f(x)

Bir şehirdeki insanların mutluluk oranını ölçecek bir model geliştirseydik hangi parametreleri kullanırdık? Kişi başı gelir? Sosyal devlet imkanları? Eğitim düzeyi? Alkol ve sekse kolay erişim? Bunların hiçbirisi tek başına insanların mutlu olması için yeterli gibi gelmiyor. Örneğin en çok intiharın gayri safi milli hasılası en yüksek olan İskandinav ülkelerinde gerçekleşmesi gibi. Eğer intihar etmeyi bir mutsuzluk manifestosu olarak varsayarsak, bu durumda, hayatları dünyadaki pek çok insana kıyasla daha rahat gecen bu adamlar görünüşe göre yine de mutlu değil. Belki de amaçsızlık ve hayatta ne yapacağını bilememek de bu insanların mutsuzluk sebebi. Veya toplumun onlardan hiçbir şey beklememesi. Bilmiyorum belki de yeterince güneş almıyorlar.

Peki, bizim belirlediğimiz terim ve ekonomik ölçütlere göre yoksul olan bir Afrika kabilesinin senden benden daha mutlu olmadığının ne garantisi var? Mutluluk belki de yüzmek, şarki söylemek gibi bir beceri. Çünkü gerçekten pek çok şeye sahip olup da hastalık derecesinde mutsuzluk içinde yasayan insanlar var. Tamamen kendi kendine yaratılan, sahip olunan ekonomik ve sosyal erişimlerden bağımsız, kendi kendine besleyip yeşertilen ve yine ondan beslenilen bir mutsuzluk. Bakıp da görebilmek gibi, yaşayıp da mutlu olabilmek de bir marifet gerektiriyor şüphesiz.

Peki bu beceriden bağımsız başka neler olabilir bir insanı, bir toplumu ortalamada mutlu eden? Çok genel de olsa belirleyebileceğimiz şeyler olmalı. Let n be the average # of smiling faces. Burada insanların yüzü kendiliğinden gülüyor gibi. Bisikletin üstünde giderken, sandviçini yerken, çöpünü ıskalarken, yolda köpeğini yürütürken. Seni görüp kibarlığından gülümsüyor da değil. O zaten gülümsüyor, sen de bir şekilde ona denk geliyorsun. Dün bisiklet üstünde Leiden etrafındaki lale tarlalarının yanından geçerken kendimi aptal gibi sırıtırken yakaladım bir ara. Bunca güzellik arasında nasıl gülmeyeyim? Kahkaha bile atarım! Oysa ne çok mutsuz insan vardır İstanbul’da. Karşıdan karşıya geçerken çarpışırsın mutsuzdur, dolmuşta yanına oturursun mutsuzdur, sevgilisi olursun mutsuzdur. Ama o ne yapsın, bin türlü derdi var. Elin İskandinavyalısı gibi üniversiteyi bitirince ‘kendimi bulmam lazım’ diye dünya etrafında devri alem yapacak hali yok. Kim bilir, belki ben bile mutsuzumdur İstanbul’da.

Tam da ihtiyacım olduğu bir zamanda karsıma çıkan ve bir aralar inanılmaz popülerleştiği için epey bir süre burun kıvırdığım “Eat, Pray, Love” isimli muhteşem kitapta, bir muhabbet sırasında her şehrin kendine ait bir sözcüğü olduğundan bahsediliyordu. O şehrin caddelerindeki ruhu en iyi yansıtan, insanların düşüncelerinin en çok üzerinde dolaştığı tek bir sözcük. New York’lu olan kendi şehri için ‘achieve’ sözcüğünü kullanıyor uzun bir sure düşündükten sonra. Elde etmek. Stockholm’lu olan ‘conform’u seçiyor. Uymak. Roma’lı için kendi şehrinin sözcüğünü bulmak çok kolay: Seks! İstanbul için ne derdik bilmiyorum. Belki “karmaşa”. Gerçi 15 milyon insanın ruh halini tek bir sözcükte nasıl birleştireceksin? Yine de “tutku”, “sakinlik” veya “huzur” diyemeyeceğin kesin!

Kulağımdaki şarkı ben İstanbul’a doğru uçmaya hazırlanırken kapanışa eşlik etsin: C’eri tu serenità, ora chissà in che cielo sarai. Dove vai serenità? Fermati qua, non andartene dai.

Schiphol

Reklamlar

Perdeli Ayak/Perdesiz Ev

Şişenin üzerindeki etikete göre 4 elma, 50 çilek ve 1 adet muzdan oluşan albert heijn smoothiemi öğle yemeği niyetine afiyetle götürdükten sonra bu şehirdeki onlarca kanalın birinin yanında bulunan banklardan birine iliştim. Suyun üzerinde nilüferler, parlak mor, yeşil, mavi kafalarıyla birbirlerine kur yapıp oynaşan, kimi zaman da hiddetle gagalarını birbirine çarpıştırıp suyun icinde patinaj çeken ördekler.  Benden ekmek çıkar mı diye birkaç tanesi yanıma doğru yüzüyor, ama elbette ki aardbei-banana smoothiemden onlara verecek değilim.

Buradaki mimari yapı ve kentin dizilimi, toplum hakkında gerçekten çok ipucu veriyor. Elbette ki her yerde öyledir. Ama burada, yolun hemen kenarından başlayan evler, ve özellikle de çoğunda herhangi bir perde vs. bulunmayan salon pencerelerinden neredeyse evin tamamına hakim olmak mümkün. İnsanlar evlerini meraklı gözlerden gizlemek bir yana, neredeyse daha da fazla ilgi çekmek için pencere önlerini adeta bir mağaza vitrini gibi dekore ediyor. Tabii, meraklı göz dediysem kendi gözlerimden bahsediyorum, yoksa elbette burada kimse kimsenin umurunda değil.

Bu noktada, acaba hangisi diğerinin bir sonucu diye düşündüm. Bizde mesela, gündüz çoğunlukla perdeler açık dursa da akşama doğru tüller çekilir, hele hele artık içeride ışıklar da yanmaya başladıysa kalın perdeler de hemen akabinden. “Aman kızım” derdi rahmetli babannem Şişi, “evin içi görünüyor”. Peki, evin içerisinin görünmesi gerçekte ne demekti? Neticede herkesin evinde bir şeyler oluyor. Türk insani meraklı ve dedikoducu olduğundan, herhalde evin içini görüp arkamızdan mı konuşacaktı, napacaktı? Belki de aslında görgüsüzlüktü perdeler açık oturmak, sahip olunan tüm eşyalar insanların gözüne sokulduğu için. Ya da kem göz mu nazar mı artık bilmiyorum, subliminal bir tarihsel sebebi mutlaka olmalı. Evrensel bir davranış değil çünkü. Üstelik bizim evlerimiz böyle hemen yolun kenarından da başlamaz. Burada insanlar umursamaz ve tamamen yargısız olduğu için mi herkes rahatlıkla her şeyi olduğu gibi insanların gözü önüne serebiliyor, yoksa zaman içerisinde bir şekilde bu insanlar da merak etme ve yargılama içgüdülerini bastıracak şekilde yavaş yavaş kollektif bir biçimde eğitildiler mi? Bugünün sorusu da bu oldu.

Öldürsen 4 elma 50 çilek ve 1 koca muzu beraber ya da üstüste yiyemezsin ama bu meret yedirtiyor işte. Allahtan İstanbul’da bu kadar rahatlıkla edinebildiğim bir şey değil, yoksa sıkıntım büyük olurdu. Karşımda havadan süzülerek suyun üzerine plonjon yapan iki adet ördek üşüdüğüm için banktan kalkınmaya hazırlandığım şu saniye içimi ısıttı. Parlak turuncu perdeli ayaklarıyla bu hayvanlar bu ülkenin milli canlısı gerçekten.

p1p1

Delft