Bir Yoga Günlüğü: Gün 2

Eveet.

Öncelikle, bu ne biçim bir sıcak demek istiyorum sayın seyirciler. Bünyemi alt üst eden, nefes bile alamadığım bir hava var bugün dışarda. Bu da her türlü ekstra hareketi neredeyse imkansız kılıyor. Bu satırları da, evin nispeten en serin köşesi olan yatak odasında, tavandaki pervanenin altında yazıyorum. Dışarıdaki sis ve pus tabakasının bir benzeri de benim beynimin üzerine çökmüş durumda.

Dünkü yazıyla beraber pek çok kişi #28günyoga kervanına katıldı. Ben de hem çok mutlu oldum, hem daha da motive oldum. Meğer ne kadar çok kişiymişiz benzer şeylerin ihtiyacında olan. Birlik ve beraberlik duygusu, her nerede olursa olsun, yaşamı daha yaşanabilir kılan, engelleri ortadan kaldıran, insana güç veren bir duygu. O yüzden birbirimizin rüzgarında yol alacağız bu 28 gün – ve sonrasında.

Bugün 4:45’te zınk diye uyandım. Rüyamda Vikings görüyordum, çok heyecanlıydı. Son günlerdir deli gibi izlediğimden olsa gerek 🙂 Saat 5 gibi yoga odasında, üç adet üstüste konmuş raftan, üç adet mumdan ve birkaç minik objeden oluşan altarımın önünde yogama başladım. Hava karanlık, dışarıda kuş sesinden başka hiçbir ses yok, ve şehir dingin! İşte özlediğim şey. İstanbul’un bu halini para versen satın alamazsın.

Bugün yeni ay olduğu için oturarak başladım. Esasen yeni ay ve dolunayda, enerji ya yerlerde ya da çok yukarılarda olduğu için yoga yapılmaması salık verilir. Pratik bir sebebi de var bunun: beden farkındalığı azaldığı için sakatlanma riski de yüksek oluyor. Ancak ben henüz bir önceki gün başlamış olduğum silsileyi sürdürebilmek adına, bol bol oturmalı pozlardan oluşan yumuşak bir pratikle bugünü geçirmeyi tercih ettim. Mumların karşısına geçip bir süre sessizce oturacaktım, ancak bağdaş kurduğumda yaptığım ilk şey dün gece de ekmeğini benden çıkartan sivrinin gezdiği yerleri kaşımak oldu. Hareket etmeye başlayınca kaşıntılar da geçti. Yavaş, sakin, dünya henüz uyanmamış, inşaatlar mesailerine başlamamışken, araba ve minibüs seslerinin yokluğunda, nefesimin sesini uzun uzun dinleyebildiğim bir pratik oldu. Kurmasthana’da 16 nefes bugün düne göre biraz daha ‘sıcak’ oldu. Ay halim bitmiş gibi görünüyor olmasına rağmen genellikle son gün feyk atmaya meyilli olduğu için bugünü de udiyana bandhasız ve Mayurasız geçirdim. Çökmelere geldiğimde, bacaklarım yorulmuştu bile. Kafam o kadar dağıldı ki kaça kadar saydığımı bile unuttum, karıştırdım. Sanırım 16 civarında pes ettim. Bu haftasonu için kendime koymuş olduğum 30 küsürlük hedefin gerçeküstülüğü konusunda hafiften şüphelere düşsem de, inancımı yitirmemeyi tercih ettim.

Bu arada bir noktaya değinmemde fayda var. Dünden sonra ‘illa sabahın köründe mi kalkıp yoga yapmamız lazım?’ diye soran birçok insan oldu. Elbette ki hayır. Benim kendimde kırmaya çalıştığım kalıp sabah erken kalkamamayı içerdiğinden, ve sabah saatlerinin bu anlattığım sihirli ve sakin ‘kafasını’ çok sevdiğimden, önümüzdeki bu bir ayı özellikle buna odaklanarak geçirmeye niyetlendim. Ama günün geri kalan her saati de olur! Önemli olan, baş koyduğumuz yolda her gün, atlamadan, kısa bir süreliğine bile olsa vakit geçirmek. Bedenle çalışıyor olsak da bu her şeyden önce bir zihin terbiyesi olacak. Çünkü dönüşüm başladıkça, zihin daha da çok bahane üretip işi yokuşa sürecek. Öyle zamanlarda da birbirimizden destek alacağız işte.

Yaklaşık 1 saat süren pratikten sonra hava almak için bir pencereden başımı uzattım. Dışarıdaki hava serin ve davetkardı, yanıma bir muz bir de günlüğümü alarak sahile indim. İner inmez tabii ki bir kuçuyla karşılaştım. Derken iki, derken üç oldular. Ben bu satırları yazarken de benim oturduğum bankın arkasında hırlaşıp oynaştılar. Hayvanların birbirleriyle oynarlarken bedenlerinin ne kadar yumuşak ve – bu lafı sevmiyorum ama – akışkan olduğunu görmek her defasında hayranlık uyandırıyor. Aynı anda hem zımba, hem de pelte gibiler. Çılgınca koşturup yuvarlanıyor, taklalar atıp hiçbir şey olmamış gibi tekrar koşturmaya devam ediyorlar.  Onlar doğuştan yogiler!

Sizin 2. gün nasıl geçti?

#28günyoga’ya devam!

Reklamlar

Köpekli Ev

Bundan birkaç ay önceydi. Bostancı iskeleden eve yürüyordum. Tren yolunun hemen yanında, her gün ine çıka adamı bezdiren yokuşun rahatlığa vardığı yerde, her önünden geçişimde sektirmeden durup köpeklerini selamladığım bir ev var. İki kuçudan biri, kulaklarının ele verdiği kadarıyla bir kurt kırması, kıvrak, ve son derece atletik olduğu için biliyorum sahibi bağlı tutuyor. Çılgın şeyin sivri demirlerle kaplı göğsüme kadar gelen bahçe kapısının üstünden atladığını kendi gözlerimle görmüşlüğüm vardır. Her geçişimde zincirinin boyu yettiğince bana burnunu, boynunu, çenesini uzatır; ben de kolumu demirlerin arasından uzatıp aşağı sarkarak onunla buluşmaya çalışırım. Elim başına yetişmezse bana patisini verir, bir süre öyle dururuz. Diğeri daha ağırbaşlı, eskiden ben bahçe kapısına yanaştığımda o da uzanıp patilerini kapıya koyar, sevdirirdi. Son zamanlarda pek oralı olmuyor.

İşte yine evin önünden geçerken bir durup selam vereyim istedim. Yazlık traşlarını olmuşlar, ikisi de pek matrak! Benim dişi kurt beni görünce yine sevinç çığlıkları attı, zinciri demire dolandığı için benim olduğum tarafa yetişemedi, yine elele tutuştuk. Diğer oğlan her zamanki gibi çok heyecanlanmadan yanıma doğru geldi, kısa bir süre için patilerini kapıya dayayıp gıdısını sevdirdi, ve gölge tarafa doğru çekildi.

Ben bahçe kapısından içeri neredeyse sarkmış bir şekilde köpeklerle haşır neşirken içeriden köpeklerin ve evin sahibi olan adam çıktı. Onunla da selamlaştık, daha önce kısa kısa muhabbet etmişliğimiz de vardı. Yaşlıca bir adam, neler söylediğini anlamakta biraz zorluk çekmiştim son birkaç selamlaşmamızda. Meğersem bugün bana anlatacak muazzam bir hikayesi varmış!

Adam evinin kapısından çıkıp benim ve köpeklerin olduğu yere doğru yürürken “Tek istedikleri sevilmek” diye mırıldandı. “Evet” dedim gülümseyerek, bir elim köpeklerde. Ve böylece başladı sonsuza dek hafızama kazınacak olan yirmi dakikalık sohbet, aramızda demirli bahçe kapısı. “Bana kızıyorlar” dedi “bunu görünce”. Çevik olanı işaret etti. “Ama ne yapayım vallahi kaçıyor, bu kapının üzerinden atlayıveriyor.” Yine güldüm, “Evet” dedim “bir defasında görmüştüm atlarken, ne çevik hayvan!”. “Evet işte bana kızıyorlar, bak vallahi bağladığım duvarı neredeyse yerinden etti”. Eliyle zincirin bağlı olduğu bahçe demirini salladı, o zaman gördüm ki gerçekten demirin bağlı olduğu ince beton duvarı bile yerinden oynatmış! “Bu Anten, bu da Fındık.” Anten. Daha önceki bir konuşmamızda bu ismi duyup herhalde yanlış anladım diyerek üzerinde durmamıştım. Gerçekten de ağırbaşlı masum suratlı oğlanın ismi Anten, diğer hiperaktif oyunbaz kızın ismi ise Fındık’mış. İnsan neden köpeğinin ismini Anten koyar diye içimden geçirirken amca konuşmasına devam etti. “Ben biraz hastayım dedi, epilepsi, ama bazıları öyle düşüp bayılır, ben onlardan değilim. Ben kaskatı kesiliyorum, hareket edemiyorum.” Bu sırada cebinden buruşmuş bir kartvizit çıkarttı, bana doğru uzattı. “Oğlum” dedi “peysaj mimarı, aklınızda bulunsun yani peysaj işi filan gerekirse. Ben Murat Seyfi.” Ben de ismimi söyledim. Derken kartın arka yüzüne ilişti gözüm. Tükenmez kalemle bir cep telefonu numarası yazılmıştı. Altında ‘Oğlumdur’ yazıyordu, yanında da kan grubu, 0 Rh +. Buruşmuş kartvizitin üstünden neredeyse silinmek üzereydi yazılar. Demek ki bir yerlerde başına bir şeyler gelirse diye bu küçük kartviziti her gün yanında taşıyordu Murat Seyfi. Gözlerim doldu, bu yaşlıca adamın acil durumlar için bulduğu ilkel ve içten çözüme. Konuyu değiştirmeye çalışarak “Köpekler hissediyor mu?” diye sordum. “Tabii” dedi, “bir defasında burada bahçede kalakaldım, Anten havladı havladı da Hanım’ı sonunda benim yanıma getirdi. Çok çok hissediyorlar, çok. Biliyor musun bizim oğlanı askere gönderdiydik de Hanım içeride ağlıyordu. Ne ağladı. Sonra buraya bahçeye çıktım bir baktım ki Anten’in de gözünde yaş var, yemin olsun! Çok hisli canlılar bunlar.” Adamın gözlerinin içine baka baka anlattıklarını dinliyordum. O duygulanınca benim de hazırda bekleyen gözlerim hemen sulandı, birkaç defa kırpıştırıp geçiştirmeye çalıştım. O sırada yuvasının üstüne bir keçi edasıyla çıkıp etrafı meraklı gözlerle izleyen Fındık için de gülerek, “Bu da gök gürültüsünden nasıl korkuyor!” dedi. “Her şey tamam gök gürültüsüne gelince ağlaya ağlaya kapının önünde inliyor, eve aldırıyor kendisini.” Yine gülüştük karşılıklı. Bütün bu sohbet sırasında köpekler kah yoldan geçen birilerine havlıyor, kah yanımıza gelip kendilerini sevdiriyorlardı. Oradan diziye geldi laf. Kara Para Aşk’ı bu evde çekiyorlar, o zaman da köpekleri alıp yan komşunun bahçesine bağlamak zorunda kalıyor. “Benim” dedi “içime doğar bazen, teyzemin kızı vardı mesela, senin dedim ikizin olacak kızım. İnanmadı. Sonra bir telefon geldi, ikizmiş! İstanbul’a geldiğimizde de biliyordum böyle bir şey olacağını” dedi, “sonra bu diziler başladı. Benim bazen doğar içime, bilmiyorum, öyle hissederim işte.” Acaba epilepsisiyle bu içgörüleri arasında bir bağlantı var mıdır diye merak etttim içimden.

Bütün bu konuşmaların arasında iki üç defa bana yanlış anlamayın, yanlış anlamadınız değil mi diyor, sizi tutuyor muyum diye soruyordu. Ben de “Estağfurullah amca!” diyince devam ediyordu. Tekrar Hanım’a gitmiş olacak ki aklı, oradan devam etti. “Otuz beş senelik evliyiz. Ben balık burcuyum, o boğa burcu. Bir su burcu bir toprak burcu, işte havalar iyi olunca anlaşırız!” Güldü. “Ben Hanım’ı aldım, beğendim, çok güzel kızdı incecikti o zamanlar, siyah da saçları.” Başını çevirip camın arkasında bizden habersiz oturan karısına baktı. Sonra bana geri dönüp sanki bir sır paylaşıyormuş gibi elini ağzına yaklaştırıp, “Ama şimdi karım biraz şişman!” dedi kıkırdayarak. Sonra bir an için durup gözlerimin içine baktı, “Odamda duruyor evlendiğimiz gün çekilen fotoğraf” dedi. “Getireyim bakar mısın?” Yüzüne baktım, bir çocuk gibi o kadar istekli ki. Hemen başımı salladım, “eğer siz göstermek isterseniz tabii ki de bakmak isterim!” dedim. Koşarcasına eve girdi, bir süre sonra da elinde bir fotoğrafla çıktı geldi. Bana doğru yürürken Anten’le Fındık üstüne atlar gibi oldu, fotoğrafı onlardan kaçırıp olanca hızıyla  bana doğru uzattı. Bir süre ikimiz de sessiz kaldık, ben elimde tuttuğum evlilik fotoğrafına öylece bakakaldım. Son iki yıldır neredeyse her gün köpekleriyle selamlaştığım adamın hayatındaki en önemli günlerinden birinin fotoğrafını ellerimde tutuyordum. Muhabbet buraya nasıl gelmişti? Fotoğrafı incelemeye doyamadım. Hanım’ı da dediği kadar vardı. Dupduru. Murat Seyfi ben büyülenmiş gibi fotoğrafı incelemeye devam ederken tekrar başladı. “24 Kasım 1980’de evlendik” dedi. “Bu fotoğrafı da kimseye göstermedim. Neden sana gösteriyorum hiç bilmiyorum. Ama sana bir içim ısındı kızım, Allah işini rast getirsin, ne dileğin varsa versin.” Karşılıklı bir duraksamadan sonra devam etti rüyada gibi. “O zamanlar Ankara’daydım, bir tuhafiye dükkanım vardı. O da karşı apartmanda oturuyordu. Evden çıktığı zamanları gözler sonra onu takip ederdim. Evdekiler de anlamış olacak, sürekli kızı benim dükkana gönderiyorlar kalem alsın diye! Bir gün gittim elini tuttum, benimle evlenir misin dedim, o da evet dedi, işte o gün bugündür evliyiz. Kıymet bilmek lazım,” dedi, sözcüklerin üzerine basa basa. “Şimdiki gençler hiiiç kıymet bilmiyor.” Sanki içimdekileri okudu Murat Seyfi, sanki biliyordu aylardır kafamda evire çevire içinden çıkamadığım konuların hakikatini. “Güzel kadındı” diye devam etti Hanım’ına, “ama çok badire atlattı, böbreğini aldılar safra kesesini de aldılar. Ben her şeyimi kendim yapmaya çalışıyorum. Bazen bakıyorum kahvelerdeki adamlara filan da hiç anlayamıyorum, benim öyle bir boş vaktim yok ki! Ona yük olmamak için çamaşırımı da kendim yıkarım bulaşığımı da.” O sırada olan biteni fark etmiş olacak ki Hanım da evin kapısını açıp kapının eşiğinde bizi selamladı. Ne düşündü kim bilir, sokakta, bahçe kapısının dışında duran bir yabancı, elinde evlendiği güne ait belki de tek fotoğrafı tutuyor. Eli belinde seke seke tekrar içeri girdi Hanım hemen. Murat Seyfi derin bir iç geçirdi, “Ne iyi oldu Pınar” dedi, “çok iyi geldi senle konuşmak. Ne iyi ettin. Çok tuttum seni ama vallahi çok iyi geldi senle konuşmak!” “Olur mu Murat Bey” dedim, “benim için de çok iyi oldu.” Aramızda o demirli bahçe kapısı. Olmasa neredeyse sarılıp kucaklaşacağız.

Köpeklerle vedalaşıp ayrıldım. Boğazım düğüm düğüm, evin yolunu tuttum.