Yazmaya Dair

Çok uzun senelerdir üzerine düşünüp, kendi içimde bir cevaba ulaşamadığım için de bu süre boyunca hep sessiz ve hareketsiz kalmış olmama sebep olan, yazma eylemine ait duygu, düşünce ve çözümsüzlüklerimi, tesadüfen aklıma düşen bir defterin ilk sayfalarında, bundan yedi küsür sene önce kaleme alınmış olarak buldum. Bu defterin kendisini ilk -yeniden- karşıma çıkarışı, geçen Mart Ayurvedik yemek yapma kursu öncesinde evdeki kütüphanemde boş bir defter arayışımla beraber olmuştu. Defteri elime alır almaz kendi el yazımı ve yazdıklarımı görüp, şaşkınlıkla yatağın üzerine çökmüş ve sanki çok uzak diyarlardan, bambaşka bir insanın yazdıklarını okuyormuş gibi hissetmiştim. Bu satırları yazdığım anı hatırlamaya çalışsam da aklıma getiremedim. Ama tarihini atmış olduğum döneme ait genel bir buhran hali, özlemle hatırlamaya çalıştığın birinin kokusunun burnuna çalınması gibi, inceden hafızama doluştu. Toplam yedi sayfa yazmıştım deftere. Sonrasında bu defteri salondaki masaya, daha elimin altına bir yere almaya karar verdim. O günkü şaşkınlığımla deftere bir şeyler karalayıp, defteri yeniden unuttum. Defterin ikinci karşıma çıkışı ise bugün oldu. Yarın gideceğim Shadow Yoga kampı öncesinde orada öğreneceklerimi not edebilmek için bir defter aranırken, aklıma yine o düştü. Dümdüz ve simsiyah bir kabı olan bu defterin kamp öncesi tekrar yolumu kesişinde, ve benim yıllar içinde yazmaya dair karanlık düşüncelerimin yavaş yavaş aydınlandığı bir döneme denk gelişinde, sevimli bir tesadüf buldum. Belki de bu kara kaplı defterin içinde, karanlık katmanları yavaş yavaş soyup bir ışık huzmesine ulaşmak sonunda mümkün olacaktı.

Bu soruların hepsine olmasa da en azından birkaçına gönül ferahlatıcı bir cevap bulabilmiş olmanın mutluluğu ve diğer bazı soruları da tamamen boşverebilmiş olmanın rahatlığı ile, şimdi, yedi yıl önce bunları yazmış olan eski benin anısına, o defterde yazılanları noktası ve virgülüne kadar sadık kalarak, burada paylaşıyorum.

27 Ocak 2007, 21:16, Ankara
-Başlangıç-
Aslında her şeyden önce yazmanın amacını ve gerekliliğini tartışmak gerekir. Bir insan neden düşündüklerini yazıya geçirme gereği duyar? Zaten o düşünceler kendi kafasında şekil bulmamış mıdır? İnsanın zaten bildiği bir şeyleri, hele ki bunları bir okuyucudan sakınarak, -belki de gizliden gizliye okunmayı dileyerek- kağıda dökmesindeki amaç ne olabilir? Belki de insan, zihninde henüz tohumları atılmış çeşitli düşünceleri yazarken onları daha iyi şekillendirebileceğini düşünmüş, kendi görüşlerini daha sistemli bir biçimde ortaya koyup, zaman içerisinde gelişecek bir düşünce akışı düşlemiştir. Belki de bu yazıya geçirme eylemi, kendisini onun icadıyla beraber sonu gelmeyen bir üstün görmeye kaptırmış olan insanoğlunun bastıramadığı yegâne arzunun sonucudur: bu dünya üzerinde yaşadıklarını, ne emekler sarf ederek düşünüp bulduğu fikirlerini, bir birey oluş çabasını var gücüyle kanıta dökme çabasıdır. Bir hiç uğruna yaşayıp ölmediğini, bu dünyada ufak da olsa, kendi çapında bile olsa bir etkisi olduğunu haykırma çabasıdır. Belki de bu, tüm düşünce ve kültür kirliliğinden bağımsız, oldukça saf ve karşı konulmaz bir ‘yazma’ dürtüsünden başka bir şey değildir. Oysaki baştaki soruma hâlâ bir cevap bulamadım. Bir okuyanı yoksa, olmayacaksa, tüm bu yazılanlar bir kağıt israfı değil midir? Üzerinde düşüneni olmayacaksa, bu sözde ‘düşünce’ içeren satırların yazılması, sadece yazarın egosunun tatmin edildiği bir araç olarak kalmayacak mıdır? 

Reklamlar