edemez!’ diye haykırır Shifu ümitsizlikle.
‘Belki de alt edebilir’ der Oogway, ‘eğer ona rehberlik edersen, onu beslersen, ona inanırsan.’
‘Ama nasıl? Nasıl? Yardımına ihtiyacım var, Usta!’
‘Hayır, senin sadece inanmaya ihtiyacın var. Bana söz ver Shifu, inanacağına söz ver…’
‘Deneyeceğim…’

Ve şeftali çiçekleri arasında bu alemi terk eder Usta. İzleyip siz de ağlamak isterseniz diye videonun bir linkini buraya koyuyorum.

Gelgelelim, bugün bahsini etmek istediğim şey başka türlü bir ilüzyondu, ama ilüzyondu neticede! Nereden düştü aklıma bilmem, belki de dünkü Zen ve Okçuluk alıntısı zihnimin içinde bir yerlerde dönüp duruyordu hâlâ. Kendiniz işe karışmadan bir şeyin olamayacağını sanıyorsunuz! Bu da kontrol ilüzyonunun allahı değilse neydi? Bir şey olacağına varacaksa varacaktı gerçekten de. Kaçsak da, istemesek de, hediyemiz, kaderimiz, talihimiz neyse bizi bulacaktı. Bir de ilüzyonun geri kalanı vardı aslında. Yaşadığımız fenomenler dünyasında, bize –mış gibi görünen, her şey. Yalan dünya!

Aklıma bu yalanlık düşünce köstebek burnum beni bir Upanişad’a götürdü. Bir ustanın ‘dizinin dibinde oturarak’ dinleyemeyecektim bu kadim bilgiyi ama dizimin üzerine koyduğum telefonun kindle’ından girip erişebilecektim. Öyle de yaptım. Sonra aşağıdaki mısraları buldum. Sonra biraz daha ileri gidip kendimce, hadsizce Türkçe’ye çevirdim. Bugünün arkası yarını olarak burada bırakıyorum.

Conscious spirit and unconscious matter
Both have existed since the dawn of time,
With maya appearing to connect them,
Misinterpreting joy as outside us.
When all these three are seen as one,
The Self reveals his universal form and serves
As an instrument of the divine will. 

All is change in the world of the senses,
But changeless is the supreme Lord of Love
Meditate on him, be absorbed in him,
Wake up from this dream of separateness.

Shvetashvatara Upanishad, I9-10*.


 

Bilinçli ruh ve bilinçsiz madde
Her ikisi de varoldu ezelden beri
Maya bunları birbirine bağlar göründü,
Keyif bizden öteymiş gibi gözüktü.
Ne zaman bu üçü yek olarak görülür,
Evrensel halini ifşa eder Öz,
Ve ilahi iradenin bir uşağı olarak iş görür.

Duyular aleminde her şey değişkendir
Sevginin Tanrısı ise muaftır değişimden,
Onun üzerinde tefekküre dalın, onun içinde eriyin,
Uyanın bu ayrıklık rüyasından.

*Eknath Easwaran – The Upanishads

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 5&6

Dün akşam doktordan eve döndüğümüzde babam bana güzel bir cin tonik yaptı. Kendine de viski koydu. Karşılıklı içerken bir baktım sarhoş olmuşum. Günlerdir de ilaç alıyorum diye ağzıma bir şey koymuyordum. Doktordan güzel haberlerle gelince ilaç milaç dinlemedim, kendimce bir kutlama havasına girdim. Buraya geldiğimden beri neredeyse sürekli yatar vaziyette olduğum için tatilimin ancak başlıyor olduğuna kanaat getirdim ve beni çarpana kadar tonikli cinimi yudumlamaya devam ettim.

Öğleden sonra hastaneye vardığımızda, önce meme, sonra da ortopedideki kontrol randevularımı beklerken fırsattan istifade gidip MR raporumu aldım. MR raporunda kalçamla ilgili çok bir şey yazmamasının yanısıra sol overdeki kistimden tut vajinal tampona dair hakkımda görülebilecek her bir şey yazıyordu. Pes! Ortopediste bile açıklamasını yapmak zorunda kaldım, ben ne bileyim? Her neyse. Raporda ödem bile yazmıyor oluşu ilginçti. İnsan çektiği acılara karşılık gelecek tıbbi bir bulgu beklentisine giriyor sanırım ama bedenin tam olarak nasıl işlediği hakkında çok da bir fikrimiz yok bence. Son dört gündür giderek iyileşiyorum, bugün biraz yüzdüm. Galiba insanın kendisine güvenebilmesi için önce başka birisinin ona güvenmesi gerektiği gibi, beden de ‘otorite’ kabul ettiği bir takım şahıs ve teknolojiler sonucunda bir şeyinin olmadığını duyunca daha mı çabuk iyileşiyordur nedir? Bir hafta kadar daha genel olarak yatay pozisyonumu çok bozmayarak yavaş yavaş yogama dönmenin hayallerini kuruyorum.

Shadow ailemizin süper ananesi Çağlayan, geçtiğimiz yazılarımdan birinin altına ‘ödem geçer, yazı kalır’ şeklinde bir yorup yapıp, daha sonra kendi yorumunu ‘ödem geçer, yoga kalır’ şeklinde güncellemiş. Bundan çok değil beş gün önce, ağrıların en şiddetlendiği ve elimi attığım zaman sol pubik kemiğimin üstünde fındık tanesi kadar bir kitleyle karşılaşıp hazreti gugılda deliler gibi kasık fıtığı arattığım o buhranlı gecede göz yaşlarımın arasında Defne Hoca’yı mesaj yağmuruna tutmuştum. Çok korkuyorum, çok korkuyorum! O da neden korkuyorsun? demişti. Tam olarak neden korkuyordum? Mesela, diyelim, yürüyememekten mi? Kalıcı hasar olmasından mı? Hadi kalıcı hasar olmadı diyelim bedenimin eskisi gibi olup olamayacağından mı korkuyordum? Hayır ben o gece savunmasız bir çocuk gibi içli içli ağlayıp yoga hayatım bitti diye korkuyordum. Bitti. Bir daha ne eskisi gibi yoga yapabileceğim, yoga yapamayacağım için de öğretemeyeceğim. Öğrencilik hayatım da, öğretmenlik hayatım da bitti. Bitti. Kendine yeni bir hayat seç. Benim ‘biterse diye korkuyorum’lu cevabımın üstüne çok kısa bir typing.. ve ardından kafamdan odunla vurulmuşa döndüğüm cevap geldi: Nefes alan her canlı yoga yapabilir. DANK.

Şimdi burada biraz duralım. Epeeeyce bir duralım.

Nefes alan her canlı yoga yapabilir.

Nefes alan her canlı yoga yapabiliyorsa ve bu durumda ben kalçamdaki bir incinmenin yarattığı (iç sesim yazıya müdahale ederek ama hatırlasana ÇOK acıyordu diyor) korku ile bir daha yoga yapamayacağım diye sızlanıp duruyorsam demek ki ben yogadan hiçbir şey anlamamışım. Zaten Pazartesi’den bugüne kafamın içinde bir yazıklar olsun! pankartıyla geziyorum, o ayrı. Evet, anlamamışım demek. Belki buna benzer bir sözü daha evvel başka öğrencilerime söylemiş, binlerce defa yazmış, zihnimin içinde bir yerlerde ‘yoga fizikselin ötesinde, beden sadece bir araç, performans yapmıyoruz, şekil önemli değil’ şeklinde laflar savurmuşumdur. Ama ‘anlamamışım’ demek ki. İdrak etmemişim. Bu bilgi zihnimde beylik bir bilgi olarak kalmış, bedende kavramamışım. MR sonuçlarını söylediğimde David Hoca da alim Çağlayan gibi ‘şimdi beden iyileşecek, ve ders kalacak’ dedi. Ohh. Ohh. Karnıma bir odun da buradan. Olsun varsın. Bütün derslerimi baştan öğrenmeye razıyım.

Bu kargaşada yeniayın niyetlerine ne oldu diye sorarsanız, en başarılı ‘performans’ımı sosyal medya detoksu alanında gösterdim. Güneş günleri feysbuksuzluğum ay günlerine de sıçradı. Ohh be. Blogu da feysbuka linkledim, çat diye koyuveriyor oraya elim değmeden. Zaten telefonum da bozuk, göbeğini şarjdan ayırınca bir saat bile dayanmıyor yavrucak, ankesörlü telefon gibi kullanıyorum artık. On dakikalık sessiz oturuşları, başım önümde eğik sangha, yapamadım. Ama yapacağım. Çok da üstüme gelmiyim. Her ne kadar MR sonucum dipçik gibi çıksa da az buz korkmadım ayın 20’sinden beri. Ona da ohh. Şimdi beden iyileşecek, ders kalacak..

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 4

Yeni yazarların da katılmasıyla beraber sayısı her gün giderek artan blog yazılarının hepsini teker teker okumaya bir mesai ayırmak durumunda kalmaktan ötürü çok mutluyum sevgili sangha! Bugün Ceren’in yazısının kapanışında kahkahalar attım mesela. Baya bildiğiniz yatakta geri yuvarlanarak filan. Ayça’nın yumurcaklarıyla olan çetin mücadelesini ve bunu aktarma biçimini yine hayranlıkla karışık bir hayretle okudum, tüm sahneler bir bir gözümün önünde canlandı. Fatoş’un Ali’sinin daha çok yaz Fatoş, ben seni böyle daha iyi anlıyorum demesi içimin yağlarını eritti, ikisine birden bir sonraki görüşümde kocaman sarılmak geldi içimden ama ben Fatoş’un omuzlarına çıksam Ali’yle anca göz göze geliriz o yüzden belki Ali’nin bacağına sarılmakla yetinirim.

Bugün sanırım yazılarımız üzerine yazacağım, zira hâlâ kırmızı çadırspor ve kalçayı dinlendirme günleri.

Düşündüm de, blogdaki yazıların yoğunluğu ve yazanlarının samimiyeti sayesinde hiçbir yoga hocalık eğitiminde bulunamayacak altın değerinde bilgiler ve tecrübeler takas ediliyor burada. RYT 15000 olsan bulamazsın! Herkesin kendi gölgeleriyle buluşma ve yenişme sürecini burada bu kadar açıklıkla dile getirmesi, bize hiçbir ‘ileri seviye’ eğitimin katamayacağı kadar şey katıyor. Bu gruba bir de bu yüzden minnettarım. Yoga Alliance’ın ‘continuing education’ diye bir zımbırtısı varmış ya. Bundan öte continuing education mu var allah aşkına? Gazeteden kupon biriktirircesine kovalanan içi boş saatleri ben ne yapayım?

Pek çok kişi tam ihtiyacı olduğu anda Defne Hoca’nın bir yazısıyla karşılaştığını yazıyor son birkaç gündür. Benim için de bu hep böyle olmuştur. Ama farkında mısınız bilmem, en başından beri duymaya ihtiyacım olan şeylerle ben buradaki yazılarla da karşılaşmaya başladım artık. Örneğin dün sabah ağır bir ruh hali ile gözlerimi açarken gücümüzün bizi vezir de rezil de etmesi konulu yazım aklıma gelmişti. (Manidar.) Geçtiğimiz turun hangi gününe denk geliyordu o yazı bilmediğim için biraz aramam gerekecekti. Sabah kendi blogumun istatistiklerine bakarken bir de ne göreyim? Kim olduğunu, nereden sekerek oraya geldiğini bilmediğim tek bir kişi, benim bir önceki turun onuncu gün yazısını okumuş. O yazı da buymuş. Hah dedim, bravo. Sonra, dün Marifetler – Sesler – Güçler serisinin sonuncusu da bitti, evden çıkarken yanıma okumak için Zen ve Okçuluk’u almıştım, sabah blogu okurken ne göreyim, Beste de aynı şeyi okuyor. Ayça 28günyoga’nın yavrularına da sıçramasından bahsetmiş, ben de bugün yaşadığım olayla beraber gördüm ki bizim bu 28günyoga bloğu bizim sandığımızdan da uzaklara sıçramış sangha!! Nasıl mı, hemen anlatayım.

Öncelikle, hepinize, ve gerçekten hepinize tek tek çok teşekkür ederim. Pek çoğunuz buradaki yazılarıma yorumlar yaptı, bana destek oldu, bir kısmınız mesajla halimi hatrımı sordu, içinizden biri bana Reiki bile yolladı. Sanırım beni iyileştirdiniz sangha. Bugün yataktan düne göre çok daha iyi çıktım. Moralim de daha iyiydi. Bugün aslında bu kalça olayı araya girmeseydi de annemle beraber başka bir doktora gitmek üzere randevu almıştık bir doktordan. Bizim her şeyi bilen akil kadınlardan (ve birkaç adamdan.. 🙂 oluşan bir Shadow whatsapp grubumuz var. Her şeyi bilen derken abartmıyorum. Kedilerin yakalandıkları göz hastalıklarından tutun akıllı telefon yedeklemesine kadar geniş bir yelpazeye yayılan sorulardan şu ana kadar yanıtsız kalanı olmamıştır. Ben de bir süredir meme muayenesi olma konusundaki fikirlerimden ve yaşadığım birtakım rahatsızlıklardan ötürü bizim gruba bu konuda işin ehli bir doktor tanıdığınız var mı diye sordum. Piraye bir doktor ismi yazdı, ama bu kişi Bodrum’da dedi, hay hay dedim ben de Bodrum’dayım, başka şey istesem olacakmış. Meğersem bu kişi bizim yoga camiasının da bildiği, hocamın da tanıdığı bir doktormuş. Tüm bu referanslar yeterli olduğu için bayram sonrasına bir randevu kapıverdim. O yüzden hem bu sabah meme muayenesi olmaya, hem de kalçamı göstermeye hastaneye doğru koyulduk sabahın erken saatlerinde.

Doktorun odasına doğru yürürken konuya nereden gireceğimi düşünüyordum ki tam olarak az önce size anlattığım gibi bir girizgahla, minik yoga grubumuzdan aldığım tavsiye üzerine geldiğimi anlatarak girmenin iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Aramızda, en fazla 10-15 kelime değiş tokuşu yapılmıştı ki kulağım, içinde bulunduğum mekan ve uzamdan ötürü duysa da algılamada biraz zorluk çekeceği şu cümleyi işitecekti: Sizin 28günyoga blogunuzu takip ediyorum! Büyük harflerle bir daha yazayım mı sangha? Bodrum Acıbadem’de bir genel cerrah bizim 28günyoga blogumuzu takip ediyormuş! Sevinçten havalara uçtum. Şu ahir ömrümde doktorlarla yaptığım tüm muhabbetler arasında en ilginciydi. O yüzden, 28günyoga nerelere sıçramış diyorsam bir bildiğim var! 🙂

Muayene gönül ferahlığı içinde bitti. Benim de meme yapım anneminki gibi fibrokistik olduğundan yaşadığım rahatsızlıklar normalmiş. Emin olmak adına bir de ultrason istedi. Normalde 40 yaşından önce mamografi çekilmediği, ve benim jinekoloğum meme muayenesi yapmadığı için ileride ne olur ne olmaz diye elimde bir ‘before’ resmi bulunsun istiyordum. Ultrasonu yapan doktor da kistik bazı yapılar gözlemlediğini, bunların tamamen iyi huylu olduğunu ve meme yapısından kaynaklandığını söyledi. Ortopedi muayenesine yollanmadan evvel bu güzel haberler bana doping oldu. Kalça muayenesine gelecek olursak, burada pek eureka! anları yaşanmadı doğrusu. Çekilen MR’ın raporu olmadan pek yorum yapılamadığı için ekrandaki resimlere bakarak, kalçanı epey bi zorlamışsın dedi doktor, ben de hmm dedim. Kalça eklemimde yüklü miktarda ödem olduğunu, bu ödemin oradaki kasların içine de dağıldığını görebildiğini söyledi. Ben de bugüne kadar çekilmiş olduğum boyun ve diz MR’larından sonra baktığım yerde ödem olup olmadığını görebilecek kıvama gelmişim, bugün doktorla beraber ekrana bakarken onu anladım. Gökay’ın tavsiyesiyle birkaç gündür almakta olduğum ilacı verecekmiş doktor da zaten. O yüzden dünyamız pek değişmeden çıktık hastaneden, neticede yarın tekrar gideceğim raporu aldıktan sonra doktoru görmeye.

Hepinize tüm kalbimle tekrar teşekkür ederim güzel sangha. Bana akıl ve moral oldunuz. Hepiniz çok değerlisiniz.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 3

28günyoga’nın ikinci, geçen sene tek başıma attığım turu da sayarsak üçüncü turunun üçüncü gününden, kırmızı çadırdan, ve bütün gün hiç kalkmadığım yataktan merhaba sangha.

Bugün hayatımda ilk defa, başı sonu ve her şeyiyle planlanmış olan bir seyahatimi uzatıyorum. Bugüne kadar kaçırdığım uçak, biletini alıp da çıkmadığım bir yolculuk, vaktinde dönmediğim bir ‘tatil’im yoktur. Bunun da bir ilki varmış. Normal olarak yarın akşam 4 uçağıyla Bodrum’dan İstanbul’a dönüyor olmam lazımdı. Dönmüyorum. Önce Cumartesi döneyim diye düşündüm. Derslerim ne olacak? En azından Pazar dersimi vereyim.. Sonra baktım, o da olacak gibi değil, o dersimi de başka hocaya emanet ettim. Sanırım haftaya Çarşamba döneceğim. 15 gündür görmediğim sevdiceğimi, o bir göçer kuş misali komşu ülkedeki turundan dönüp iş için gideceği başka şehre yollanmadan 6-7 saatliğine de olsa görebilecektim Cumartesi dönseydim. Ama haftaya İstanbul’da yalnızsam, şimdi oraya dönmenin ne anlamı var? Yarın da doktora gidiyorum nihayet. Kontrolleri de burada yaptırırım diye düşündüm. Burada aile evimde bir Zebercet misali pamuklara sarılmış bakılmaktayken, tek başıma İstanbul’u neyleyim?

Kafam biraz allak bullak bu aralar. Değişik duygu durumlarına sürükleniyorum. Hani insan bir şey hatırlamaya çalışırken dilinin ucuna gelir de orada bir hayalet gibi kayıverir ya zihnin kancasından, onun gibi bir haldeyim. Bir şeyi hatırlamaya çalışıyorum, biraz daha uzansam ona varacakmışım gibi. Esas önemli olanın ne olduğuna dair bir şeyler yüzüyor zihnimde. Bir soru cümlesi olarak. Esas önemli olan neydi, onu hatırlamaya çalışıyorum.

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 2

Bir şeyin neden olduğunu bilmek neden önemlidir? Neden oldu? Neden şimdi? Neden? Batı ile Doğu arasında sıkışıp kalmaya mahkum, Doğu’ya içten içe özlemle karışık bir kıskançlık beslerken Batı’ya olan ezeli özentisinden ötürü bir Batılı gibi düşünmek için itinayla köleleştirilen bu toprakların evlatları olarak bizler, neden-sonuç ilişkisi denen bu tahterevalliyi belki de gözümüzde çok büyüttük. Tam bir Eastern Body – Western Mind * durumu. Bize yüklenen software bir türlü bizim hardware ile uyumlanamıyormuş gibi. İçimizdeki Doğuluyu az serbest bıraksak iki ayağını uzatıp şöyle bir rahat edecek, kendini yaradanın emin sularında süzülmeye bırakacak, her şeyin nedenini nasılını takdir-i ilahiye bırakacak ama içindeki Batılı rahat durmaz, haydi şimdi ne var, hop, öyle yaymak yok, otur düşün bakalım, neden oldu anla bakalım, ve bul bakalım, bir daha olmaması için neler yapabilirsin? Sorular içinde en gıcık olduğum soru budur. Bir daha olmaması için neler yapabilirsin? Fabrikada dilimize pelesenk olmuş bu kavram yüzünden on bin milyon tane balık kılçığı analizi, vay vay analizi, kök neden analizi, zart analizi zurt analizi için içinin kıyım kıyım kıyıldığı toplantılar sonucunda sağını solunu tüm yamacını kontrol eder de bütün gediklerini kapadığını sanırsın ama şans mı, Murphy mi, kör talih mi, bir daha vurur işte bir hata ve gene sen sorumlu olursun şu kadar anlamadığın sistemin içinde allahın belası bir cıvata nasıl yerinden oynamış da bütün üretim hattı boyunca milyon dolarlık sensör sistemine yakalanmadan yolculuk ederek nasıl tüketiciye kadar ulaşmış? Neyse konumuz bu değildi. Konumuz kontrol manyaklığı. Çünkü benim için neredeyse her şey buraya bağlanıyor. (Bkz: Sorum Tohumları) Bir daha olmaması için neler yapabiliriz sorusunun cevabını bildiğimizi zannediyorsak her bi şeyin bizim kontrolümüzde olduğuna inanan minik kafalı küstahın tekiyizdir bence. Bugün neden böyle acıdı dilim bilmiyorum, kalçalar hani öfke nefret gibi keskin duyguları barındıran yerlerdir denir ya, ben de kalçamın sakatlığıyla böyle mi başa çıkıyorum nedir?

angrybull.jpg

Bugün renkli günlerde olsunlar ziyaretime geldi. Dünkü yogamdan sonra geçtiğimiz hafta boyu yaşadığım azar azar hareket mi ettirsem yoksa hiç mi hareket ettirmesem müteredditliğim yataktan kalkamayacak hale gelmemle beraber sona ermiş oldu. Ay halimin gelişi de yoga mahrumiyetime bir meşruiyet kazandırmış oldu, teşekkür ederim size yumurtalıklar. Şimdi dönüşteki derslerimi düşünüyorum. Dünden önce olsa ders verebilirdim, şu an onu da yapamam. Ders boyunca hiç kıpırdamadan ayakta dikilsem veya bir sandalyeye otursam dahi İstanbul’un toplu taşım zindanlarında iki ayağımın üstünde dalga sörfü simülasyonu yaparcasına dengede kalarak yolculuk yapabileceğimi hiç mi hiç zannetmiyorum. 8 Temmuz’daki workshopumu düşünüyorum, o vakte kadar iyileşeceğim de Golden Seed filan öğreteceğim.. Temmuz’un sonundaki kursumuzu düşünüyorum. Kukumav kuşu gibi bütün gün düşünüp duruyorum, nasıl oldu, neden oldu, nasıl böyle bir anda oldu, ne oldu da böyle oldu, sonra ne güzel iyileşiyordu, ben birkaç gün önce de kalçam vikviklerken yoga yapıyordum ama böyle olmuyordu, dün ne oldu da böyle oldu, bir daha olmaması için ne yapacağız? Düşün babam düşün. Halbuki uzat iki ayağını da dur be kadın dedi artık dün oradaki her kimse. No more ikirciks. Stop. Ben de iki ayağımı uzattım, kâh koltukta, kâh yatakta, kâh sandalyede, ööylece duruyorum. Durunca insanın daha çok düşünesi geliyor tabi. Çarşamba günü dönecektim İstanbul’a mesela, eğer oraya gidip de ders veremeyeceksem şu an bu halde alev alev yanan İstanbul’a gitmem örneğin çok saçma, bunu düşünüyorum. Cumartesi’ye kadar kalmayı düşünüyorum. Hatta bazen ne yapsam da İstanbul’a hiç dönmesem diye düşünürken yakalıyorum kendimi, sonra hop diyorum, o kadar uzun boylu değil.

İşte bugün de böyle bir gün sangha. Yazınca biraz daha rahatlıyor insan sanırım. Ben böyle durumlarla pek iyi başa çıkabilen bir insan değilmişim, her ufak incinmede bu gerçekle tekrar yüzleşiyorum. Belki elden ayaktan kesilmekten içten içe bu kadar korkmamım neden ailenin öte jenerasyonlarında bir sürü felçli ve yatalak kadın olmasıdır. Şimdi bir de bunun nedenini düşünemeyeceğim galiba. Size varoluşunuz sebebinizle göz kırpıştığınız, bir an bile olsa bu dünyaya neden geldiğinizin idrakine varabildiğiniz yogalar diliyorum. Sanıyorum ki bir kalp atışı boyunca süren böyle bir an, amaçsızca oradan oraya savrulup durduğumuz koca bir hayata bedeldir.

* Anodea Judith’in aynı adlı kitabı.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 1

Bu yakıcı Bayram gününden merhaba! Sanırım bayram kutlayan son jenerasyonun içindeyiz. Bizim aile çok çekirdek olduğu için bayramlar oldum olası bana pek bir şey ifade etmemiştir. Öyle bir toplaşma, özlem giderme, bir araya gelme gibi kavramlar ihtiva etmez, daha ziyade bir görev olarak aranması gereken büyükler ve Ankara’da yaşadığımız vakit yapılan zorunlu ziyaretler olarak aklıma kazınmıştır Bayram kavramı. Maalesef benim için durum böyle. Ama sizin yine de bayramınız kutlu olsun sangha! Dilerim can-ı gönülden sevdiklerinizle bir araya gelme fırsatı yakaladığınız bir zaman dilimi olur bu.

Bugün heyecanla yogama döndüğüm gün olacaktı, ama kalçam yine geçit vermedi. Bir ara o kadar duygusallaştım ki can sıkıntısından ağlamaklı oldum. Ya geçmezse? Ya hep böyle kalırsa? Ya daha kötü olursa? Sonra dedim sakin ol, nefesine odaklan, vücuduna güven, yogaya güven.. Arada poz yemeden dairesel seriyi tamamladım. Yogamın başına ayaktaki ısınmaları koyduğum için sessiz oturuş kısmını sona bıraktım. Daha doğrusu yogamın ortasına geldiğimde oturuşla açmadığımı fark ettiğim için sonuna ekledim. Yıllardır hep samapada’da başlayınca yeni ayın niyetlerine bir an adapte olamamış beden. Kalçadaki hislere göz kulak olarak hareketleri yaptığım için yavaş, sakin, varlık dolu bir yoga oldu. Yerdeki hareketlerin en sonunda sessizce otururken aklıma David Hoca’nın söyledikleri geldi. Siz düşünceleriniz değilsiniz. Düşünceleriniz geçip gittiğine göre, ve siz o düşüncelerle beraber bir yere kaybolmadığınıza göre, o zaman siz düşünceleriniz değilsiniz, içinizde düşüncelerden öte, onlardan etkilenmeyen bir yer var. Bunları İngilizce konuştuğumuz için onun sesiyle beraber orijinal haliyle geldi sözler zihnime ister istemez. Ben de içimden tekrar ederken buldum kendimi, I am not my thoughts, I am not my hip joint. Om ham sa, so ham. Ayça’nın geçen yazısında yazdığı gibi insanın yarası neredeyse kalbi de orada atarmış. Gerçekten de bütün yoga boyunca tek hissedebildiğim şey kalçamdaki zonklamaydı.

Şimdi sakinledim biraz.

İyi ki varsınız sangha. Kendinize iyi bakın!

Not: Bugün 28günyoga blogumuzun ilkelerine dair bir yazı daha yayınladım. Tüm yazarlarımızın okumasını rica ediyorum.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 0

Güzel yeniaylar olsun sangha! Bugün kervana ucundan katılmak için harika bir gün. Eğer geçtiğimiz ay boyunca sessiz sedasız bir köşede oturup yazılanları okudunuz ve ben de yapmak istiyorum! diye içinizden geçirdiyseniz tek yapmanız gereken kancamıza takılmak. Her türlü imkan ve şerait dahilinde yogamızı devam ettirebilmemiz için ihtiyacımız olan güç damarlarımızdaki asil kanda, nadilerimizdeki temiz canda ve bizi çepeçevre sarmalayan sanghamızda mevcuttur! WordPress üzerinde konuşlandırdığımız 28günyoga blogumuza yazar olmak için her gün kendi yoganızı yapmaya ve izlenimlerinizi yazmaya dair niyetiniz olması yeterli. Ancak biz 28günyogacılar olarak, pek çoğumuzun hocası Defne Suman’ın dediği gibi yogaya bir keyf unsuru değil nefs unsuru olarak yaklaşmaya da ayrıca önem gösteriyoruz.

Tüm 28günyogacıların yeniay niyetlerini okumak için sabırsızlanıyorum. Tabii ki paylaşmak istediğiniz kadarını. Bu yeni başlayan ay aynı zamanda burcum Yengeç’in ayı. O yüzden bu sabah sessizlik içinde, yeni ay için niyetlerimi düşünürken aynı zamanda önümde uzanan yeni yaşım için de biraz tefekküre daldım. Arkamda bırakmakta olduğum yaşımdaki ilkleri, benim için anlam ifade eden olayları, attığım adımları ve öğrendiklerimi düşündüm. Epey aradıysam da kişisel olarak olumsuz olarak değerlendirebileceğim pek bir şey bulamadım. Bir ara kışın her gün bir mantra gibi tekrarladığım çok yorgunum, çok yorgunum halleri hariç aklıma olumsuz bir şey gelmedi. Bu hal için yapılabilecek şeyleri de önümüzdeki senenin tohumları arasına ekledim. Büyük oranda sağlıklı bir yıl geçirdim, ailecek yaşanan birkaç sıkıntıyı da çok şükür ucuzundan atlattık. Durum böyle olunca ortaya on numara beş yıldız bir tablo çıktı. Bir insan evladı daha ne ister?

İzninizle, yeni 28günyoga döngümüz için niyetlerimi sizlerle paylaşmak istiyor ve bu niyetlerim için kendime belirlediğim hedefler doğrultusunda elimden gelenin en iyisini yapmak üzere huzurlarınızda söz veriyorum. Ben, Pınar Üstün, önümüzdeki 28 gün için niyet ettim her gün sabah yogasına, niyet ettim blog harici yazılar yazmaya, ve niyet ettim sosyal medya detoksuna! Şimdi uygulanabilir olması açısından bu niyetlerim için kendime koyduğum hedeflerden söz edeyim biraz.

Bir kısmınızın belki yazılardan okuduğu üzere sabah erken kalkıp yoga yapmak özellikle bu son sene beni oldukça zorlayan bir konu oldu. Alarmla erkenden uyanma fobim Shadow Yoga eğitim ve öğrenim yılı boyunca sabahın kör karanlığında yataktan fırlayışlarımla beraber bir nebze körelse de fabrikadaki yıllardan yadigar 05:45 alarmıyla uykuya dalmanın iç sıkıntısı hâlâ içimde bir yerde duruyor. Bir diğer engel de müşterek bir hayat içerisinde erken yatma rutinini oturtmaktaki zorlukta yatıyor. Önümüzdeki ay beş günlük bir seyahatim hariç yerimde sabitim. İstanbul’da iyice sıcaklayan havalarla beraber zaten sabah saatleri haricinde evde yoga yapmak mümkün olmayacak biliyorum. O yüzden sıcak bu konudaki en büyük destekçilerimden biri olacak. Gökay’ın bu ay iki tane turu var. Onun yüreklendirmelerinden mahrum olacağım ama evde olmayışını fırsat bilerek akşam yatma saatlerimi düzene sokabilirim. Zaten bir yoginin olması gereken hal niralamba değil midir? Yani without support, desteğe ihtiyaç duymayan. Evet ihtiyaç halinde etrafımızdakilerin desteğine yaslanmak çok önemli; ancak yavaş yavaş desteği dış kaynaklarda aramaktansa içeride yanan ışığın rehberliğinde yürümeye kendimizi alıştırmak da olmazsa olmaz nefs alıştırmalarından biri. Uzun lafın kısası, ikinci tur için yogamı sabahları yapacağıma söz veriyorum. Bunun yanısıra, yogamın başında en az 10 dakika olmak üzere bir sessiz oturuş seansı ekleyeceğime, ve yoga odasındaki minik altarımı yeniden düzenleyerek ona her gün gereken özeni göstereceğime söz veriyorum.

İkinci niyetim, yine yazmak üzerine. Yoga günlüğünü sektirmeden tutmayı bu ayın hedefleri arasına almadım çünkü o zaten banko. Esas niyetim, bir Shadow sınıf arkadaşımın yüreklendirmesiyle aklımda evirip çevirdiğim bir mevzu olan öykü yazmaya bir adım atmak! Bir baktım, Burçe’nin de benzer bir niyeti yok muymuş? İkimiz de Murat Gülsoy’dan yaratıcı yazarlık kursu almışız. Onca zamandır içimizde biriken şeyleri artık öyle ya da böyle dışarı dökmenin zamanı gelmiştir belki de. O yüzden ben bu ay boyunca 2 adet blog dışı yazı yazmaya, ve bunu sizlerle paylaşmaya niyet ettim. Blog yazıları artık kendini oturttu, ancak öykü gibi hiç deneyimim olmayan bir alanda kulaç atarken arasıra sahilden seslenmeleriniz beni büyük ölçüde cesaretlendirir. Fatma, Fatoş, Ayça ve Aylin de belki bu niyetimizde bize katılırlar?

Bu ay için üçüncü ve son niyetim sosyal medya detoksu yapmak. Gerçekçi düşünürsek bu ay da 28günyoga bayrağı bende olduğu için kendimi tamamen soyutlamam çok zor. Feysbuk’taki yorumları da takip etmek gerekiyor icabında. Ancak ufak adımlarla başlamak ve uygulanabilir olması açısından şöyle bir karar aldım: Sosyal mecradaki varlığımı Güneş günleri (yani Pazar, Salı ve Perşembe) maksimum 30 dakika ile kısıtlıyorum. Eğer siz de 28günyoga yazılarımı Feysbuk üzerinden takip ediyorsanız, sizi blogumu takip etmeye davet ediyorum. Böylelikle ben hem yazar olarak okurlarımdan, hem bir okur olarak diğer yoldaşların yazılarından mahrum kalmam, hem de yazılarımı daha çok kişi ile paylaşma isteği ile Feysbuk’un dehlizlerinde yok olmam. Bir şeyi yüzde 99 yapmak ile yüzde 100 yapmak arasında çok fark var, bunu biliyorum. Ancak Temmuz için yapılabilir bir hedef koymak istedim. Ağustos ayı için hayırlısıyla sıfır sosyal medyaaaaaaaaa!

Birkaç minik niyette daha bulundum ama onları kendime sakladım sevgili sangha. Varlığınıza minnettarım. Tılsımlı bir şey bu! Yakında beslenmeyle ilgili radikal bir niyette bulunacağımı hissediyorum 🙂 O da Ağustos’a kısmet olur belki.

Bugün karanlık ay olduğu için Ashtanga veya Shadow gibi kadim yoga geleneklerine sadık olarak ilerleyen okulların öğrencileri yoga yapmıyorlar. Ben de bugünü bacağımın biraz daha dinlenmesi için bir fırsat olarak kullanacağım. Hocalarım da bacağımın gidişatı ile ilgili olarak yogamı nasıl düzenleyebileceğim konusunda birtakım yönlendirmelerde bulundu. Bir müddet haftanın günlerinden bağımsız dairesel seri ile devam edeceğim, sonra duruma bakacağız. Şimdi babamı da alıp aşağı denize inmek için hazırlanıyorum.

Yazımı kendi uydurduğum bir özlü söz ile sonlandırmak isterim.

Yoga’da hocasız bir öğrenci öksüz bir çocuğa benzer.

Niyetlerimizi gerçekleştirebilmek için gereken irade gücünü ziyadesiyle bulmamız dileğiyle, hoşçakalın sevgili sangha!

moon_and_earth
Foto: NASA