Bir Yoga Günlüğü II: Gün 23

23’ten merhaba sevgili sangha. Sizi bilmem ama ben bir sonraki 28 günü şimdiden düşünmeye başladım. Acaba başka bir konsept üzerinden mi devam ettirsem kendi yogamı diye düşündüm. Mesela ilk 28 gün vazifesini yerine getirdi; hedefim her gün ne şekilde olursa olsun yoga yapıp her gün yazmaktı. Önümde kamp, aile evi gibi engeller vardı; o engeller aşıldı. Şimdi ikinci etap 28 günde belki esas zorlandığım kısmı, yogayı günün sabah saatlerine koymayı denemeliyim. Bu sefer yazmam belki. Yani yogamı yazmam ama gün aşırı başka bir şeyler yazarım. Siz bu 28 günün sonunda ne yapacaksınız, hiç düşündünüz mü? Bir boşluğa düşer miyiz dersiniz sangha?

Bu sabah kahvaltıdan önce yaptım yogamı. Babam yukarda uyuyordu, annem yürüyüşe çıkmıştı. O yüzden ev sessiz, salon benimdi. Nispeten daha ferah bir yerde yaptım yogamı. Dairesel seriden gittim. Dün sabah uyandığımda bana merhaba diyen kalça eklemimdeki nahoşluk, daha da şiddetlenerek yerine çöreklenmiş görünüyordu. Femur başının kalça eklemine bağlandığı noktada canımı acıtan bir şeyler var. Öyle ki, bacağımı fleksiyona sokamıyorum. Belli bir açıdan sonrası yok, gelmiyor. Bizim ısınma serisindeki diz çevirme hareketi, büyük ölçüde aslında kalça eklemini de ısıtan bir hareket. Yok, ikiden fazla yapamadım. Şimdi de buzla oturuyorum. O kadar içeride bir yere nasıl nüfuz eder buz bilmiyorum ama, şimdilik başka yapacak bir şey gelmedi aklıma. Kampın son akşamı yaşadıklarımızdan ötürü olabileceğinden şüphelendik Gökay’la. Sol bacağımda da birtakım morluklar var, belki o gece yaşananların heyecanıyla ters bir şey yapmışımdır, hiç hatırlamıyorum. Belki psikosomatiktir. Yaşayıp öğrenmekten başka çare yok.

 

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 22

Rüzgarlı bir Bodrum akşamından merhaba.

Bu gün ailecek ‘yavaş yaşam’ modundayız. Geç kalktık. Geç kahvaltı ettik. Dün akşam yatmadan ikinci bir fasıl Vicks terapisi yapmıştık, gece daha az öksürdüm. Bugün de daha iyiyim.

Öğlene doğru annem sordu: “Yoganı ne zaman yapacaksın?” Kahvaltıda yediklerim biraz daha hazmolsun diye vakit geçirirken eşyalarımı toparlamaktaydım. “Yap, kurtul!” dedi annem, tıpkı Fatma’nın geçen gün “Güven, kurtul!” dediği gibi. Güldüm, haklıydı. Bir görevi yaparcasına yapıp kurtulmaktan bahsetmiyoruz burada elbette, ama bütün gün ha şimdi ha şu zaman diye kıvrana kıvrana dolanacağıma gerçekten de bir an evvel yapıp kurtulmam en iyisi. Sabah yogasına bir artı daha. Yogayı sabah yapınca bütün gün kafa rahat olurken, başka bir zaman dilimine kayan yogada saatler ilerledikçe artan bir endişe oluyor. Ya yapamazsam? Burada henüz şafak yogasını oturtamadım ama aile evinde yoga yapabiliyor olmam bile benim için çok büyük bir adım, bir mucize. Öğlen saat 2’ye doğru ben üst katta annem alt katta matlarımızı serdik, ben yoga yaparken annem pilatesine başladı. “Yalnız ben bir şeyler seyredeceğim” dedi, “No problem” dedim, bir de dizili yogayı deneriz.

Yogamı yaptığım bir metreye iki metrelik alanıma doğru çıkarken bugün birinci prelüdü yapacağımı biliyordum. Hem bedenim, hem zihnimin, birinci prelüddeki gibi güçlendiren ve her şeyi merkeze doğru toparlayan kuvvetli, keskin hareketlerine ihtiyacım vardı. Bugünün Mars günü oluşundan ötürü de birinci prelüd ‘akla uygun’du.*

Yogam boyunca sol kaçla eklem kapsülümde nahoş birtakım hisler vardı. Bir hava veya su kabarcığı oraya sıkışmış da, şöyle bir çıtlatabilsem rahatlayacakmış gibi. Bir türlü çıtlamadı, ben de durmadan devam ettim. Bugün dar mekânın ve matlı yoganın nimetlerinden yararlandım. Bundan birkaç sene evvel Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlık atölyesindeyken, ilk derslerden birinde kısıtlardan ve kısıtların öneminden bahsetmiştik. Hayal gücünü kırbaçlayan şey sınırlardır demişti hoca. Özellikle yazmak isteyip de nereden başlayacaklarını bilemeyenler için bu teknik çok işe yarıyor. Yazıya herhangi bir sınır getirilmediği sürece sonsuza uzanan bir seçenekler denizi içinde boğuluyor insan. Halbuki şu direktifle beraber insanın zihninde bir öykü canlanmaya başlıyor bile: Bana içinde bıçak geçen kısa bir öykü yazın.

İşte ben de Samakonasana’da topuklarım arka duvara, başım önümdeki merdivenin ilk basamağına değdi değecek vaziyette alanıma sığmaya çalışırken bunları düşündüm. Altımda kaymayan bir mat oluşu bu pozda bu sefer bana büyük bir avantaj sağladı. Parkede poza yerleşmeye çalışırken bir süre sonra gövde öne veya geriye doğru kaydığı için, pozun esas şeklinden biraz çıkılıyor. Böyle hem arkada hiza alacak bir duvar, hem de göğsün ve kolların altında kaymayan bir şey olunca hiç hissetmediğim yerleri hissettim bu pozda. Bir süre böyle çalışmaya karar verdim Samakonasana’yı. Zaten yogada ilerledikçe hareketler daha kısıtlı, daha dar bir alanda meydana gelmiyor mu? İdman olur. Demek ki sınırlar ve ‘ideal’den sapmalar fırsata dönüştürülebiliyormuş. Prelüdü bitirip yere oturduktan sonra bedenimin şekilden şekle girmesini seyrettim. Vinyasa, bir anlamda ‘akıllıca yerleştirmek’ demek. Dürüst olmak gerekirse şu sıralar Budapeşte kursu için çalıştığımız çizgisel ve dairesel serideki tüm asanaların önceden belirlenmiş olması beni bazen zorluyor. İçine girince acıyla kıvrandığım, ama yine de bana iyi geldiğini bildiğim Janu Şırşasana C’li seriyi yapamıyorum hiçbir yerde mesela. Ardha Matsyendra – Eka Pada Koundinya geçişini hasretle anıyorum. Böyle böyle gider özlediğim asanaların listesi. O yüzden bugün dizginleri içimdeki öğretmene bıraktım, onun direktifleri altında kendiliğinden gelişen bir seri ile yogamı tamamladım. Bütün bu süre boyunca annemin aşağıda izlediği ‘İstanbullu Gelin’ dizisinin süper dramatik sahnelerinden sesler geliyordu. Ben hastalığımdan ötürü biraz daha hışırtlılı çıkan nefesimin sesine odaklanmaya çalıştım. Bir ara ayağım mata takılınca çıkan sesten annem düştüm sandı sanırım, “İyi misin?!” diye aşağıdan seslendi, ben de kısa bir “Evet!”le karşılık verdim. Ana yüreği yoga moga dinlemez. Yogamı bitirip matı havalansın da şu feci kokusu biraz geçsin diye balkona astım. Tam merdivenlerden inecekken annem aşağıdan bir çocuk gibi şen “Benimki bittiiiiiii!” diye seslendi. Ben de “Benimki deee!” diyerek indim, merdivenin sonunda çak bi beşlik yaptık. Aile hayatında yoga hiç de fena değilmiş sevgili sangha, vallahi de oluyormuş! 28günyoga’nın yirmi ikinci günü de işte böyle matrak geçti.

creativity rollo may.jpg

* ‘Akla uygun’; Ursula K. Le Guin’in Marifetler üçlemesinin ikinci kitabı olan Sesler’de, Galvamant’taki seyis Gudit’in sıkça kullandığı deyiş.

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 21

Yerleşik hayattan merhaba sangha. Bu sabah aile evinde gözlerimi açtım.

Dün Edremit-Bodrum arası otobüs yedi saat sürdü. Otobüsler dolmuş olmuş. İzmir, Söke, Milas, diye diye sekerek geldik. Bu kadar uzun süren bir yolculuk boyunca hiç doğru düzgün mola verilmemesi enteresandı. Yalvar yakar şöförden tuvalet izni kopardık. Torba’ya yaklaşırken polis kontrolünde otobüsü çevirdiler, kimliklerimizi toplayıp kontrol ettiler. Olaysız devam ettik. Bodrum Merkez’e vardığımda oldukça yorgundum. Halikarnas Balıkçısı’nın 1938 senesinde diktiği belirtilen ve seksen değil sekizyüz yıllıkmış gibi duran dev okaliptüs ağacının karşısında bir restoranda yemek yedik ailecek. Daha doğrusu ben yedim. Sonra da eve geldik ve kafamı yastığa koyar koymaz uyumuşum.

Yazının devamını getirebilmek için biraz başa sarmam gerekiyor. Yazması kolay değil. Kampta son gece bir kaza yaşadık. Kampa katılan arkadaşlarımızdan biri düştü ve yaralandı. Hepimiz çok, çok korktuk.. Bizim müdahale edebileceğimiz bir durum olmadığı için ambulans çağırdık. Gecenin ilerleyen saatlerinde hastaneden gelen haberler yüreğimize su serpti; şükür ki önemli tetkiklerin hiçbirinde olumsuz bir bulguya rastlanmamıştı. O gece nasıl geçti pek bilmiyorum, zaman akmadı. Tek bildiğim sakin kalabilmek için insanüstü bir çaba sarf ettiğimdi. Hepimiz için zor bir geceydi.

Ertesi gün vedalaşıp ayrıldık. Ben de oradan otogara geldim. Uzun süren yolculuk biraz kendime gelmemi sağladı. Yolculuğun sonunda beni bekleyen anne baba şefkati ilaç gibi geldi.

Bugün Bodrum’da fırtına var. En azından bizim olduğumuz yerde. Kapı pencere kapalı oturuyoruz. Ben boğazım geçti derken göğsümü üşütmüşüm. Öksürüklerin tınısı pek iç açıcı değil. Akşam babam Vicks terapisi yapmayı önerdi, seve seve kabul ettim. Okaliptusun faydaları..

Yazılardan ötürü #28günyoga’dan ev halkı da haberdar. Babam bloga abone, annem de fırsat buldukça yazıları takip ediyor. O nedenle burada daha önceki seferlerde hiç oturtamadığım yoga düzenini oturtmam için bana destek oluyorlar. Yine de evde yoga yapacak yer bulmak zor oldu. Garip ama gerçek. Açık hava yogasına karşı olmama rağmen en kötü bizim terasta yaparım diyordum ama bugünkü hava şartları ve hastalığım sebebiyle bu seçenek hemen elendi. Annem o sırada yemek yapmakta olduğu için bütün evi yemek kokuları almıştı. Ortak kullanım alanından farklı bir yer olsun istedim en azından, nispeten tek başıma kalabileceğim. Böyle bir yer yoktu. Üst kattaki odaların açıldığı, neredeyse bir mat ölçülerindeki minik alanda en azından elim kolum bir yerlere çarpmadan hareket edebilirim diye düşündüm. Üst katla alt katı birbirinden ayıran bir şey olmadığı için evin içindeki tüm sesler ve kokular yukarı gelmekteydi. Ben de yogamı yaparken onları duymazdan gelmeye çalışmadım, ideal ortamı bulamadım diye şartlarla savaşmadım. Annem alt katta arkadaşıyla telefonda konuşurken ben nefes saymaktaydım. Bir ara babam odadan çıktı, sessizce yanımdan geçip aşağı indi. Hareketin gidişatı beni dibimdeki duvara götürdüğünde matın üzerinde kendimi ona göre ayarladım. Matlı yogadan giderek soğuyorum. Birkaç ay önce çok ince, çok hafif, gerçekten güzel bir Manduka mat aldım. Bir Shadowcu’nun en az ihtiyacı olan şey bir mat ama yine de seyahat ederken, veya yurtdışındaki kurslara giderken kolayca kıvrılıp şekilden şekile girecek bir mat elzem oluyor. Ne var ki bu mat, kaymasını istediğin zamanlarda da kaymıyor. Üstündeki ağır plastik kokusundan da kurtulamadım. Ama evdeki taş zemin bir nebze yumuşasın diye kullanmak gerekti. Kalebodur üstünde DizMorartan nasıl olacak diye merak ettim ama bir şey olmuyormuş. Mekânım dardı ama manzarası şahaneydi. Sabit ve seferi tüm 28günyogacılara selam olsun!

bod.jpg

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 18-19

Burada telefondan ve internetten uzak harika bir hayat yaşıyorum. Telefon sınırlı santimetrekarelerde çekiyor. Hattım vodafon olduğu için hiçbir yerden çekmeme lüksüne sahibim. İnternet bağlantısı içinse ‘internet kafe’ye gitmem lazım. Manzaraya nazır bir internet köşesi yapmışlar Hızır’da, kampın ücra bir köşesinde. Bu sabah bütün yazılan 28günyoga yazılarını okudum sevgili sangha! Sanmayın ki burada kalben sizden ayrı kaldım. Kamptakiler bile soruyor, ne oldu 28günyoga, devam mı, yapıyor musun, yazabiliyor musun? Evet dedim iki günde bir koyabiliyorum ama devam tabii ki.

Bugün kampın son günü sayılır. Sinem’le Rana’nın TT grubu da burada, akşam mezuniyetleri var. Âdet olduğu üzere akşam parti var yani. Pazar sabahki dersten sonra yavaş yavaş dağılırız.

18. günün yogasını dün sabah Gül’ün dersine girerek yaptım. İki saatlik dersin uzun bir kısmını ısınmaya ayırması çok hoşuma gitti. Yıllardır her yoga öncesi ısınmaya alışınca kırk yılda bir girdiğim toplu stüdyo dersleri sonrasında istisnasız her sefer tutuluyorum. Bu sefer hiçbir şey olmadı. David geçen gelişinde yogacıların çoğunun, farklı beden disiplinleriyle uğraşanlar arasında profesyonellikten en uzak olanları olduğundan dem vurmuştu. Çok haksız sayılmaz. Evet pek çoğumuz yogayı bir spor olarak görmüyor ve spor niyetiyle yapmıyoruz. Ama neticede kullandığımız araç beden. Bugün profesyonel olarak bir spor dalıyla uğraşıyor olsak, muhakkak ona göre besleniyor olurduk. Bedene giren her bir gram besinden haberimiz olurdu. Uğraştığımız hareket alanına özgü ısınmak ve uğraştan hemen sonra yine ona uygun olarak soğumak şart olurdu. Ona göre uyur, ona göre uyanık kalırdık. Kısacası tüm hayatımız o uğraştığımız sporun etrafında dönüyor olurdu. İster atlet olalım, ister tırmanışçı, ister yüzücü.. Ama nedense, en az bir maratoncu kadar yoğun bir idman gerektiren yogaya çoğunlukla böyle yaklaşıyoruz. Daha ziyade bir hobi, bir eğlenti, bir atıştırmalık olarak. Öyle olunca hayat boyu ‘ortada kuyu var yandan geç’ kıvamında kalıyoruz. Ondan sonra da ‘ben yıllardır yoga yapıyorum, hiçbir şey değişmiyor!’ diye havlu atıp tamamen bırakıyoruz peşini.

Yazının ortasına 19. Günün yogası girdi. Dom bu sefer tertemizdi, birkaç karıncayı ezmemeye çalışarak yaptım çizgisel seriyi ama sanırım çaturangalardan birinde hafiften ayağımın altına almış olabilirim birkaçını. Yogadan sonra internet kafeye geldim. Ayça’nın bahsettiği gibi benim de bir vize çilem var. Bodrum dönüşüne bir randevu almıştım Hollanda konsolosluğundan, buraya gelmeden önceki gün tatil diye iptal ettiler. Telefonla aradığımda da bir sonraki tarih olan 3 Temmuz için henüz randevuların açılmadığını söyledi konuştuğum kadın. Şimdi siteden girip baktım, gayet de açıkmış. Kadının lafına güvensem açıkta kalmıştım belki de! Randevuyu güncelledim, içim rahatladı. Şimdi yemeğe! #28günyoga’ya devam!

IMG_6866.JPG

internet kafemin manzarası

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 16-17

Kamp Gün 1: Çarşamba

Cennetten merhaba!
Dün sabah Hızır Kamp’a vardık. Her şey çok hızlı gelişti. 7:15’te kalkması planlanan uçağımız bir hışım tüm yolcularını toparlayıp erkenden kalktı ve planlanandan 25 dakika erken Edremit’e inmiş oldu. Havaalanından çıkar çıkmaz iki taksiye bölüştük ve saat 9 olmadan Hızır Kamp’taydık. Grubun bir kısmı öğlene doğru, bir kısmı da akşam geldi, ve böylelikle tamamlanmış olduk.

Öğlen 12:30’da bizim gruba ev sahipliği yapan güzel zeminli dom’da yogama başladım. Ne olur ne olmaz diye ince matımı yanıma almıştım ama ayağım ahşaba değer değmez geri kıvırdım matı. Buranın parkeleri, belki de ağacından ötürü, alışkın olduğumdan da yumuşak geldi. Benim evdekilerle karşılaştırınca beş milimlik matın üstündeymişim gibi hissettim. Bizim dairesel serinin içinde yer alan ve benim kısaca DizMorartan diyeceğim harekette bile yumuşacıktı her şey. Kuş, horoz, ağaç, dere, traktör ve tabii ki uçan vızvızların sesi eşliğinde geçti yogam. Zihin sakindi, kulağımın dibinden viuu diye geçen kanatlılar bir defa hariç reflekslerimi harekete geçirmedi. 28günyoga’nın onaltıncı gününde kamp şartlarına yenik düşmediğim için ayrıca mutluydum. Yogadan bir süre sonra dere kenarına inip suda bir şansımı denedim. Buz. Ama harika geldi!

Akşam 5 gibi ilk dersimiz için buluştuk. Bir sürü insan arabayla, bir çoğumuz da uçakla geldiği için malum vata semptomları, tutulmalar, ve Kaz Dağları’nın gelir gelmez çarpan havasıyla beraber üzerimize çöken ağırlığı bertaraf etmek için uzun bir eklem serisi yaptırdım. Aikido’dan bedenime yerleşmiş olan ısınma serilerini yin derslerinin başına koymayı çok seviyorum. Bizim Shadow’daki ısınma serisine oldukça benziyor hareketler zaten.

Ders sonrası her zamanki gibi enfes yemekler bizi bekliyordu. İnsan hayattan daha ne isteyebilir? İda Ana’nın kucağındayım, kendimi kutsanmış hissediyorum.
Kamp Gün 2: Perşembe

Sabah uyanır uyanmaz ilk işim boğazımı test etmek oldu. Pazartesiden beri tamamen iyileşememiş olan boğaz ağrımdan eser yoktu dere sesleri eşliğinde gözlerimi açtığım bu sabahta. Havanın ve suyun yaraması demek ki böyle bir şey.

Bugün de yogamı öğleden sonra yaptım. Stüdyonun zemini düne göre biraz daha minik haşere ile doluydu. Bu da odağımı biraz dağıttı. Aşırı uyarılan reflekslerimden ötürü birkaç defa ara vermek ve kaldığım yerden yeniden başlamak zorunda kaldım. Epeydir üçüncü prelüdü yapmıyordum, çok içimden geldi. Hareketlerin sırasını unutmuş muyumdur diye kaygılandım ama vücut şekillerin içine girdikçe bir sonraki şekli otomatikman hatırladı, ben daha neydi neydi diye düşünürken kendiliğinden girdi bile. Kendi çalışmamı tamamladıktan sonra biraz akşamki dersi kurguladım. Bunları yazarken de gözlerimi zar zor açık tutabiliyorum ne yalan söyleyeyim. Buranın havası fena çarpıyor! Egsoz dumanı ve inşaat pisliği solumaya alışan ciğerler bu kadar oksijen görünce şaşırıyorlar tabii. Bünye için başlı başına bir sedatif etkisi yaratıyor. Bir şekerlemeye yuvarlanıyorum…

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 12

#28günyoga’nın onikinci gününde bu yazıya başlarken nerelere gideceğine dair hiçbir fikrim olmamasını, yine de hep yazacak bir şeylerin çıkmasını çok seviyorum.

Bu sefer sabah ve akşam dersi arasındaki dinlenme vaktindeyim. Yine lodostan mıdır nedir, gözlerimi zar zor açık tutabildiğim için az önce yazdığım iki cümleden sonra gittim biraz uzandım. İyi geldi.

Sabahki ders yine ince ayarlarla geçti. Bu sefer odak noktamız dairesel seriydi. Okurken gözünde hiçbir şey canlanmayanlar için biraz bilgi vereyim. Şu an üzerinde çalıştığımız iki ana seri var. Her bir seri belirli bir şekil veya asana kombinasyonları içeriyor. Gündüz yapılması icap eden, veya her güne tek bir pratik sığdırabiliyorsak eğer güneş günlerinde yaptığımız seri, lineer veya çizgisel seri. Akşamları, veya haftanın ay günlerinde ise dairesel seriyi yapıyoruz. Çizgisel serinin amacı -ki bunu bizim seri ile kısıtlamayalım- gece boyunca sinir sisteminde biriken enerjiyi sabah tekrar kana sokmayı amaçlıyor. Günün ritmiyle uyumlu olarak canlanalım, merkezî ateşi, hara’yı harlayalım diye. Akşam üzeri yapılan dairesel serinin amacı ise tüm günün sonunda kanda birikmiş olan enerjiyi tekrar sinir sistemine geri almak, ve böylelikle bir nevi de olsa bünyeyi geceye hazırlamak, zihnin ve sinir sisteminin yatışmasına yardımcı olmak.

Serilerden ve ekollerden bağımsız olarak akılda tutulması gereken önemli bir şey var, o da ters duruşların akşam yapılmaması gerektiği. (ŞOK.) Ters duruşların amacı, hatta varlık sebebi diyelim, kalp ritminin ve nefesin yavaşlaması. Bu açıdan asana ve pranayama çalışmaları arasında bir köprü görevini görüyor ters duruşlar. Nedense bu ‘ters duruşlar’ günümüz yogasında neredeyse tılsımlı bir yere sahip. Ellerin, başın üzerinde durmuyorsam yoga yapmıyorum gibi bir imaj yayılmış durumda. Veya bir öğrencinin seviyesi ters duruşta ne kadar uzun durduğuyla ölçülüyormuş gibi. Bedeni tepetaklak ettiğimizde hormonlara, iç organlara, omurlara, bedenin henüz yük taşımaya alışmamış kas, kemik ve eklemlerine ne olacağına dair en ufak fikrimiz olmamasına rağmen bu pozlara olan açlığımız son derece düşündürücü. Gözle göremediğimiz hasarlar için hatırı sayılır bir risk alıyoruz. Halbuki vücudun belirli bir şekle girebilmesi, o şekle girdiğinde faydasını görecek anlamına gelmiyor. Eğer başımın üstüne kalktığımda kalbim 160 atıyor, kulaklarımdan ateş fışkırıyorsa, ters duruş bana ters demektir. Henüz zamanım gelmemiş demektir. Onsuz daha iyiyim demektir.

Akşam dersine bir saat kala tekrar biraz dinlenmeye çekileyim. Haydi devam sangha!

 

 

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 7

Merhaba ey ahali.

Dün gece son zamanlarda alışık olmadığım kadar erken yatınca uzun bir süre uyuyamadım. Saat sabah 5’e yaklaşırken, ruhum mu bedenim mi artık bilmiyorum, ben’i oluşturan parçalardan biri uyandı; diğer yanım uyanmaya devam ederken saat çaldı mı? saat çaldı mı? diye heyecan yaptı Beyaz Tavşan. Vereceğim dersin heyecanı da var mı üzerimde? Var. O yüzden saat çalınca çoktan uyanmış olan parçam da rahatladı, kalan kısımlarımı kolundan çekiştirerek yataktan çıkardı.

Amacım, tıpkı Defne Hoca’ya asistanlık yaptığım tüm aylar boyunca olduğu gibi stüdyoya erken varıp kendi pratiğimi yapmaktı. Dersten önce yapacağım bu pratik hem kendimle, hem dersi yapacağım mekânla, hem de o mekâna gelecek öğrencilerle ince bir ayar tutturabilmem için elzem. Defne Hoca’dan bunu kaç kez duydum, hatırlamıyorum bile. Stüdyoya erken varmasına vardım ama salonu süpür, ortalığı derle toparla derken tam yogaya geçiyordum ki öğrencilerden biri erken geldi. Alt kapıyı otomatiğe almayı unutmuşum! Tıpış tıpış indim, kapıyı otomatiğe alıp tekrar yukarı çıktım. Kaldı mı bana 15-20 dakika? Olsun. Geçtim bir duvarın karşısına, kısa sürmesine rağmen bana yoğun gelen bir pratik yapıverdim. Sonra derse başladık. Başlangıç duruşumuz olan Samapada’da dururken, aklıma yine hocamın sesi üşüştü. Başlarda benim için samapada hep bitse de gitsek yeri olmuştu, bitse de hadi asıl pratiğe başlasak. Sonra bir gün hocanın dudaklarından şunlar çıktı: “Burada dururken şu an dünyanın neresinde olursa olsunlar bizlerle beraber yoga yapan bütün sanghaya, ve bu bilginin bize kadar ulaşmasına vesile olan bütün hocalarımıza bağlanıyoruz!” O günden sonra samapada benim için ısınmalar öncesinde ayakta dikildiğim bir yerden, kutsal bir duaya dönüştü. Ben de öğrencilerin karşısında yerimi almışken, hiç beklemediğim bir anda bunlar dökülüverdi dudaklarımdan. (Sonra baktım, Tansel de aynı şeyi yazmış bugünkü yazısında!) Herkesin birbirine zor zamanında omuz verdiği, destek olup cesaretlendirdiği, herkesi kendilerinin en iyi versyonları olmaya teşvik eden, herkesin kendi yolunu kendi zamanında yürümesine sevgi ve saygıyla tanıklık eden bir sangha, bir yoga öğrecisinin guru‘sundan sonra gelen ikinci baş tacıdır. Kaç kez yazsam, ne kadar çok tekrarlasam yetmez. Arkadan esen bir rüzgar olabildiği gibi, kimi zaman önden esen bir rüzgar da olabilir sangha. Canım sangha.

Tüm bunların sonrasında, bolca detay ve soru üzerinden geçtiğimiz, güzel bir ders olup bitmişti bile. Herkesi çok özlemişim! Dünyanın en güzel mesleklerinden birini yaptığımı tekrar tüm hücrelerimde hissettim, minnetle doldum.

Aslında bugün pek sosyal mecralarda takılmamam gerekiyordu. Sabahki dersten sonra Sıtkı’yla neredeyse 3 (yazıyla ÜÇ) saat süren bir masaj seansımız oldu. Neler neler, neler neler.. Eve kendimi zor attım, üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Arasıra Sıtkı’nın geçtiği tetik noktalar tıpkı o oraya bastırıyormuş gibi sızlıyor. Böyle olabilir demişti. Ayrıca git dinlen, bol bol su iç, bugün ve yarın mümkünse yoga yapma, ve biraz içe dön de demişti. Bu yazıyı da içe dönüklüğümden sayıp megabitler diyarına göndereceğim birazdan bir hamleyle.

Sevgili Gülçin’imin tarifiyle zerdeçal ve karabiberli kinoam pişti. Yanına da mercimek yaptım. Hayırdır inşallah, masajlar mercimekler filan, bugün kendime çok iyi baktım. Siz de kendinize iyi bakın.

Aaa bir dakika! Bunun söylemeden nereye gidiyorum? Biz bütün 28günyoga’cılar Defne Hocamızın açtığı bir blog altında buluştuk. Ay Fatma’nın yazısını facebook’tan bakayım, ay Burçe’ninkini şurada bulayım, Ayça’nınkini başka yerden arayayım, ay yazı kaçırdım mı ettim miydi derken: işte hepimiz buradayız, sizi de bekleriz. https://28gunyoga.wordpress.com/

sangha.jpg

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 6

Bu sabah tek uyandım. Yarım saati yatakta Facebook ve blogda şıkırdayarak geçirdim. O sırada Gökay aradı, varmışlar Niğde’ye. Adam koskoca dağa gitmiş, sen de bir zahmet on adım at da yoga odasına var dedim kendime. Ama hoş bir tonda söyledim bunu, yanlış anlaşılmasın.

Yataktan kalkınca ilk işim gözlüğümü aramak oldu. Profesyonel bir miyop olduğumu söylemiş miydim? Orta birinci sınıftan beri böyle olduğum için beynimin kategori işlemleyen kısmının miyop olmayan insanlara oranla daha efektif çalıştığını düşünüyorum. İleri derecede bir miyop olsam da baktığım şeyin neye benzediğini genellikle doğru bir şekilde çıkarımlayabiliyorum. Bu yetenek tabii evde, her şeyin yerini bildiğim yuvamda çalışıyor. Sokakta avcılara yem olurum. Lisede William Golding’in Lord of the Flies’ını okuttuklarından beridir de ıssız bir adaya düşersem bu gözlerle ne yaparım diye sık sık düşünürüm.

Gözlüğü bulunca evde asayiş berkemal mi diye bir tur attım. Sinek popülasyonunun çok artmamış olduğunu görmek sevindiriciydi. Yoga odasının kapısındaki barfiksten kendimi sallandırırken kulağıma minicik, neredeyse olmayan bir ses ilişti. Ve ben bu sesin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Dün Gökay yoga odasının balkonunda hazırlıklarını sürdürürken odanın içine arı familyasından bir üyenin girdiğini görmüştüm. Hayvanı öldüremem, o yüzden kalsın dedim şimdi bunun üzerinden olay çıkartmayayım. Dün ortalığı süpürürken görememiştim. Ama sabah ya hâlâ oradaysa diye bir korkum var. Ben de böyleyim işte. Vızıldayarak uçan tüm mahlukâtın kanat sesine inceden ayarlı antenlerle donatmış yaradan beni. Perdenin üzerinde vızıldayan bir sesi ise fark etmemem imkansız. Bir başka kanatlı yaratıkla imtihanımı eski okur ve tanışık hatırlayacaktır. Gelgelelim (Anıl’ın bize Şirince kampında kazandırdığı bu güzel bağlaç gerçekten de vazgeçilmezlerim arasına girdi), türlü akrobasiler sonucunda camdan dışarı özgürlüğüne kavuşturmayı becerdim minik yaratığı. Belki de gözlerim iyi görmüyor diye kulaklarım bu kadar iyi duyuyordur! Ha ha. Yine de çok iyi görememenin güzel bir yanı da var, buradan tüm miyop yogilere sesleniyorum. Gözlüksüz (ve tabii lenssiz) bir yoga seansının dinginliğini başka bir yerde bulmak neredeyse imkansız. Bu açıdan bence oldukça ayrıcalıklıyız. Dört ana yön duygumuzu yitirmeyecek kadar gözümüzün görmesi yoga yaparken gayet yeterli. Hiçbir detaya ihtiyaç yok. Gözlüksüz yapılan pratiklerde dış dünya silikleşip bulanıklaşırken iç dünyanın çözünürlüğü artıyor. Benden başka böyle düşünen miyop yoldaşım var mı?

Bu sabahki gözlüksüz yogam yine 4. gün yogasının bir uzantısı oldu. Eser miktarda da olsa hâlâ kırmızı kanın izlerini sürmek mümkündü. O nedenle her ne kadar tam kapasite bir pratiğin özlemini çeksem de bugünü de ağırdan aldım. Burçe’nin bahsettiği P Lite Tracker benim de telefonun vazgeçilmez app’lerinden biri. Ortalama periyod uzunluğunu gösteren, moduna veya semptomlarına göre kısa notlar alabildiğin, geçmiş veriler üzerinden gelecek ay hallerinin gününü tahmin eden basit bir uygulama. Şu anki verilere göre, başlıcası Eylül’de Budapeşte’de olacak olan eğitim dahil diğer önemli kursların hiçbirisine bir döngü rast gelmiyor gibi görünüyor. Ah Budapeşte! Seni düşünmediğim tek bir günüm yok.

Yarın sabah erkenden birinci seviye Shadowcular ile etüt dersimiz var. Alarm 5’e kurulsun. O nedenle şimdi homini de gırtlak, pufidi kandil, tumba yatak!

miyop.jpg

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 5

Ah sevgili günlük. Kanepemden sesleniyorum sana. Bütün camları kapattım. Şu an evde klavye tıkırtısından başka ses yok. En sevdiğim çaydan yaptım. Birkaç mum yaktım. Birce’nin Güney Amerika’dan getirdiği palosanto‘ya ilişti gözüm, biraz evi tütsüledim. Sonra kafası dağılmış ve dayanılmaz bir dozda ajite olmuş her kadının yapacağı şeyi yaptım; evi süpürgeye tuttum. Biliyorum, daha da çok gürültü çıkaran bu alet hiç de sokak gürültüsünün iritasyonundan kafayı yiyecek hale gelen bir zihin için ilaç gibi gelmiyor. Gelgelelim, benim için pek bir panzehir etkisi yaptı.

Gün oldukça huzurlu başlamıştı oysaki. Bol ışıklı mutfağımızda sıcacık bir kahve ile üzerine superfood‘lar serpiştirdiğimiz lezzetli granolalarımızı kaşıklarken safi huşu içindeydik. Öğlene doğru yoga odasına geçtim. Dördüncü gün gerçekten de dördüncü gün yogasını beraberinde getirmişti. İkinci prelüd üzerine bolsterlı seriden yaptım. Çalışmam bittiğinde çok sakin ve pamuk gibiydim; ama bir sersemlik gelmişti üstüme. Epey bir süre konuş(a)madan yoga kitaplarıma daldım. Gökay yanımda olmasına rağmen bu süreçte o da hiç konuşmadı, benim yoga gezegeninden dünyaya inme sürecime saygı gösterdi. Böylelikle ben de yavaş yavaş geri geldim.

Sonrasında Gökay çantasını toparlamaya girişti – bu akşam Aladağlar’a gidiyor. Akşama doğru, benim yerinden oynatamayacağım bir hale gelmiş olan sırt çantasını yüklendi ve evden çıktık. Çantaya iliştirilmiş olan kazmalar ve kramponlara Küçükyalı mahalle eşrafının meraklı bakışları altında minibüse bindik. Gökay’ı binmesi gereken otobüse götürecek olan aracın gelmesine 50 dakika vardı. Ne olduysa o 50 dakika içinde oldu.

Desem yalan olur. Çünkü huysuzlanmalarımın öncesi de vardı. Öncelikle, aylardır apartmanın girişinde neredeyse yüzlerce (bence binlerce) bulunan, ama bu zamana kadar evin içinde görmediğim için kafaya pek takmadığım o minik lağım sineklerinden, bugün içinde evde bir anda 10-15 tane görmek sinirlerimi bozdu. Evet hiçbir zararları yok. Öyle vızır vızır ortalıkta uçmuyorlar da. Kondukları yerde duruyorlar sakin sakin. Ama huylandım bir kere, çünkü ortada önünü alamadığım bir durum var. Bir yerden geliyorlar ve nereden geldiklerini bulamıyoruz. Evdeki bütün giderler zaten İstanbul’umuza has o fena koku sebebiyle paket bandıyla bantlanmış durumda. İmkanım olsa beton filan dökerim! Hali hazırda kullanılır durumda olan lavabolardan gelme imkanları yoksa, nereden geliyor olabilirler? En sonunda kullanmadığımız küçük tuvaletin lavabosundan şüphelendik, sanırım da doğru tespitti. Gerekenleri yaptık ama ben yeterince huylanmıştım.

Derken sokağa çıktık. Allahım, bu ne gürültü.. Bu nasıl bir kaos.. Nasıl bir mahşer günü.. Veya ben böyle yaşıyorum. Vakit geçirmek için Bostancı’daki Yaşar Usta’dan dondurma alalım dedik. Oturalım da yiyelim böyle geze geze yemeyelim. Oturuyoruz ama, kornasız ardışık üç saniye geçmiyor, tam iftar arifesi, herkesin gözü dönmüş durumda. Bütün arabalar birbirinin üstünde. Kafayı yiyeceğim. Gökay bir şeyler anlatıyor, dikkatimi veremiyorum. Ellerimi kulaklarıma kapatıp bağırmak istiyorum. Bağırmıyorum. Zaten veda etmeyi sevmiyorum. Bir an önce bitsin istiyorum, çünkü işkence gibi geliyor şu an her şey gerçekten. Hep kafam karışıyor böyle durumlarda. Mesela şimdi bir yoga idmanı gereği bütün bu dış etmenlerden bağımsız olarak santosha‘yı aramalı ve bu seslerden rahatsız olmanın önüne mi geçmeye çalışmalıyım? Yoksa şu an bu karmaşa ve kaos içerisinde durmaya devam ederek kendime dair ahimsa prensibini ihmal mi ediyorum? Yani bu iritasyonum bir tercih mi, yoksa gerçekten benim duyu organlarım çok hassas ve ister istemez sinir sistemim böyle aşırı bir tepki mi veriyor? Kendime şefkat mi vermeliyim, yoksa bu zor durumun içinde ‘olanla’ kalarak delirmemi mi gözlemlemeliyim? Yanıtsızım. Tek bildiğim bir şey var, o da yaşadıklarımın sensory overload, yani duyusal yüklenme denen şeyle oldukça örtüşmesi. Duyusal bütünleme dedikleri şey bende işe yarar mı acaba?

Gökay’ı minibüse bindirir bindirmez yine ortalamada iki buçuk saniyede bir beş kez korna çalan bir başka minibüse binerek eve döndüm. Minibüsten iner inmez burnuma gelen o harika kokuyla beraber bu aşırı derecede ajite olmuş zihnimi yatıştırmanın olası tek bir çözümü varmış gibi görünüyordu: Pide yemek. Ve evet, yaptım bunu. Sıcacık pideyi kollarımın arasına aldım, marketten de bir tane sinek kovucu. Apartmanın basamaklarını uçarak çıktım, kapıyı kapatıp bir oh çektim. Biraz pideyi kemirdim. Sonrasında dedim ki, yarın sabah evde tek başınasın. Sabah kalkman gerekecek. Bugünkü hazırlık esnasında yoga odası da kirlendi diye aman bahaneler üretmeyesin! Kaptığım gibi bütün evi süpürgeye tuttum. Bir iyi geldi ey okuyucu, sana anlatamam. Sonra işte yazımın başında bahsettiğim ritüeller ve sağolsun şu bir bardak çay sayesinde biraz kendime geldim, yatıştım. Bu yazıyı postalar postalamaz da yatağa yollanıyorum. Yarın kaldığımız yerden devam!

overload

Böyle zamanlarda ben. http://ghostlystatic.deviantart.com/art/Sensory-Overload-654568539

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 4

Yarın tekrar pratiğin başına geçer miyim ümidiyle başlıyorum bu satırlara ama bunu periyodun günü değil kanın rengi belirleyecek, onu da yarın olmadan öğrenemeyeceğiz. O yüzden bugün yine tatil.

Sabahki özel dersim iptal olunca bugünü de dinlenmeye ve yoga köstebekliğine ayırdım. Köstebeklikten kastım; internette eski yoga metinleri aramak, bulmak, bulamamak, tekrar aramak, sonunda bulmak, indirmek, onun referanslarından başka bir yere gitmek, sekmeler arasında kaybolmak, yine bulamamak, pdf’leri bulunamayanların hard copy’lerini aramak, bulunca sevinmek, ve İngiltere’den gelirken acaba bana bunları getirir miydi diye ablaya sevimli bir mail taslağı hazırlamak (ve onun her şeyi bu yazı sayesiyle öğrenmesi) suretiyle yapılan periyodik arşiv kazısı. Senede üç dört defa böyle yüklü ve günler süren bir araştırmaya girişiyorum ve her seferinde elime hazine değerinde metinler geçiyor.

Ciddi bir yoga öğrencisi olmak istiyorsak bu arkeolojik kazılara zaman zaman bulaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu da eğitimimizin bir bacağını oluşturuyor bence. Ne yaparsam yapayım elime geçiremediğim metinler için henüz zamanımın gelmediğini düşünüp onları beklemeye alıyorum. Elime geçirdiğim metinlerin de hepsini anlıyor muyum, tabii ki hayır. Çoğunu anlamıyorum demek daha doğru olur; ama teorik bilgi, üzerine yine zihinle düşünürken değil; – çelişkili gibi görünse de – pratiği yaptığın sırada bedende canlanıyor ve bilinçte yerini buluyor.

Bizim hocalar sürekli pratik ve teorik bilginin elele gitmesi gerektiğini vurguladığı için uzun vakit Patthabi Jois’un “Yoga %99 pratik, %1 teoridir” sözü üzerine düşünmüştüm. Madem öyle Patthabi Jois da %50-50 demez miydi? Sonradan vardığım naçizane kanı şu oldu. Bence burada Patthabi Jois Yoga’nın bilimselliğine ve uygulanabilirliğine (practicality) bir atıfta bulunuyordu. Yani diyordu ki Yoga’da pratiğe dökülemeyen, tabiri caizse “havada kalan” hiçbir şey yoktur. Alain Daniélou’nun da dediği gibi, “The Yogi lives with cold logic.” Yogi keskin bir mantıkla yaşar. Patthabi Jois aynı zamanda da şunu vurgulamak istiyordu sanırım: Ne kadar teorik metin çalışırsan çalış, ‘mat’ın üzerine geçip bunu pratiğe dökmediğin müddetçe bir ilerleme olmaz. En azından biz sıradan ölümlülere bahşedilen Hatha Yoga bunun böyle olduğunu söylüyor. Gündelik çalışmaları aksatıp sadece teorik bilgi peşinde koşuyorsak bu da açgözlü zihnin tuzağına düştüğümüze bir işaret. O yüzden, hep denge.

Bugünlük bu kadar olsun. Akşamki ders için yavaş yavaş hazırlanıp çıkmam gerek. Bu arada 28günyoga’nıza bir çeşni katıp beş gün boyunca güzel bir toplulukla beraber yoga yapmak isterseniz, 14-18 Haziran’da Gül Dirican ile beraber yapacağımız kampa sizi de bekleriz. Kamp boyunca blogu güncel tutabilecek bir durumum/imkanım olabilecek mi bilmiyorum ama ne olursa olsun o temponun bir yerine, mümkünse de sabahın erken saatlerine bir self-pratik sığdırabilmem konusunda 28günyoga kafilemiz en büyük desteğim olacak. Hem Gül de Ashtangi’dir, o da erkencidir!

 

keyif.jpg

Foto: Faik Üstün