Bir Yoga Günlüğü III: Gün 26-28

Bütün ay yaz yaz sonra tam döngünün sonunda sessizliğe gömül, olacak iş mi sangha? Hiç aklımdan çıkmadın bu son üç gündür. Sosyalleşmekten -ki şikayetim yok, yazamadım. Saatlerce aralıksız konuşmaktan sesim kısıldı. Bugün öğleden sonra kendimi eve ışınladım da evin sakinliğinin tadını çıkardım biraz. Sıcak mı ne bugün, diğer günlere göre?

Minik minik adımlarla ilerlettiğim öykümü özledim. Evde benim ilgime ve sevgime muhtaç birisi var da onu ihmal ediyormuşum gibi bir his bu. Garip ama gerçek, bir öykü, yazıldıkça yazılıyormuş. Yazıldıkça kendini belli ediyor, sırlarını döküyor, ortaya çıkıyormuş. Yani başlarken nereye gideceğimizi bilmemiz gerekmiyormuş, yolda yaşayarak öğreniyormuşuz. (Jeton?)

Hakkında en ufak bir fikrim olmayan bu öykünün ben yazdıkça ortaya çıkışını izlemek beni heyecanlandırıyor. Tıpkı bir sonraki döngünün neler getireceği hakkında en ufak fikrim olmayışı gibi! Bir endüstri mühendisliği öğrencisi olarak lisans boyunca en sık duyduğum sözcüklerden biri optimizasyonsa diğeri de work in progress‘di. Yani işi bitmemiş, hâlâ işlem görmekte olan ürünlerden oluşan envanter. Birkaç gündür (belki de alttan alttan aylardır) bu progress meselesi hakkında düşünüyorum. Türkçe’ye ilerleme olarak çevirebileceğimiz bu sözcüğün kökeni Latince ileri anlamına gelen pro ve yürümek anlamına gelen gradi sözcüklerinden geliyormuş. Yani bile bile geriye doğru adım atmadığımızı varsayarsak progress dediğimiz şey aslında sadece ‘yürümek’ten ibaret.

Yogayı kavramaya çalışan ve tamamiyle içselleştirememiş olan bizlerin en sık karşılaştığı ve kendisine sorduğu sorular, ‘yogam ilerliyor mu’, ‘onca zamandır yoga yapıyorum hayatımda hiçbir şey değişmedi’, ‘sakatlandım yogam geri gitti’, ‘yoganın ilk başlardaki sihri kayboldu, ne yapacağım?’, ‘ileri seviye yoga ne ola ki?’ ve benzerleri etrafında dolanıyor sanırım.  Bunların hepsini ben farklı zamanlarda kendime, bazılarını da hocalarıma sordum en azından. Yavaş yavaş idrak etmeye çalıştığım şeyse ileriyi mileriyi düşünmeden sadece yürümek. Tek yapmam gereken şey bu, yürümek. Bir adım, sonra bir adım, sonra bir adım daha. Nereye olduğunu bilmiyorum, hocalarımın gösterdiği doğrultuda adım atmamın artık yeterli olduğunu anlıyorum. Her ne yapıyorsam olayım, yüzümü doğru yöne döndüğüm, ve temiz bir niyetle yaklaştığım sürece, tek yapmam gereken yürümek. Yukarı veya aşağı giden çizgiler üzerinden bu yolu anlamlandırmaya çalışmak aldatmaca be sangha.

Uzun lafın kısası, kişisel ve yogasal düzlemde, ki biri nerede bitip diğeri nerede başlıyor artık ayıramıyorum, bir ‘work in progress‘ olduğumu fark etmek omuzlarımdan çok büyük bir yük aldı. İşi bitmemiş bir ürünüm. Tamamlanmadım. ‘Arada’ bir yerdeyim. Mükemmel değilim, olmak zorunda da değilim. Çabalıyorum. Yapmam gereken tek şey, yürümeye devam etmek.

Döngüyü tamamlarken bir ürün yerleştirme de ben yapmasam olmazdı. Ama iki tane görsel buldum bugün, seçim yapamadım. Artık hangisi bu yazıya kapak olur bilmem.

Yarın yeni ay, ve gün 0 sangha! Her gün saymaya değil, ama her gün yoga yapmaya ve yazmaya devam. Haydi selametle!

jw.jpg

if-we-are-facing.jpg

Reklamlar

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 25

Bu Pazar saat 12:45’te ay en karanlık halini almışken yukarıdan bizi izliyor olacak. Geçmiş ayın niyetlerini gözden geçirip belki eskileriyle devam etme, belki yeni tohumlar ekme.. Benim için ayın en heyecanlı zamanı. Bu döngüde yaptığımız gibi karanlık ayı sıfırıncı gün alarak, 24 Temmuz Pazartesi ile beraber üçüncü döngüye başlamış olacağız.

Her ne kadar saymayı seven bir sangha olsak da, bundan sonraki döngüde artık gün saymayalım dedik.. Sistemimize yerleşen rutinin içine doğru biraz daha derinleşme zamanı artık. Eğer her gün sayarak ilerlemek size iyi geliyor, disiplini korumanıza yardımcı oluyorsa, siz saymaya devam edebilirsiniz tabii ki. Üçüncü döngüde aramıza yeni katılan yazarlar olursa, onlara da en az bir turu tam sayarak başlamalarını önerebiliriz, ki 28günyoga’nın kerameti kendini göstersin.

Bugünlük bu kadar olsun. Önümüzdeki birkaç gün biraz sessiz geçebilir.. Geçmeyedebilir. Hepinize sevgiler!

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 24

Sevgili sangitom,
Oldukça uzun, koşturmalı, ıslak, neşeli ve biraz da yorucu bir günün ardından merhaba. Evet çok neşeliyim bugün. Sabah 4:45’te alarm çalınca zınk diye kalktım yataktan. Bugün etüt günü! Sıkıysa ertele alarmı. Daha telefona elimi uzatırken bir süpermen edasıyla yataktan çıkmıştım. (Hayal ettiğim uyanma sahnesi)

Minibüs caddesine yaklaşık 15 saniyelik bir uzaklıkta oturduğum için sabah erken saatteki derslere gelirken dolmuş beklediğim çok az olur. (İstanbullular, lütfen sarılar dolmuş maviler minibüs muhabbeti yapmayalım. Dolmuş dolmuştur.) Ama yaz diye mi bilmem, bir tenhalık vardı caddede, yaklaşık 15 dakika dolmuş bekledim. Gelense tıklım tıkıştı. Sabahın erken saatlerinde dolmuşlarda enteresan bir hava oluyor. Bu garip saatin yolcuları bir şekilde birbirine kenetlenmiş, sabahın bu bıçak açmayan saatlerinde bile sürekli bir selamın aleyküm aleyküm selam alışverişi. Trafiğin yoksunluğu ve şafak vaktinin sattvikliğinden mi bilmem, yolcularla şöför bile farklı bir iletişim içinde. (Evet, iletişim). Gündüz ve gece vakitlerinin sırtlan dolmuşları sabahın erken saatlerinde uysal bir kedi gibi. Üstelik servis mantalitesiyle işliyorlar ve her sabah aldıkları yolcu yerinde yoksa endişelenip bekliyorlar. Bazısı yani. Arayıp telefonla haber verenini bile gördüm ben yaklaştım diye. Enteresan bir kavim, bu dolmuşçular kavmi. Sabah 6’ya kadar bindin bindin. Ondan sonra her seferinde canını emanet ettiğin bu toplu ulaşım şekli üzerinden bir özdeğer hesapla(ş)masına kapılmamak kaçınılmaz. Kıtlık mantalitesiyle yaşadığım dönemlerden yadigar ölürüm de taksiye binmem mottom yüzünden saatte yüzle giden dolmuşlarda kesin bugün öldüğüm gün diye panik atak geçirirken senin canın iki lira yirmibeş kuruş mu be kadın! diye kendime kızdığım çok olur. Artık kendimi zengin hissetmek istediğimde bir yerden bir yere gideceğim zaman taksiye biniyorum, bu gün kendimi bu küçük sürprizle şımarttım diye de pek keyifleniyorum.

Sözünü ettiğim bu kıtlık mantalitesi bizim ailenin genetik koduna çivi yazısıyla işlenmiş gibidir, çoook eski kuşakların mirasıdır. Ben çocukken evde kısaca TT kod adla bahsettiğimiz, ‘Tasarruf Tedbirleri’ adı altında, nasıl diyeyim, aile içi bir tüzüğümüz vardı. Bu tüzük yürürlülükte olduğu zamanlarda evde kullanılmayan bütün ışıklar, bütün sular itinayla kapatılır, gereksiz harcamalardan kesinlikle kaçınılırdı. Ablam özellikle bu ışık kapatma işinde çok iyiydi. Bir keresinde hatta neden bilmiyorum benim odamın kapısı kapalı kalmış, ablam da yine bütün ışıkları söndürmüş, gecenin karanlığında odamdan içeri giriyorum diye adım attığımda kapının bombeli tokmağı gözüme çarpmıştı da günlerce gözüm mor gezmiştim. Kapı tokmağı boyundaydım o zaman. (Yazıyı okuyorsan, öpücükler sana 🙂

Demem o ki, çok iyiyizdir bu tasarruf konusunda. Tasarruf koşulları ortadan kalksa da tedbir bakidir. 800 sene yaşayacakmış gibi plan yapar ve 800 sene idare edecek erzak ve paranın güvenlikte olduğundan emin olmadan rahat uyku uyumayız. Ne zaman 800 senenin refahı cepte, o zaman taksiye binilebilir. Ama hayat bu belli olmaz, yarın beş parasız sefil de kalabilirsin, onu taksilere binerken düşünecektin.

Tasarrufperverliğin bir yan ürünü olarak kıyamet senaryosu hesaplamakta da oldukça iyiyizdir. Bu hesaplamaları tutturamadığımız her sefer için sırtımızda bir kırbaç şaklatırız. Ekseriyetle tutturamayız. Çünkü aslında hiçbir zaman durum o kadar da korkunç olmaz; ama kendimizi hazırladığımız o korkunç son gerçekleşmediğinde doğru dürüst sevinemeyecek kadar yıpranmışızdır. Onun yerine bir gözü kısıp uzaktan uzaktan durumu keser ve bu sefer de iyi yırttık, gelecek sefere kesin işler kesat diyip önlemleri iki katına çıkarırız. (Double the guaaaards!) (Anne, Bobo, yazıyı okuyorsanız size de öpücükler 🙂

Bu kıyametşinaslığımızdan olsa gerek, bana mesela yeni bir fikirden söz et, onun nasıl yapılabileceğine dair beş tane fikir sayamam ama neden yapılamayacağına dair seksen tane sebep sıralarım. Tam bir Buzz Killington’ımdır yeri geldiğinde. Genelde kendi şahsi işlerimi de katiyen olmazmertebesinden ittir kaktır du bakalım olabilir‘e, oradan olacak galiba‘ya, sonunda da şenliksiz bir aa oldu‘ya terfi ettirerek yaşarım. (Not Impressed mimini bildiniz mi?)

Neyse yaa!

Etüt dersi. Sınıf gelmeden kendi yogamı yaptım. Oldukça kalabalıktık bugün. Sanghacığımı çok özlemişim. Dersi bitirdikten sonra oturduğumuz yerde sohbet ediyorduk ki İstanbul Gotham City’e bağladı. Yağmurdan karşı evin damı görünmüyordu. Baktık duracak gibi değil, koştur koştur Manolya Pastanesi’ne attık kendimizi kahvaltıya. Kahvaltıda Özgür bize katıldı. Otururken kuruduk, sonra koştur koştur geri Envai’ye gittik. Envai’yi de su basmış. Sonra Fatma geldi! Mekanla beraber biz de kuruduk, saatlerce oturup çene çaldık, sangha’nın ne mükemmel bir şey olduğundan bahsettik. Sonra geri stüdyoya döndüm. 10’da gelmesi gereken elektrikçi saat 1’de geldiği için özel dersime geç kalma telaşı bastı. Sağolsun biz ustaları içeri aldıktan sonra Aziz başlarında durdu da ben de dersime yetişebildim. Sağol Cleveland!

FullSizeRender.jpg

Foto Credit: Aslı Su

Özel derse gittiğim öğrencim geçen sene Mayıs ayında birtakım tesadüfler sonucu hayatıma girmişti. O zaman 16 haftalık hamileydi. Şimdi ufaklık 8 aylık oldu! Saçları da uzamış, Elvis Presley gibi olmuş. O gülücükler saçarak mamasını yerken ben de hayranlıkla bu minik insan yavrusunu seyrettim. Oradan çıktığımda, istisnasız her seferinde olduğum gibi dinlenmiş ve mutlu hissettim. Baktım saat 5’te İdo yok, 5.30’daki karaköy-bostancı’ya yollandım. Bir popülermiş bu hat! Umarım kaldırmazlar. Blog yazılarını okumak için ideal bir zaman oluyor.

3 saattir toparlayamadığım bu yazıma artık bir son vereyim. Motor’da aklıma düştü, bugünün fon müziği olarak buraya da düşsün madem.

Selam olsun Sangha’ma!

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 23

Merhaba sangha! Bir türlü patlamadı hava. Ama sevdim bu serin, gri, kasvetli günü ben.

Sabah evden çıkmamı gerektirecek bir işim olduğunda daha rahat geçiyorum yogamın başına. Bir değil iki değil. Bugün de öyle oldu. Saat 10’da klimacılarla bizim stüdyoda buluşacaktım. Uykumun arasında, gece yatarken kararsız kaldığım 8:45 İdo’suyla 9:15 İdo’su arasında bir pazarlık yaptım ve son İdo’ya yetişmekle hem Beşiktaş’taki sandviççime uğrayabileceğime, hem bankadan para çekebileceğime, hem de randevuya vaktimde yetişebileceğime kanaat getirip uykumu uzattım. 7’de uyandım, 7 buçuğa kadar oyalandım. Bizim sabah bülbülleri 5:20’den itibaren ötmeye başlamışlardı. Ötmek dediğim, herkes uyanınca kendine göre bir emoji koyuyor gruba. Sincap, civciv, yengeç, tırtıl, filan. Bu kadar. Ben bet bir ruh hali içinde uyandığım sabahlar taş suratlı adam emojisini koyuyorum 🗿. Çok seviyorum bu grubu.

Yarın seviye birlerle uzun zamandır beklediğimiz etüt dersimiz var. O nedenle Balakrama günü oldu bugün. Ve baştan sona tam teşekkül bir prelüd yapışımın ilk günü! Yehuu! Uzun zamandır apartmanın merdivenlerinden inerken bacaklarımı hissetmiyormuşum, bugün hissettim.

Bugünlük bu kadar olsun sangha. Öyküyü ihmal ettim birkaç gündür, bir gönlünü alayım.

IMG_7923

Deniz manzaram yok demem.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 20-22

Hoca yazmış, son dördün blues diye. Hem de ne blues, sangha. İçim kıyıldı bluğluktan.

Yazmayayım, modumuzu düşürmeyeyim diyorum. Sanki blogun modu benim yazdıklarıma bağlı. Örnek ol diyorum haydi kuyruğu dik tut, bırakma. O da olmuyor. Hayatıma yoga girmeden önce ölümüne depresif olabildiğim zamanlarımı özlüyorum. O zaman depresif olmaya hakkım vardı. Yogadan sonra o hakkımı elimden almışlar gibi hissediyorum.

Ayın 5’inde İstanbul’a döndüğümden beri, doğum günüme tırmanan aralıkta içime çöreklenmeye başlayan bu illet, Gökay ayın 9’unda doğum günüm vesilesiyle bir günlüğüne geldiği zaman hafiften aralansa da oradaydı. Üstünden bir koca hafta geçti. Gökay Cuma akşamı tekrar Lüleburgaz’dan döndü, bir gün kaldı, bu sabah Gürcistan turu için tekrar yola düştü. Geldiğine sevinmek yerine nasılsa yine gidecek diye ipleri benim sevmediğim bir karanlık suretime bıraktım, bütün gün didiştik. Derslere gitmek için sokağa çıktığım zaman bir değişiklik oluyor evet. Dersler de benim gibi durgun geçiyor, ya da ben öyle zannediyorum. İlhamsızım bu aralar. Hayatın minik mucizevi ağlarını göremiyorum. Gözlerim bağlı.

Bu ağır ve katran gibi yapış yapış ruh halimde 15 Temmuz’un hatırı sayılır bir payı var sangha. Son bir haftadır sokağa çıktığım nadir zamanlarda etrafta gördüğüm 15 Temmuz afişleri, her yeni birini görüşümde tekrar yok artık! diyeceğim kadar korkunç, üzücü, aşağılayıcı.. Zavalı fotoşoplar, askere el kol yapan adamlar, terörist maskeli askerler – iyi asker mi kötü asker mi olduğunu bilemediğimiz. Kırmızı bir Desoto kamyonu kullanan siyah çarşaflı bir kadın.. Tankların üzerine sürüyor heralde. Tüm bunların altında bu milletin cumhurbaşkanının amblemi. Yazmış altına, Cumhurbaşkanı’nın Himayelerinde diye. Ne güzel yazmış. Sanki oyun afişi. Ne oluyoruz her bir halt cumhurbaşkanının yüksek himayelerinde. Evet, aslında her şey öyle de, bari yazmasaydınız bu kadar acıklı, ucuz, aşağılık posterlerin üstüne. Sonra neymiş efendim Türk Telekom 15 Temmuz konulu bir resim yarışması yapmış. Kazanan, yüzü düşük, ağlamaklı bir bordo bereli, altında uyduruk pastel boyalı resme rağmen görülebilen ‘sakallı’ gençlik.. işte yüce millet! Ve bütün gün ‘taraf’ mı değil mi anlayamadığım bir sürü kurum, kuruluş ve belediyeden 15 Temmuz’da yok tüm gün iletişim bedava, yok bu hain günü kınıyor, şehitlerimizi rahmetle anıyoruz diyen mesajlar.. Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısında bayraklar, kutlamalar. Tutunamıyorum sangha. Haberleri izlemesem de, feysbuka bakmasam da, gazete okumasam da, sızıyor işte her bir yerimden içeri. Dün gece galiba sahil tarafında ‘kutlamalar’ vardı, uzaktan sloganları, bağırış çağırışları duydum. Sonra dakikalarca, kamyon, tır, otobüs gibi büyük araçlara ait olduğunu düşündüğüm korna geçidi başladı, deli danalar gibi. Bu insanlar neyi kutluyor? Her zaman umut vardır, ve yapılacak hâlâ çok şeyimiz var diyor Defne Hoca. Evet var.. da.. artık bahsettiği ‘tepkici’ gençlikten eser yok sanki. Psikolojik bir limit aşıldı, insanların iradeleri kırıldı. Geziden beri kimse doğru dürüst organize olup da bir şeye tepkisini belirtmek için sokağa çıkmadı. Türk milletinin bu sporadik patlamaları meşhurdur. Bir sene çıkıp basketbolda avrupa şampiyonu olup sonraki beş sene takımın esamesinin okunmaması mesela aynı sporadik patlamanın ürünüdür. Belki bir şu adalet yürüyüşü vardı son zamanların enteresan olayı, onun da bir şeyleri değiştireceğinden zerre kadar ümidim yoktu. Artık hiçbir şeye heyecanlanmıyorum sangha. Kali Yuga diyorum, işime bakmaya çalışıyorum. Cem Şen’in ‘bu memlekette insanlar işlerini iyi yapmadıkları zaman asıl ümit kalmamıştır’ gibi bir sözünü hatırlıyorum. Yani siz her ne yapıyorsanız en iyisini yapın diyordu. Adam haklı. Sokağa çıkıp da en ufak işini bile rast getiremediğin zaman, baktığın her yerde, gittiğin herkeste bir başıboşluk gördüğün zaman asıl o zaman bütün kalbin çöküyor, ümidin kalmıyor. Simitçiye gidiyorsun tersleniyor, bir devlet görevlisine işin düştü diyelim, sen derdini anlatmaya çalışıyorsun adam yüzüne bile bakmıyor. Gaza gelip sahile slackline kurmaya gitmişsin diyelim, yasah diye bir ‘özel güvenlik’ bitiyor yanında anında. Sabaha kadar ateş yakıp mangal yellesem yasah değil ama. Otobüse biniyorsun, acele etsene bayan! diye bağıran, gömleği göbeğine kadar açık, tespihli, başka yerde seni görse anında seni düzmeyi düşünecek bir adamın yanında akbil basıyorsun. Nerede ümit?

Uğur Mumcu öldürüldüğünde ben ilkokul 2’ye gidiyormuşum, şimdi hesapladım. O zamanlar Çankaya’da, eski Anayasa Mahkemesi’nin yanından giren Sedat Simavi sokakta otururduk. Evimiz muhafız alayının bahçesine bakardı. Hafızamı yokluyorum ama 93 yılında beni okula götürüp getiren servis Gaziosmanpaşa’ya uğruyor muydu hatırlayamıyorum. Biz oradan taşındıktan sonra da bindiğim servisler hep Gaziosmanpaşa’dan geçmeye devam etti çünkü. Hatta oradan geçmekle kalmaz, Uğur Mumcu’nun sokağına da uğrardı, birini alırdık oradan. Arabasının havaya uçtuğu noktaya, grili, pembeli betondan bir anıt yapıldı sonra. O yaşta ne bu adamın kim olduğunu biliyordum gazeteci oluşu dışında, ne de niye öldüğünü. Ama ‘faili meçhul’ olduğunu biliyordum. Ölmemesi gereken biri olduğunu da.

Siyasi olayların merkezi olan Ankara’da büyümüş olmama rağmen, evde siyasete dair çok bir şey konuşulduğunu hatırlamıyorum. Annemle babamın her ikisi de üniversite zamanlarında bütün o olaylı günlere denk geldikleri için, ölümüne korkarlardı aktivizmden. Ben de bu nedenle alabildiğine apolitik büyüdüm diyebilirim. O dönemlere dair, ülkenin bir kabusa yuvarlanmışçasına ‘gencecik çocukların birbirini vurduğu’ndan başka bir şey bilmezdim. Merak da etmemişim demek ki. Bir fikir ve ideolojinin peşinde insanın kendini oradan oraya sürükleyip heba etmesini hiç anlayamamıştım. 22 yaşında, 25 yaşında çocuklar.. Yıllar sonra merak edip de Deniz Gezmiş’i araştırdığımda 25 yaşında ölmüş olmasına inanamamıştım. Koca devlet 25 yaşındaki bir çocuğu neden assındı? Ve resimlerinde ne kadar da büyük görünüyordu. O dönemki çocuklar belki de erkenden büyüyordu. Annem zaten 25 yaşında anne olmuştu. Bırak 25 yaşını, annemin 17-18 yaşındaki fotoğrafları bile o zamandan kocaman bir kadın gibiymiş. Ben 17-18’imde ayağımda kırmızı konversler kolumda deri bileklikler belime kadar dökülen saçlarımla metal konserlerinde gezerken annem kulağında inci küpeleri fönlü saçları ve kalem eteğiyle o zamanın olgun modasının gayet güzel bir ikonasıymış. Evet, belki de o zamanki çocuklar gerçekten erkenden büyüyormuş.

Ne anlatacaktım, nerelere geldim..

Kısaca bir yogamı da toparlayayım mı sangha. Ya da toparlamayayım, dağınık kalsın. 20. gün Nefes Alan Her Canlı Yoga Yapabilir: Episode Bandha idi. Sağ kalçam bana korkulu saatler yaşatıp ertesi sabah hiçbir şey olmamışçasına uyandığı için paranoyaklaştım iyice. Ne olur ne olmaz bir kuytuda sinsi sinsi beni bekliyordur diye o gün yogamı yerde yaptım. Isınmaları oturduğum yerden yaptım, bolca bandha ve türevleri çalıştım. Dinamik udiyana, lauliki. Lauliki’de bir tarafa biraz daha iyi ama soldan sağa çevirirken zorlanıyorum, sol elle yazı yazmak gibi garip bir şeye dönüşüyor. 21. gün Gökay içerde uyurken kısa bir ayakta seri yaptım. Bu hafta diğer D Hocanın kursu var. Bacağım bir numara çekecek mi diye pıstım bekliyorum. Bugün sabah yoga yapmadım kalkınca. 7 gibi uyanıp sabah bülbüllerime gecikmiş bir selam verdikten sonra mutfak penceresine yollandım. Binaların arasından görünen denize baktım. Hava çağırdı, beni ele geçiren sabah bıkkınlığını üzerimden atmak için lenslerimi bile takmadan evden çıkıp sahile indim. Bu sabah bıkkınlığı gerçekten bir hastalık olmalı bence. Morning sickness. Severim de aslında sabahları. Bazen diyorum acaba yogadan evvel her sabah kendimi önce bir evden dışarı atıp biraz yürüsem mi? Tamam makbulü uyku ile yoga arasına başka hiçbir vritti sokmamak belki ama şu sıralar özellikle sabahları bir an evvel motoru çalıştırmazsam bir bataklığa saplanıyor sanki vrittiler, sabah ilk iş yoga da yapsam balçık içinde oluyor zihnim. Bu günkü gibi sabah erkenden dışarı çıktığım her sefer, sabahın bu saatlerini her gün kaçırdığım için çıldırmış olmam gerektiğini düşünüyorum. Manyak mısın kızım sen? Bisikletini alan gelmiş, yürüyüş yapanlar, ürkekçe koşanlar.. Ben de oturdum bir banka. Zaten yeşil alan çalışması diye Bostancı’dan Küçükyalı’ya uzanan sahil şeridini tarumar ettiler doymakbilmezler. Bir bırak yeşil alanı kendine ya, bir bırak! Neyse. Oturduğum yerde manzara böyleydi. Ben de Kaş’taymışım da bu fotoğrafı ordan çekiyormuşum gibi bir havaya girdim.

IMG_2847

Sevgili sangha, bir sonraki 28günyoga turu için aranızdan bir veya birkaç tavşan atlet’e ihtiyacım var. Her gün yazamasa da tüm yazılanları, hatta yorumları okuyan, takip eden, belki yazılar arasında minik bağlantılar ören, liderlik bayrağını benden devralacak birilerine. Ben de böylelikle bu döngünün başında hayal ettiğim tam kapasite sosyal medya inzivama çekilebilir, öyküme biraz hız verebilir, biraz geride kalmanın tadını çıkarabilirim. Veya beni ayakta tutan şeylerden biri bu blogun sorumluluğuymuş mesela, o da elden gidince temelli koyuveriyormuşum kendimi. Olmaz heralde.

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 19

Yogam bittiğinde çok şahane şeyler yazacaktım. Güneşle olmasa da nasıl erkenden uyandığımı, sabah sabah tüm prelüdü yapma şimdi hazır tam iyileşmedin, öğleden sonra açık vücutla yaparsın çiçek gibi olur diyen zihnimle çoktan el sıkışmış, yalnızca ısınmaları yapmak üzere gittiğim yoga odasından bir tam prelüdü yaparak çıkmış olmanın şaşkınlığını, uzun zamandır girmediğim asanalarla buluşmuş olmanın getirdiği mutluluğu, yogamın sonunda yerde sereserpe yatarken aklıma üşüşenleri, zihnin kendi yaptığı içten pazarlığa bile sadık kalamayacak kadar maymun bir şey olduğunu anlatacaktım sizlere sangha. Sonra bağdaşa geldim, inançsızlığımı düşündüm. İnançsızlığımı hissettim. Hiçbir şeye inanamayışımı, bu inançsızlığın kalbimi içten içe çürütüşünü. Benden daha büyük, evren kadar büyük, daha güçlü bir şeyin beni kollayıp gözettiğini, bana göz kulak olduğunu, yolumu çizdiğini, elimi tutup beni oradan yürüttüğünü, benim için en hayırlısı neyse onu bana verdiğini hissettiğim, ama tüm hücrelerime kadar hissettiğim bir gün gelir mi acaba? İnanmak böyle bir şey mi? Kalbinde Tanrı’yla gezmek nasıl bir şey? Ben de inanmak istiyorum. Bu düşüncelerle bağdaştan ayağa kalktım, selam verdim. Yürüyemedim. Sol kalçamdaki rahatsızlık sağ kalçama transfer olmuş. Aniden, öylesine, şak diye geldi. Günlerdir bunun olmasından korkuyor, çağırmayayım diye buraya yazmıyordum ama yolda yürürken, sağ tarafımın içinden de bir şeylerin çekiştirdiğini hisseder gibi oluyordum. Geleceği varmış, buyursun gelsin. Ne diyeyim.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 17&18

eowyn

Sabah uykusuyla savaşırken ben. Temsili. © Ted Nasmith, Eowyn and the Nazgul

Bu resmi gölgelerimle verdiğim bütün savaşları temsilen kullanabilirim, o kadar seviyorum. Bunun bir de Fingolfin’li olan versyonu var, o da favorim. Belki onu da koyarım yazılardan birine bir gün. (Tolkien nördleri buraya).

Sabah kalkıyorum kalkmasına ama ne çetin bir mücadele sonucunda. Anlatmayayım ki büyümesin, beslenmesin. Dünden önceki akşam odanın penceresini kapatarak uyudum. Bir göreyim dedim bu cereyandan mı ben böyle yamuluyorum sabahları. Yüzüm gözüm başım herkes ayrı telden çalıyor, akordumu bulana kadar akla karayı seçiyorum. O günün sabahına dipçik gibi uyandım! Tamam dedim budur. Dün gece de aynı şekilde yattım. Ne var ki sabah yine aynı eski ben, aksi mi aksi, tutuk mu tutuk, kafatasımdan içeri biri sanki bir şey sokmaya çalışıyor, öyle bir zonklama. Yine artık rüzgar mı döndü, hava basıncı mı değişti, ne halt olduysa, bir türlü şöyle pikeyi üstümden attığım gibi yataktan fırladığım bir sabah yaşayamadım gitti ya!

Çaktırmadan biraz bunalımdayım sanırım sangha. Öyle detaylıca anlatmayayım, zaten ben de pek anlamıyorum ne olup bittiğini. Hiçbir şey yapmak istemiyorum, onu biliyorum. Kimseyi görmek istemiyorum, sevdiğim insanlar dahil. Hiçbir sosyal aktivite cazip gelmiyor. Derslerimi vermek için çıkıyorum, bir havam değişiyor, ama o kadar. Sonra hemen eve dönüyorum. Yemek yemek istemiyorum. Hatta o kadar iştahım kesiliyor ki hafıza kaybı yaşamış gibi ben ne yiyordum ya eskiden? diye düşünürken buluyorum kendimi. Benzer bir açlığı kulaklarım da çekiyor. Şöyle bir müzik açayım da keyfim yerine gelsin diyorum, arada bir dinlediğim yerel şarkılar sebebiyle Spotify sağolsun haftalık playlistimi arabeske çevirdiği için ondan da faydalanamıyorum, kendi müzik zevkimi unutuyorum. Ne dinliyordum ya ben eskiden? diyorum. Bugün allahtan nereden aklıma geldiyse Garbage’dan bir şarkı açtım da, oradan The Cardigans, Cranberries, Alanis Morissette, Jewel diye diye tüm ortaokul ve lise hayatım boyunca okul servisinde dinlediğim şarkılar önüme düştü, tam bir ninety nine point nine, capital radio, Türkiye’nin en sıcak müziği geçidi oldu. (Ankaralılar buraya).

Yogam da ben gibi dalgalı, parçalı bulutlu. Ama sektirmeden devam. Bugün ilk defa eski dairesel serimizi bir denedim. Derin çökmelerde hâlâ kalçamın içinde bir şeyler sıkışıyor, ama arda bhujangalar daha iyi. Gün içinde arasıra sızlıyor, tamam canım, tamam tatlım diye sevgi frekansında bir şeyler yollamaya çalışıyorum oraya doğru. Tamam sen ağla sızla, bak biz buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz.

Bu akşamlık bu kadar. Sağlıcakla kal sangha.