Bir Yoga Günlüğü: Gün 1

Büyük ustanın huzuruna çıkmama bugünden itibaren tam olarak 1 ay 10 gün kaldı. Ay haliydi, ayın kendi halleriydi, eğitim için yapacağım yolculuktu derken bu bana çalışılabilir yaklaşık 30-35 gün bırakıyor. Ne kadar ‘formda’ ya da hazırlanmış olsam, biliyorum ki onun karşısına hiçbir zaman tamamen hazırlanmış olarak çıkmak imkansız. Ama en azından geçtiğimiz aylarda sıcaklar, tatiller, dersler, darbeler vs. sebeplerden ötürü kaytardığım zamanların arasını bu bir ayda biraz olsun kapatabilir, kaybettiğim gücümü biraz olsun toparlayabilirim.

İşte o yüzden ben de 1 Ağustos itibariyle, geçtiğimiz Ramazan ayı boyuca hocam Defne Suman’ın yaptığı gibi, #28günyoga sloganıyla niyet ettim bir yoga diyetine girmeye! Hem yarın da yeni ay. Eğer siz de benim gibi yaz aylarının rehavetinde kişisel yoga pratiğinizi sürdürmekte zorlananlardansanız, buyurun bu yeni ayın peşine birlikte takılalım.

Dün gece, tamamen kendi yogam etrafında düzenlemeyi planladığım bu yeni ayın ve başka birkaç gelişmenin de heyecanıyla bir türlü uyuyamadım. Saati, sıcaklardan biraz olsun kurtulmak ve güneşle beraber kalkabilmek için (yazın o bile geç ya!) 5:50’ye kurdum. Uyuyamadıkça kalan uyku saatlerimin hesabını yapan zihnim bir türlü durmadı, o durmadıkça ben yatakta döndüm, döndükçe uyuyamadım. Derken uykuya daldım, bu sefer de saat 4:45 gibi bir sivrisinek tarafından uyandırıldım. Üç gecedir haklayamadığımız bu sivri anlaşılan sinek kovucudan da kurtulmuştu. İçimden bir ses şu an kalkıp yapacağım bir yoganın, her yer sessizliğe gömülmüşken ve nispeten serinken bana ilaç gibi geleceğini, ve bu sevgili sivrinin ulvi bir amaç uğruna tepemde vızıldadığını söylüyordu. Ama dinlemedim o sesi. Alışkanlıklar ağır bastı, ve genellikle böyle dinç uyandığım bir uykunun üzerine uyumaya devam ettikçe sonrasında sersem gibi olduğumu bile bile tekrar uyumaya çalıştım, ve bir süre sonra başardım. Tahmin ettiğim üzere, sabah çalan alarmı susturduğumda bir rüyanın tam ortasındaydım, ve alarmı kapattığım gibi uyumaya devam ettim.

Sabah ritüelleri ve yoga odasının temizlenmesi sonrasında yogamın başına geçmem 9 buçuğu buldu. Karnım açtı ve şişkinliğim inmişti. Ay halim tamamen sona ermediği için zaten ağır bir pratik yapmayı planlamıyordum. Diğerlerine oranla nispeten daha kısa ve daha yumuşak olan 2. prelüdü seçtim, Kurmasthana kapısında 16 nefes kaldım ve Samakonasana’dan sonrasını Shadow Yoga’da 4. gün yogası dediğimiz bir seri ile sürdürdüm. Bolsterlı, bol bol dinlenmeli bir seri. Ona rağmen şıp şıp terlediğim bir pratik oldu. Yeni ayı atlattıktan sonra çökmelere kaldığım yerden devam. En son projede 30’da bırakmıştım, bu sayıya öncelikle yeniden ulaşmak ve sonrasında artırmak bu ayın projesi olacak. Ve pek tabii asanaların anası Mayura, ve hocamın yaz ödevi verdiği yüzüstü Padmasana’lı seri. Tek kelimeyle gıcık olduğum bir poz bu yüzüstü Padmasana. Ama tam olarak da bu sebeple yapmam gerekiyor. Gerçek bir işkence benim için, vücudumdaki tüm kemiklerin, eklemlerin, kasların, bir bir isyan çığlıkları attığı. Ama vardır elbet onun da bana verecek bir hikmeti.

İşte benim ilk günüm böyle geçti. Sizden ne haber?

#28günyoga’ya devam!

samakona.JPG

Samakonasana. Foto: Günsu Engin

 

 

 

Zoraki Zorba: Süper-ego

Geçen yazıyı yazdıktan sonra tangocu arkadaşlarımdan tut koçluk veren yakınlarıma kadar farklı uğraşlar içinde olan o kadar çok kişiden benzer yorumlar geldi ki, insanın kurduğu tüm ilişkilerin kendisiyle olan ilişkisinden şekillendiği gerçeği biraz daha içime sinerek derinlere yerleşmeye başladı.

Ben insanın kendisiyle bir ilişki içerisinde olduğunu, nispeten içe dönük bir karakter olmama rağmen, ne yalan söyleyeyim, bu yaşıma kadar fark etmemiştim. Yeni aydım bu gerçeğe. Öyle yaşayıp gitmişim onca sene, içimdeki ben de sessiz sakin sabırlı, fark edilmek için neredeyse otuz sene beklemiş. Uslu çocuk.

Sürekli dışa dönük yaşamaya mecbur bırakıldığımızdan mıdır; takdiri, onayı, sevgiyi, doyumu dışarılardan bir yerlerden bulmaya çalıştığımız ve belki de ilişki denilen şeyi sadece ikinci veya üçüncü kişilerle kurulabilecek bir şey olduğunu zannettiğimizden midir nedir, içimizde daha derinlerde yatan, daha özde olan bir benliğimizle bir etkileşim, bir ilişki, bir diyalog halinde olabileceğimiz aklımıza bile gelmez çoğu zaman. En azından benim gelmezdi.

İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi tanımak yolunda mercek altına alınabilecek en güzel ipucunu bize kendimizle konuşma şeklimiz, kendimize neler söylediğimiz, ve bunları hangi tonda söylediğimiz geliyor bana göre. Yani kafamızın içinde o susmak bilmeyen iç diyaloglar. Bu iç diyalog meselesine daha önce de kafa patlatmış olsam da, o zamanlar bile bunu yine tek yönlü bir bağıntı olarak almışım, yeni yeni fark ediyorum. Yani sanki ben dediğim şeyle bu iç sesim tamamen birbirinden kopuk, izole hayatlar sürüyormuş gibi. Biri kendi hayatını yaşamaya çalışırken öbürü de bir yerlerde oturmuş, neyin nasıl olması gerektiğini ondan iyi bilen olamazmış gibi mütemadiyen beni sınayıp ona geri bildirim veriyor, ben de uzun zamandır görmediği ama tekrar konuşmaya halinin olmadığı bir tanıdıkmış gibi gözlerini kaçırarak yanından yürüyüp geçiyor bu sesin çoğu zaman. Ben kendi standartlarını karşılayamadığı zaman onu azarlayan, iyi günündeyse ara sıra yüreklendiren, belki gaz veren, kriz anlarında sakin ve serinkanlı kalmayı becerip, “dur bakalım sırayla hallederiz” diyebilen, ara sıra da kendi kendisiyle dalga geçen bir ses mesela benimki. Epey de renkli bir kişilikmiş bu iç ses, bak şimdi yazınca fark ettim. Kötü niyetli biri de değil, hiç değil. O benim aile sistemimden, tecrübelerimden, kültürün koşullandırmalarından beslenmiş, mevcut toplum sistemi içinde ben yaşamımı sürdürmeye devam edebileyim, içine büyüdüğüm ahlaki ve sosyal normlara göre en zararsız, en güvenli, en risksiz, en ‘normal’ hayatı yaşayayım diye gece gündüz çabalıyor, yılmadan bana durum raporu veriyor. “Bugün iyi iş çıkarttın kızım”, “Bugün felakettin – böyle gidersen sefil ve çulsuz biri olarak öleceksin”. İyi günündeyse “Amaan, sen de insansın be ya! Rahatla biraz!” diyor. En çok onu böyleyken seviyorum. 🙂

Üzerine vazife olmayan işleri vazife edinen bu iç sese psikolojide süper-ego deniyor. İsim babası meşhur Sigmund Freud, orjinali über-ich. Süper-ego, basit bir deyişle, kozmosun kişiye göre içselleştirilmiş hali. Çocukken evrenin işleyişi bize nasıl öğretildiyse, o görünen manzara süper-ego tarafından minyatür bir kar küresi haline getirilip benliğin soğuk ve kurak köşelerinde ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmek üzere güzel bir sırça fanus içinde rafa kalkıyor. Bir şeyi iyi yapıp yapmadığımızı, veya bir şeyi yaparak iyi çocuk olup olmadığımızı anlamak için anne babamızın gözünden geri bildirim almamız gerekmiyor artık: onun yerine süper-ego var. Hazır ve nazır, her an tavsiyeye, müdahaleye hevesli. Pelerinli ego. Sen de kahraman olasın diye çalışıyor. Pulitzer ödüllü antropolog Ernst Becker, 1973 yılında yazdığı The Denial of Death kitabında toplumu şöyle tanımlamıştı: “Society is a codified hero system”. Yani toplum, kodlanmış bir kahramanlık sistemidir. İşte süper-ego tam da bu kodlanmış toplum içinde biz de kahramanlar arasında yerimizi alalım diye çırpınıyor. Tek yaptığı bu yavrucağın.

Öte yandan, belki kendiliğinden, belki de bir önceki yazıda bahsettiğim gibi öz ile çalışan başka herhangi bir disiplin içerisinde yol kat ettikten sonra, gün gelip de bir iç sesinin olduğunun ve insanlarla olan ilişkilerinde verdiğin tepkilerin bu iç sesin senin içinde neyi nasıl konuştuğuna ne kadar benzediğinin farkına vardığın zaman meydana gelen kabuk çatırdaması sırasında yapılabilecek en kötü şey belki de, “Aman Allahım ne kadar zorba bir iç sesim varmış!” deyip tekrar kırbacı yüklenmek. Sakin ol şampiyon. O kendi kendine o hale gelmedi. Onu da suçlama. O senin için en iyisini yapmaya çalışıyordu sadece. Sen izin verip evreni algılayış şekline versiyon atlattığın zaman, o da kendini güncelleyip ona göre davranacak. Tek istediği bağrına basılmak aslında. Kolay mı sanıyorsun toplumun dünyanın tüm zalimliğini üstüne alsın? Sen daha çok onay al, daha çok takdir gör, daha çok benliğinin boşluklarını kapatasın diye o hep kötü polis olmak zorunda kaldı. Sonunda o da yorgun düştü. İyisi mi el ele tutuşup bir tatile çıkın siz.

 

 

 

 

Quo Vadis?

Yogayla tanışmam, belki de pek çok kişi gibi, tesadüf eseri oldu. Hatta öyle uzun bir olaylar zinciri neticesinde oldu ki, “hayat kesin beni buna hazırlıyordu!” diye düşündüm.

Üniversitenin son yılıydı. İki ve üçüncü sınıfı, o zamanlar Ankara Üniversitesi çatısı altında olan Atöyle Oyuncuları’nın iki sene üstüste çıkarttığı oyunlara müzik yaparak geçirdik. Sene içinde provalara beraber giriyor, sene sonuna doğru sahnelenen oyunlarda da canlı olarak müzikleri yapıyor, onlarla beraber turnelere gidiyorduk. Dördüncü sınıfa yapacak bir aktivite kalmadı.

Hareket etmek, vücudumu geliştirecek bir şeyler yapmak istiyordum. Spor salonuna gidip koşu bandına çıkma fikri korkunç geliyordu. Belirli bir derinliği olan, sırtını bir felsefeye yaslamış bir hareket sistemi arıyordum. Aradığım şeyi Tunalı’da Karum’un oralarda bir sokak direğinin üzerinde buldum. Bir Aikido dojosunun ilanıydı. Aikido’ya ilişkin en ufak fikrim yoktu, yalnızca Uzak Doğu kökenli bir savaş sanatı olduğunu biliyordum. Numarayı aldık, birkaç arkadaş bir akşam dojoya gidip dersi izledik. Aradığım şey buydu, büyülenmiştim. Sanırım hemen o akşam kaydımızı yaptırdık. Böylelikle benim için yaklaşık olarak üç sene sürecek, ama yankıları ondan da derin olacak, hatta belki de beni şu an bulunduğum yere taşıyacak olan Aikido dönemi başladı.

Aikido yolculuğu son sürat sürerken ve kyu’lar bir bir atlanırken, tıbbi bir mesele yüzünden sekteye uğradı her şey. Uzun bir süredir regl dönemlerim sıkıntılı geçiyordu. Ortaokulda, lisede yaşamadığım şeyleri yaşıyordum. Karnımın ağrısı midemi bulandırıyordu. Yumurtalıklarım acıyordu. Doktora gittik, kist çıktı ultrasonda. Ama ne kist! Doktor dedim ben Aikido yapıyorum, bir sorun olur mu? Doktor tabii ki de bilmiyor Aikido filan, anlatıyorum işte şöyle yere düşüyoruz, böyle hareketler var, taklalar vesaire. Yok diyor, bu kist çok büyük, olur olmaz zamanda patlayabilir, düşersin patlar, suya yüksekten atlarsın patlar. Bir korku perdesidir sardı etrafıma. Doğum kontrol hapı da verdi. Bir de ameliyat dedi, ameliyatsız katiyen geçmez. Ameliyat lafını duyunca başka doktora yollandık. O da ameliyat dedi. Bir üçüncüsünü bulduk. Durun bir bakalım dedi üçüncü, ameliyat biraz beklesin, zaten vücut bunu kendisi yapıyor, ameliyat olduktan sonra yine olabilir. Doğum kontrol hapının himayesinde hayata devam ettim, bu korku senaryoları eşliğinde Aikido’ya üzülerek ara verdim.

Tam olarak kaç ay uzak kaldım hatırlamıyorum. Bir süre sonra üçüncü doktor da ağız değiştirdi, ameliyat demeye başladı. Kesinlikle geçmez yoksa dedi. Kafamıza yatmadı, olmadık ameliyatı. Ben Aikido’ya döndüm, bir kyu daha atlayıp 3. kyu oldum. Ama o sırada hayat beni başka yönlere sürüyordu, devam edemedim. Böylece kursağımda bir yerlerde kalmış oldu Aikido, ve ilk hocam Bora Sensei. Allahtan arada bir görüşüp hasret gideriyoruz. Babam arada bir takılıyor, devam etsene şu aiküdüye diye. Kim bilir, belki bir gün yeniden başlarım kaldığım yerden. Bense Aikido’dan bana kalanların şu an Shadow Yoga ile birlikte yeniden alevlendiğinin bilincinde olarak, bunu aynı ruhun kendi içimde bir reenkarnasyonu olarak görüyorum. Ama Shadow’a daha yıllar var!

O dönemde Aikido’dan kalan kalp kırıklığıyla, daha yumuşak ama en azından ‘Aikido gibi’ bir felsefesi olan başka şeylerin arayışına girdim. Yoga dedim herhalde iyi gelir. Yumuşak da. En ufak fikrim yok yogaya dair ama niyeyse yumuşak olduğuna dair bir takım inançlarım var. Böylece başladım o zamanlar Ankara Çayyolu’nda bulunan Yoga Yolu’nda Serpil ve Deniz Öztürk ile derslere. Sene 2009 oldu, ben ODTÜ’de bir yandan İşletme masterı bir yandan da bölümde asistanlık yaparken. Yogayla beraber haftada bir at binmeye başladım. Hayatımın en mutlu dönemlerinden biriydi. Rutin kontrollerden birinde doktor kistin hangi yumurtalıkta olduğunu bulamayınca anladık ki ameliyatsız gitmez denen kist de gitmiş yok olmuş.

Derken 2010 geldi, Ocak’ta İstanbul’a taşındım, Şubat’ta işe başladım. İş kısmını herhalde başka yazıda yazarım, düşündükçe kanım donuyor. O üç buçuk senelik eziyet süresince, Ankara’da bıraktığım hocalarım gibi başka hoca ve stüdyo bulamamaktan muzdarip, yogadan mahrum bir şekilde aylar boyu Cihangir Yoga’nın websitesine bir platonik aşık gibi bakıp iç geçirdim, Gebze’den çıkıp Fındıklı’daki derslere yetişmenin planlarını yaptım, hayallerini kurdum. Çalıştığım süre boyunca da bu hayali gerçekleştiremedim. Çünkü fiziksel enerjimin yanı sıra ruhsal enerjim de suyunu çekmişti, hayata dair en ufak bir şey için ne gücüm ne motivasyonum vardı. O dönem sanırım yurt dışında seyahat rotası ve uçak bileti ayarlayıp yollara düşmekten başka da bir eğlencem yoktu. Depresyon böyle bir şeymiş meğer. Onu bile anlayacak halde değildim.

Yine bir buhran günü internette gezinirken Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne denk geldim. Tunalı’daki sokak lambasını gördüğüm zamanki gibi oldum, kafamda bir ampül yandı. Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk gidişim bu vesileyle oldu. Gel de şimdi her şeyin bir tesadüften ibaret olduğuna inan. Fabrikadan çıkıp arabayla yardır yardır 45 dakikada atıyordum kendimi BÜMED’in kapısından içeri. Emektar Auris! Bu atölye sayesinde Boğaziçi’nde Yaşamboyu Eğitim Merkezi diye bir şey olduğunu keşfedip, hiç nedendir bilinmez, acaba akşamları iş çıkışı gidip Psikoloji öğrenebileceğim bir program var mıdır araştırmaya başladım. Tabii ki de böyle bir şey yoktu. Şeytan dürttü, Boğaziçi Psikoloji’nin websitesine girip yüksek lisans için bakındım; 2012-2013 dönemi için kayıt almıyoruz diye kısa, soğuk bir cümle vardı duyurular sayfasında. Sayfayı kapatıp sefil hayatıma geri döndüm.

Yıl 2013 olup da işe dair bütün umutlarım bittiğinde, ve gerçek dip geldiğinde, hayatımla ne yapacağımı bilememenin çaresizliği içinde her sabahın 5:45’inde kalkıp bir ölü olarak işe gidip bir ölü olarak eve geri dönüyordum. Olur olmaz sürekli ağlıyordum. Bazen eve gelip koltuğa yığılıp saatlerce boş boş tavana baktığımı hatırlıyorum. Anlamsızlık. Boşluk. Hayatım havada asılı kalmış gibiydi. Hani Shelob sarıp sarmalıyor ya Frodo’yu mağarasının derinliklerinde, işte birisi de sanki beni öyle örümcek ağlarıyla kaplamış, elimden bir şey gelmez vaziyette, ne yapsam da kendimi içine soktuğum durumdan kurtarsam diye kasılmış kalmışım. Mart ayı geldi. Nasıl oldu bilmiyorum, koltukta iyice kaykılmış, laptopu göbeğime koymuş, fütursuzca kariyer.net’in dehlizlerinde gezindiğim bir an aynı şeytan gene dürttü. Şu şey vardı hani ya bir baksana şu şeye. Google’a psy boun yazdım, sitenin duyurular kısmına attım kendimi. 2013-2014 dönemi için yüksek lisans başvuruları alıyoruz diyordu sitede ya doğru mu okuyordum?! Doğruydu. O an, o saniye, benim için bir yeniden doğuştu. Ne lazımdı? Ales, transkript, 2 referans bir de niyet mektubu. Hay hay. Ajandalara takvimlere notlar düştüm, telefona başvuru tarihleri için yüz tane hatırlatma koydum. Bilkent ve ODTÜ’deki hocalarıma yazdım referans için. Bir şekilde transkriptleri edindim. Her şey harika. Tek bir şey var. Biliyorum psikoloji istiyorum ama, yine en ufak fikrim yok aslında ne olduğuna dair. Dört tane alt alanı var onlardan birini seçip sınava girmem lazım. Bölüm başkanı Bilge Hoca’ya mail attım. Aramızda o kadar çok mail gitti geldi ki kadıncağız en sonunda Pınar sen en iyisi bir ofisime gel görüşelim, herhalde kafan çok karışık dedi. Tamam dedim sosyal psikolojiden gireceğim sınava. Ne okumam lazım? İki tane kallavi ders kitabı gösterdi, PSY 241 ve 242’nin ders kitapları. Sınava kaç günüm var? 18. Ben o 18 günde 500 sayfayı yedim, içtim. İşten eve kendimi bir atışım var, serviste kalbim çarpıyor sanki evde yeni alınan ve oynamaya doyamadığım bir oyuncak beni bekliyor. Bazen Ales’e çalışıyorum bazen bizim kitapları okuyorum. Kitapları okuyup derinlere daldıkça şaşkınlığım daha da artıyor. İnsanlar üniversitede bunları mı okuyor yani diyorum, üniversite dediğin bu kadar eğlenceli olabilir mi? Benim hayatım boyunca sorduğum sorular var burada! Bir de niyet mektubu yazdım. Niyet değil mi? Bir gün eve çıkarken apartmanda 2 ile 3. kat arasında geldi ilham, eve girip bir seferde yazdım her şeyi.

Sonuçta kabul edildim yüksek lisansa. İşten istifa ettim. Temmuz’un 17’siydi bir salı akşamı, Cihangir Yoga’ya kaydımı yaptırdım. 10 Temmuz da doğum günüm ya, artık Temmuz’ların başka bir önemi oldu benim için. Bütün ayı festival havasında geçiriyorum artık, hem doğdum, hem de bir kez daha küllerimden kendimi yeniden doğurdum diye!

İşte ondan sonra vücudum ve ruhum için gerçek bir rehabilitasyon dönemi başladı. Sürekli bir şeyler yetiştirme stresinde olmadan, yavaş yavaş adımlarla yürümenin tadını çıkarmaya başladım. Öğle yemeklerimi birisinden kaçırıyormuş gibi değil de, tane tane, çiğneye sindire yiyordum. Bir yere giderken durmak mı istiyordu canım, duruyordum. Vapurda yunusları gözlüyordum. Boğaziçi vahasının envai çeşit yeşilini okşuyordum gözlerimle, kana kana su içermiş gibi. Kampüsteki köpeklerle oynarken derslere geç kaldığım oluyordu. Derslerde kafamı çevirip camdan bakınca her defasında muhteşem şeyler görüyordum, kocaman paslı, korkunç makinalar değil. Burnuma yaseminler, ıhlamurlar, iğdeler geliyordu artık, çamaşır suyu veya deterjan kokusu değil. Hayatın bir anlamı vardı. Ne yöne doğru gittiğini bilmiyordum ama doğru bir yöne gidiyordu, doğru hissediyordu. Vücudum yogayla beraber savaş yaralarını sararken, zihnim yeni şeyler öğrenmenin heyecanında, bilgileri silip süpürmenin peşindeydi. Can topluyordum adeta! Şükürler olsun.

Şimdiyse hikaye kendi kendini yazmaya devam ediyor. Yüksek lisansta iki seneyi, yogada bir sürü hocalık eğitimini geride bıraktım. Günlerimi yoga dersi vererek ve Boğaziçi’ndeki projede çocuklarla haşır neşir olarak geçiriyorum. Arabayı da sattığımı söylemiş miydim? Hey gidi Auris. Bir buçuk seneyi üstünden geçindim, Ferrari’mi satsam neler olurdu kim bilir. Ve kim bilir ileride geriye bakınca fark edeceğim hangi mucizeler oluyor şu an hayatımda?

Reincarnation