Bir Yoga Günlüğü II: Gün 7

Merhaba ey ahali.

Dün gece son zamanlarda alışık olmadığım kadar erken yatınca uzun bir süre uyuyamadım. Saat sabah 5’e yaklaşırken, ruhum mu bedenim mi artık bilmiyorum, ben’i oluşturan parçalardan biri uyandı; diğer yanım uyanmaya devam ederken saat çaldı mı? saat çaldı mı? diye heyecan yaptı Beyaz Tavşan. Vereceğim dersin heyecanı da var mı üzerimde? Var. O yüzden saat çalınca çoktan uyanmış olan parçam da rahatladı, kalan kısımlarımı kolundan çekiştirerek yataktan çıkardı.

Amacım, tıpkı Defne Hoca’ya asistanlık yaptığım tüm aylar boyunca olduğu gibi stüdyoya erken varıp kendi pratiğimi yapmaktı. Dersten önce yapacağım bu pratik hem kendimle, hem dersi yapacağım mekânla, hem de o mekâna gelecek öğrencilerle ince bir ayar tutturabilmem için elzem. Defne Hoca’dan bunu kaç kez duydum, hatırlamıyorum bile. Stüdyoya erken varmasına vardım ama salonu süpür, ortalığı derle toparla derken tam yogaya geçiyordum ki öğrencilerden biri erken geldi. Alt kapıyı otomatiğe almayı unutmuşum! Tıpış tıpış indim, kapıyı otomatiğe alıp tekrar yukarı çıktım. Kaldı mı bana 15-20 dakika? Olsun. Geçtim bir duvarın karşısına, kısa sürmesine rağmen bana yoğun gelen bir pratik yapıverdim. Sonra derse başladık. Başlangıç duruşumuz olan Samapada’da dururken, aklıma yine hocamın sesi üşüştü. Başlarda benim için samapada hep bitse de gitsek yeri olmuştu, bitse de hadi asıl pratiğe başlasak. Sonra bir gün hocanın dudaklarından şunlar çıktı: “Burada dururken şu an dünyanın neresinde olursa olsunlar bizlerle beraber yoga yapan bütün sanghaya, ve bu bilginin bize kadar ulaşmasına vesile olan bütün hocalarımıza bağlanıyoruz!” O günden sonra samapada benim için ısınmalar öncesinde ayakta dikildiğim bir yerden, kutsal bir duaya dönüştü. Ben de öğrencilerin karşısında yerimi almışken, hiç beklemediğim bir anda bunlar dökülüverdi dudaklarımdan. (Sonra baktım, Tansel de aynı şeyi yazmış bugünkü yazısında!) Herkesin birbirine zor zamanında omuz verdiği, destek olup cesaretlendirdiği, herkesi kendilerinin en iyi versyonları olmaya teşvik eden, herkesin kendi yolunu kendi zamanında yürümesine sevgi ve saygıyla tanıklık eden bir sangha, bir yoga öğrecisinin guru‘sundan sonra gelen ikinci baş tacıdır. Kaç kez yazsam, ne kadar çok tekrarlasam yetmez. Arkadan esen bir rüzgar olabildiği gibi, kimi zaman önden esen bir rüzgar da olabilir sangha. Canım sangha.

Tüm bunların sonrasında, bolca detay ve soru üzerinden geçtiğimiz, güzel bir ders olup bitmişti bile. Herkesi çok özlemişim! Dünyanın en güzel mesleklerinden birini yaptığımı tekrar tüm hücrelerimde hissettim, minnetle doldum.

Aslında bugün pek sosyal mecralarda takılmamam gerekiyordu. Sabahki dersten sonra Sıtkı’yla neredeyse 3 (yazıyla ÜÇ) saat süren bir masaj seansımız oldu. Neler neler, neler neler.. Eve kendimi zor attım, üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Arasıra Sıtkı’nın geçtiği tetik noktalar tıpkı o oraya bastırıyormuş gibi sızlıyor. Böyle olabilir demişti. Ayrıca git dinlen, bol bol su iç, bugün ve yarın mümkünse yoga yapma, ve biraz içe dön de demişti. Bu yazıyı da içe dönüklüğümden sayıp megabitler diyarına göndereceğim birazdan bir hamleyle.

Sevgili Gülçin’imin tarifiyle zerdeçal ve karabiberli kinoam pişti. Yanına da mercimek yaptım. Hayırdır inşallah, masajlar mercimekler filan, bugün kendime çok iyi baktım. Siz de kendinize iyi bakın.

Aaa bir dakika! Bunun söylemeden nereye gidiyorum? Biz bütün 28günyoga’cılar Defne Hocamızın açtığı bir blog altında buluştuk. Ay Fatma’nın yazısını facebook’tan bakayım, ay Burçe’ninkini şurada bulayım, Ayça’nınkini başka yerden arayayım, ay yazı kaçırdım mı ettim miydi derken: işte hepimiz buradayız, sizi de bekleriz. https://28gunyoga.wordpress.com/

sangha.jpg

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 2

Bazı sabahlar yatak odasının içine muhteşem bir ışık doluyor. Özellikle güneşin yavaş yavaş yükseldiği saatlerde, yan apartmanın pembe renkli dış cephesinin üzerinden mercan rengi bir tül iniveriyor sanki odanın ortasına, oradan yatağın üzerine. Böyle zamanlarda sanki evren beni usulca sallayarak uyandırıyormuş gibi hissediyorum. Kalbimin içinde bir sevinç yumağı oluşuyor. Kentsel dönüşüm canavarı bizi ve komşu apartmanımızı yemesin diye dualar ediyorum.

Bu sabah da böyle bir ışığa uyandık. Dünün gri ve boğuk renklerinden sonra uyanmak daha kolay, neredeyse kendiliğinden oldu. Bu sefer de biraz ışığın keyfini çıkartmak istedim. Tüm gün benim, akşama kadar dersim yok, ne zaman istersem yogamı yapabilirim, dedim kendi kendime. Ama tehlikeyi sezdim, geçtim derhal yoga odasına. Görünürde pek bir şey olmamasına rağmen apana vayu‘nun himayesinde bedenimin içinde aşağı aşağı esen rüzgarları hissedebiliyordum. Ha geldi ha gelecek renkli haller. Rüzgarın esişini kesintiye uğratmamaya özen göstererek önce ısınmaları yaptım, sonra da bolsterı alıp yine sırt üstü uzandım.  Bir ara kahvaltıdaki granolanın üzerine doğrayacağım şeftalileri hayal ederken yakaladım kendimi. Zhander Hoca’nın “Yoga yaparken kahvaltıda ne yiyeceğinizi düşünüyorsanız o yogayı unutun” deyişi geldi aklıma, iç çektim. Çabaya devam.

Özellikle tek bir hocaya bağlı kalınarak ilerlediğiniz bir sistemde iseniz bir süre sonra hareketleri yaparken hocanın sesini içinizde duyar gibi oluyorsunuz. Onun içinize yerleşmiş hali aracılığıyla nefes ve hareketler belli bir ritme oturuyor. Ve hareketleri sanki hocanız sizi izliyormuş gibi yapmaya başlıyorsunuz. Gözü üstünüzde! O arada aklımdan kaytarmak da geçse, bırakmak da geçse, bir hareketi atlamak da geçse, bu bağ o kadar kuvvetli ki, aklıma üşüşen tüm bu şeyleri yapmaktan vazgeçiriyor, tıpkı gerçekten hocanın karşısındaymışım gibi. Dün de #28günyoga’ya dair pek çok kişinin yazdıklarını okuyunca bir kez daha anladım birinin bizleri iyi niyetle gözetlemesinin, bize göz kulak olmasının önemini. Yoga’da guru‘nun yanında sangha‘ya verilen önem de biraz bu yüzden. Bu yolda herkes kendine özgü şekliyle yürüse de, birbirimizin yolculuğuna tanık ve destek olmak için buradayız. İlla aynı dört duvar arasında yoga yapıyor olmamız gerekmiyor. Aynı niyet altında buluşmuş bu insanlar görünmez ipliklerle birbirine bağlanınca, kişide kendine dair bir sorumluluk hissi de gelişmeye (veya artmaya) başlıyor. Özellikle pratiğinin ilk aşamalarında olan bizler için bu yardım ve destek mekanizması çok kritik. “Practice is negligible when life itself becomes ha and tha.” demişti başka bir hocamız. Yani hayatın kendisi ha ve tha olduğunda pratik ihmal edilebilir. Henüz bu noktada olmadığımıza göre pratik, elimizde olan tek şey. Buradaki pratikten kastım da stüdyo değil ev pratiği. Çünkü esas mesele işte burada başlıyor.

Dün akşam ablamla telefonda konuşurken “Şimdi bu 28günyoga’yı istediğimiz zaman yapabiliyor muyuz?” diye sordu şakayla karışık. “Yani illa sabahın şu saatinde yapmalıyız ya da şu kadar dakika sürmeli diye bir şey yok?” Aynen öyle. İster sabah 20 dakikanı ayır, ister akşam 1.5 saat yap, önemli olan bir yolunu bulup günü bunun etrafında şekillendirmek, öncelikleri ona göre ayarlamak. Kimisi için sabah işten güçten önce kalkmak imkansız, kimisinin muhakkak sabah ev halkı uyanmadan yogasının başına geçmesi gerekiyor yoksa günün koşuşturmacası içinde kayıp gidiyor zaman. Hepsinin kendine göre avantajları var. Sabah boş mide, gürültüsüz şehir, ve erken saatlerin getirdiği dinginlik bizi güne hazırlarken akşam daha sıcak ve açık bir beden, belki daha keskin bir zihin, günün sindirilememiş kalıntılarını sindirmemize yardımcı oluyor. Kısacası herkesin ihtiyaçları ve hayat döngüsü farklı. Stüdyo pratiğini bunun dışında tutmamın sebebi, bunu bir ‘öz-disiplin’ olmaktan çıkartması. Evet stüdyoya gidebilmek için de bir disipline ihtiyacımız var. Ama düşünün; diyelim 28 gün boyunca sektirmeden yapmak istediğiniz şey yazı yazmak. Stüdyoda derse gitmek, yazı yazmak için kursa gidip birinin sana ne yazacağını söylemesini dinlemeye benziyor. Evet tekniği öğrenmek için bu da gerekli belki, ancak ‘öz’dekini derinlerden çekip çıkaracak olan şey kalem kağıdınla başbaşa, tamamen içedönük geçireceğin dakikalar.

Odadaki tek başka çift göz, içindeki hocaya ait.

baykus

Foto: Graham McGeorge