Bir Yoga Günlüğü II: Gün 12

#28günyoga’nın onikinci gününde bu yazıya başlarken nerelere gideceğine dair hiçbir fikrim olmamasını, yine de hep yazacak bir şeylerin çıkmasını çok seviyorum.

Bu sefer sabah ve akşam dersi arasındaki dinlenme vaktindeyim. Yine lodostan mıdır nedir, gözlerimi zar zor açık tutabildiğim için az önce yazdığım iki cümleden sonra gittim biraz uzandım. İyi geldi.

Sabahki ders yine ince ayarlarla geçti. Bu sefer odak noktamız dairesel seriydi. Okurken gözünde hiçbir şey canlanmayanlar için biraz bilgi vereyim. Şu an üzerinde çalıştığımız iki ana seri var. Her bir seri belirli bir şekil veya asana kombinasyonları içeriyor. Gündüz yapılması icap eden, veya her güne tek bir pratik sığdırabiliyorsak eğer güneş günlerinde yaptığımız seri, lineer veya çizgisel seri. Akşamları, veya haftanın ay günlerinde ise dairesel seriyi yapıyoruz. Çizgisel serinin amacı -ki bunu bizim seri ile kısıtlamayalım- gece boyunca sinir sisteminde biriken enerjiyi sabah tekrar kana sokmayı amaçlıyor. Günün ritmiyle uyumlu olarak canlanalım, merkezî ateşi, hara’yı harlayalım diye. Akşam üzeri yapılan dairesel serinin amacı ise tüm günün sonunda kanda birikmiş olan enerjiyi tekrar sinir sistemine geri almak, ve böylelikle bir nevi de olsa bünyeyi geceye hazırlamak, zihnin ve sinir sisteminin yatışmasına yardımcı olmak.

Serilerden ve ekollerden bağımsız olarak akılda tutulması gereken önemli bir şey var, o da ters duruşların akşam yapılmaması gerektiği. (ŞOK.) Ters duruşların amacı, hatta varlık sebebi diyelim, kalp ritminin ve nefesin yavaşlaması. Bu açıdan asana ve pranayama çalışmaları arasında bir köprü görevini görüyor ters duruşlar. Nedense bu ‘ters duruşlar’ günümüz yogasında neredeyse tılsımlı bir yere sahip. Ellerin, başın üzerinde durmuyorsam yoga yapmıyorum gibi bir imaj yayılmış durumda. Veya bir öğrencinin seviyesi ters duruşta ne kadar uzun durduğuyla ölçülüyormuş gibi. Bedeni tepetaklak ettiğimizde hormonlara, iç organlara, omurlara, bedenin henüz yük taşımaya alışmamış kas, kemik ve eklemlerine ne olacağına dair en ufak fikrimiz olmamasına rağmen bu pozlara olan açlığımız son derece düşündürücü. Gözle göremediğimiz hasarlar için hatırı sayılır bir risk alıyoruz. Halbuki vücudun belirli bir şekle girebilmesi, o şekle girdiğinde faydasını görecek anlamına gelmiyor. Eğer başımın üstüne kalktığımda kalbim 160 atıyor, kulaklarımdan ateş fışkırıyorsa, ters duruş bana ters demektir. Henüz zamanım gelmemiş demektir. Onsuz daha iyiyim demektir.

Akşam dersine bir saat kala tekrar biraz dinlenmeye çekileyim. Haydi devam sangha!

 

 

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 11

Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bedenim hadi uyuyalım diye inceden eteğimi çekiştiriyor, ama bu günün yazısını yazmadan rahat edebilir miyim? Zor.

Yoğun kursumuzun ikinci günü. Bugün ve yarın, çifte kavrulmuş olarak günde iki ders yapıyoruz. Aklımıza ne geldiyse soruyor, hocamızdan ince ince bir çok şeklin detaylarını öğreniyoruz. En çok da şeklin ‘şeklini’ değil, belirli bir şekle ‘yol açan’ hareket prensiplerini öğreniyoruz.

Hepimiz biliyoruz ki (biliyor muyuz?) yogada vücudun aldığı form, varmaya çalıştığımız nihai bir amaç değil. Belirli bir estetik kaygısı gütmüyor veya bir performans peşinde koşmuyoruz. Bedeni ruhsuz bir şekilde bir pozun içine güçbela sokup orada bir şey değişecek diye beklemek beyhude. Tam aksine, bedende doğru hareket kanallarını devreye soktuğumuz zaman şeklin bir sonuç, adeta bir yan ürün gibi ortaya çıkışını izliyoruz. Hareket, şekle yol açıyor. İşte ancak o zaman can kusursuz bir şekilde akıyor. Kısacası yoga, vücudumuzu bir pozdan diğerine sokmak amacıyla hareket ettiğimiz bir çalışma değil. Kullandığımız, devreye soktuğumuz hareket prensipleri neticesinde belirli bir şekle varıyoruz. Bu ikisinin arasında Mekke’yle Mars kadar fark var. (Bu da Zhander Hoca’nın renkli dilinden bir alıntı).

28günyoga’da 11. günü kapatırken bu yazıyı okuyan sevgili Seviye 1 shadowîlere bir çağrım olacak. Temmuz’daki kursa muhakkak gelin! Çok ama çok faydasını göreceksiniz, kesin bilgi 🙂

A spiral snowflake

NGC 6814 Galaksisi. Foto: NASA

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 8

Dün gece epey huzursuz uyudum. Daha doğrusu pek uyuyamadım. Masajdan ötürü her yanım ağrıyordu. Sıtkı’nın kulakları çınlamıştır. Belki dokularda sıkışıp kalan toksinler serbest kalıp dışarı vurmuştu, bilmiyorum. Sabaha daha iyiceneydim ama erken kalkıp pratik yapacak halim pek yoktu. Masajın üstünden de bir 24 saat geçsin istedim açıkçası. O yüzden sabah kahvaltıdan sonra evden çıkıp Emirgan’daki özel dersime yollandım, pratiği akşam üzerine bıraktım.

Nasıl da özlemişim akşamüstü pratiklerini. Bu güneş gününde lineer seri tam yerine oturdu, güzelce harladı beni. Yogamın üzerine tekrar hazırlanıp evden çıktım, bu sefer kendi sınıfımın dersine doğru. Mart’ta Yeşim’in stüdyosu Agni Yoga’da başladığımız Hatha Yoga Kursu üçüncü ayına girdi bile. Mart’tan bu yana sınıf git gide küçüldü ama sabırlı sebatlı bir avuç öğrenci hiç sektirmeden devam ettiler. Haftaya onlarla son dersimiz, sonra yaz tatiline giriyoruz. Bugün bile sınıf o kadar sıcaktı ki, yazın kör sıcağında kim bilir nasıl olur!

Kendime ait bir sınıf açma fikri çok uzun zamandır, hatta neredeyse tüm geçen sene boyunca, zihnimin bir yerlerinde dolaştı durdu. Doğruluğunu bildiğim bilgileri, kendi doğrularımdan şaşmadan aktarabileceğim, bunu yaparken de tamamen özgür olabileceğim bir format hayal etmiştim. Pek çok arkadaşım ve hocalarım beni bu konuda cesaretlendirdiler. Hep aynı sorulara takılı kalmıştı zihnim, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu içten içe bilse bile. Ama nasıl? Nasıl olur? Nerede olur? Kimler gelir? Hayatta olmaz! Aklımda bir yer vardı, orası kapandı. Derken Yeşim mekânını duyurdu. Fotoğraflarına baktım, tamam burası dedim! Onca karın ağrısından sonra (gerçekten) kendimde duyuruyu yapacak cesareti sonunda buldum. Sonra bir baktım, sınıf dolmuş bile! Gelenlerin çoğunu tanımıyordum. Kimisi başkasının paylaşımlarından görmüş, kimisi evine yakın diye gelmiş, kimisi beni tanıdığı için gelmiş, kimisi blogdaki bir yazımı okumuş gelmiş, herkes kendince nedenini alıp gelmiş. Ama yoga yolu bir sebat işi olduğu kadar hoca ile öğrenci arasında kurulan karşılıklı bir simya işi de aynı zamanda. Tuttu mu tutuyor. Ekim’de yine bu formattan devam, bir sınıf da Avrupa yakasında olur belki!

Bu gecelik bu kadar. Kitap okumak vaktidir. Bu Cuma ayın 9’u dolunay, aman ha atlayamasınız dostlar. Biz 28günyoga’ya tam yeniayla beraber başlamadığımız için 14. güne denk gelmeyecek dolunay iznimiz. Şimdiden aklınızın bir yerinde dursun.

follow

Foto: Hiroki Inoue

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 7

Merhaba ey ahali.

Dün gece son zamanlarda alışık olmadığım kadar erken yatınca uzun bir süre uyuyamadım. Saat sabah 5’e yaklaşırken, ruhum mu bedenim mi artık bilmiyorum, ben’i oluşturan parçalardan biri uyandı; diğer yanım uyanmaya devam ederken saat çaldı mı? saat çaldı mı? diye heyecan yaptı Beyaz Tavşan. Vereceğim dersin heyecanı da var mı üzerimde? Var. O yüzden saat çalınca çoktan uyanmış olan parçam da rahatladı, kalan kısımlarımı kolundan çekiştirerek yataktan çıkardı.

Amacım, tıpkı Defne Hoca’ya asistanlık yaptığım tüm aylar boyunca olduğu gibi stüdyoya erken varıp kendi pratiğimi yapmaktı. Dersten önce yapacağım bu pratik hem kendimle, hem dersi yapacağım mekânla, hem de o mekâna gelecek öğrencilerle ince bir ayar tutturabilmem için elzem. Defne Hoca’dan bunu kaç kez duydum, hatırlamıyorum bile. Stüdyoya erken varmasına vardım ama salonu süpür, ortalığı derle toparla derken tam yogaya geçiyordum ki öğrencilerden biri erken geldi. Alt kapıyı otomatiğe almayı unutmuşum! Tıpış tıpış indim, kapıyı otomatiğe alıp tekrar yukarı çıktım. Kaldı mı bana 15-20 dakika? Olsun. Geçtim bir duvarın karşısına, kısa sürmesine rağmen bana yoğun gelen bir pratik yapıverdim. Sonra derse başladık. Başlangıç duruşumuz olan Samapada’da dururken, aklıma yine hocamın sesi üşüştü. Başlarda benim için samapada hep bitse de gitsek yeri olmuştu, bitse de hadi asıl pratiğe başlasak. Sonra bir gün hocanın dudaklarından şunlar çıktı: “Burada dururken şu an dünyanın neresinde olursa olsunlar bizlerle beraber yoga yapan bütün sanghaya, ve bu bilginin bize kadar ulaşmasına vesile olan bütün hocalarımıza bağlanıyoruz!” O günden sonra samapada benim için ısınmalar öncesinde ayakta dikildiğim bir yerden, kutsal bir duaya dönüştü. Ben de öğrencilerin karşısında yerimi almışken, hiç beklemediğim bir anda bunlar dökülüverdi dudaklarımdan. (Sonra baktım, Tansel de aynı şeyi yazmış bugünkü yazısında!) Herkesin birbirine zor zamanında omuz verdiği, destek olup cesaretlendirdiği, herkesi kendilerinin en iyi versyonları olmaya teşvik eden, herkesin kendi yolunu kendi zamanında yürümesine sevgi ve saygıyla tanıklık eden bir sangha, bir yoga öğrecisinin guru‘sundan sonra gelen ikinci baş tacıdır. Kaç kez yazsam, ne kadar çok tekrarlasam yetmez. Arkadan esen bir rüzgar olabildiği gibi, kimi zaman önden esen bir rüzgar da olabilir sangha. Canım sangha.

Tüm bunların sonrasında, bolca detay ve soru üzerinden geçtiğimiz, güzel bir ders olup bitmişti bile. Herkesi çok özlemişim! Dünyanın en güzel mesleklerinden birini yaptığımı tekrar tüm hücrelerimde hissettim, minnetle doldum.

Aslında bugün pek sosyal mecralarda takılmamam gerekiyordu. Sabahki dersten sonra Sıtkı’yla neredeyse 3 (yazıyla ÜÇ) saat süren bir masaj seansımız oldu. Neler neler, neler neler.. Eve kendimi zor attım, üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Arasıra Sıtkı’nın geçtiği tetik noktalar tıpkı o oraya bastırıyormuş gibi sızlıyor. Böyle olabilir demişti. Ayrıca git dinlen, bol bol su iç, bugün ve yarın mümkünse yoga yapma, ve biraz içe dön de demişti. Bu yazıyı da içe dönüklüğümden sayıp megabitler diyarına göndereceğim birazdan bir hamleyle.

Sevgili Gülçin’imin tarifiyle zerdeçal ve karabiberli kinoam pişti. Yanına da mercimek yaptım. Hayırdır inşallah, masajlar mercimekler filan, bugün kendime çok iyi baktım. Siz de kendinize iyi bakın.

Aaa bir dakika! Bunun söylemeden nereye gidiyorum? Biz bütün 28günyoga’cılar Defne Hocamızın açtığı bir blog altında buluştuk. Ay Fatma’nın yazısını facebook’tan bakayım, ay Burçe’ninkini şurada bulayım, Ayça’nınkini başka yerden arayayım, ay yazı kaçırdım mı ettim miydi derken: işte hepimiz buradayız, sizi de bekleriz. https://28gunyoga.wordpress.com/

sangha.jpg

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 6

Bu sabah tek uyandım. Yarım saati yatakta Facebook ve blogda şıkırdayarak geçirdim. O sırada Gökay aradı, varmışlar Niğde’ye. Adam koskoca dağa gitmiş, sen de bir zahmet on adım at da yoga odasına var dedim kendime. Ama hoş bir tonda söyledim bunu, yanlış anlaşılmasın.

Yataktan kalkınca ilk işim gözlüğümü aramak oldu. Profesyonel bir miyop olduğumu söylemiş miydim? Orta birinci sınıftan beri böyle olduğum için beynimin kategori işlemleyen kısmının miyop olmayan insanlara oranla daha efektif çalıştığını düşünüyorum. İleri derecede bir miyop olsam da baktığım şeyin neye benzediğini genellikle doğru bir şekilde çıkarımlayabiliyorum. Bu yetenek tabii evde, her şeyin yerini bildiğim yuvamda çalışıyor. Sokakta avcılara yem olurum. Lisede William Golding’in Lord of the Flies’ını okuttuklarından beridir de ıssız bir adaya düşersem bu gözlerle ne yaparım diye sık sık düşünürüm.

Gözlüğü bulunca evde asayiş berkemal mi diye bir tur attım. Sinek popülasyonunun çok artmamış olduğunu görmek sevindiriciydi. Yoga odasının kapısındaki barfiksten kendimi sallandırırken kulağıma minicik, neredeyse olmayan bir ses ilişti. Ve ben bu sesin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Dün Gökay yoga odasının balkonunda hazırlıklarını sürdürürken odanın içine arı familyasından bir üyenin girdiğini görmüştüm. Hayvanı öldüremem, o yüzden kalsın dedim şimdi bunun üzerinden olay çıkartmayayım. Dün ortalığı süpürürken görememiştim. Ama sabah ya hâlâ oradaysa diye bir korkum var. Ben de böyleyim işte. Vızıldayarak uçan tüm mahlukâtın kanat sesine inceden ayarlı antenlerle donatmış yaradan beni. Perdenin üzerinde vızıldayan bir sesi ise fark etmemem imkansız. Bir başka kanatlı yaratıkla imtihanımı eski okur ve tanışık hatırlayacaktır. Gelgelelim (Anıl’ın bize Şirince kampında kazandırdığı bu güzel bağlaç gerçekten de vazgeçilmezlerim arasına girdi), türlü akrobasiler sonucunda camdan dışarı özgürlüğüne kavuşturmayı becerdim minik yaratığı. Belki de gözlerim iyi görmüyor diye kulaklarım bu kadar iyi duyuyordur! Ha ha. Yine de çok iyi görememenin güzel bir yanı da var, buradan tüm miyop yogilere sesleniyorum. Gözlüksüz (ve tabii lenssiz) bir yoga seansının dinginliğini başka bir yerde bulmak neredeyse imkansız. Bu açıdan bence oldukça ayrıcalıklıyız. Dört ana yön duygumuzu yitirmeyecek kadar gözümüzün görmesi yoga yaparken gayet yeterli. Hiçbir detaya ihtiyaç yok. Gözlüksüz yapılan pratiklerde dış dünya silikleşip bulanıklaşırken iç dünyanın çözünürlüğü artıyor. Benden başka böyle düşünen miyop yoldaşım var mı?

Bu sabahki gözlüksüz yogam yine 4. gün yogasının bir uzantısı oldu. Eser miktarda da olsa hâlâ kırmızı kanın izlerini sürmek mümkündü. O nedenle her ne kadar tam kapasite bir pratiğin özlemini çeksem de bugünü de ağırdan aldım. Burçe’nin bahsettiği P Lite Tracker benim de telefonun vazgeçilmez app’lerinden biri. Ortalama periyod uzunluğunu gösteren, moduna veya semptomlarına göre kısa notlar alabildiğin, geçmiş veriler üzerinden gelecek ay hallerinin gününü tahmin eden basit bir uygulama. Şu anki verilere göre, başlıcası Eylül’de Budapeşte’de olacak olan eğitim dahil diğer önemli kursların hiçbirisine bir döngü rast gelmiyor gibi görünüyor. Ah Budapeşte! Seni düşünmediğim tek bir günüm yok.

Yarın sabah erkenden birinci seviye Shadowcular ile etüt dersimiz var. Alarm 5’e kurulsun. O nedenle şimdi homini de gırtlak, pufidi kandil, tumba yatak!

miyop.jpg

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 2

Bazı sabahlar yatak odasının içine muhteşem bir ışık doluyor. Özellikle güneşin yavaş yavaş yükseldiği saatlerde, yan apartmanın pembe renkli dış cephesinin üzerinden mercan rengi bir tül iniveriyor sanki odanın ortasına, oradan yatağın üzerine. Böyle zamanlarda sanki evren beni usulca sallayarak uyandırıyormuş gibi hissediyorum. Kalbimin içinde bir sevinç yumağı oluşuyor. Kentsel dönüşüm canavarı bizi ve komşu apartmanımızı yemesin diye dualar ediyorum.

Bu sabah da böyle bir ışığa uyandık. Dünün gri ve boğuk renklerinden sonra uyanmak daha kolay, neredeyse kendiliğinden oldu. Bu sefer de biraz ışığın keyfini çıkartmak istedim. Tüm gün benim, akşama kadar dersim yok, ne zaman istersem yogamı yapabilirim, dedim kendi kendime. Ama tehlikeyi sezdim, geçtim derhal yoga odasına. Görünürde pek bir şey olmamasına rağmen apana vayu‘nun himayesinde bedenimin içinde aşağı aşağı esen rüzgarları hissedebiliyordum. Ha geldi ha gelecek renkli haller. Rüzgarın esişini kesintiye uğratmamaya özen göstererek önce ısınmaları yaptım, sonra da bolsterı alıp yine sırt üstü uzandım.  Bir ara kahvaltıdaki granolanın üzerine doğrayacağım şeftalileri hayal ederken yakaladım kendimi. Zhander Hoca’nın “Yoga yaparken kahvaltıda ne yiyeceğinizi düşünüyorsanız o yogayı unutun” deyişi geldi aklıma, iç çektim. Çabaya devam.

Özellikle tek bir hocaya bağlı kalınarak ilerlediğiniz bir sistemde iseniz bir süre sonra hareketleri yaparken hocanın sesini içinizde duyar gibi oluyorsunuz. Onun içinize yerleşmiş hali aracılığıyla nefes ve hareketler belli bir ritme oturuyor. Ve hareketleri sanki hocanız sizi izliyormuş gibi yapmaya başlıyorsunuz. Gözü üstünüzde! O arada aklımdan kaytarmak da geçse, bırakmak da geçse, bir hareketi atlamak da geçse, bu bağ o kadar kuvvetli ki, aklıma üşüşen tüm bu şeyleri yapmaktan vazgeçiriyor, tıpkı gerçekten hocanın karşısındaymışım gibi. Dün de #28günyoga’ya dair pek çok kişinin yazdıklarını okuyunca bir kez daha anladım birinin bizleri iyi niyetle gözetlemesinin, bize göz kulak olmasının önemini. Yoga’da guru‘nun yanında sangha‘ya verilen önem de biraz bu yüzden. Bu yolda herkes kendine özgü şekliyle yürüse de, birbirimizin yolculuğuna tanık ve destek olmak için buradayız. İlla aynı dört duvar arasında yoga yapıyor olmamız gerekmiyor. Aynı niyet altında buluşmuş bu insanlar görünmez ipliklerle birbirine bağlanınca, kişide kendine dair bir sorumluluk hissi de gelişmeye (veya artmaya) başlıyor. Özellikle pratiğinin ilk aşamalarında olan bizler için bu yardım ve destek mekanizması çok kritik. “Practice is negligible when life itself becomes ha and tha.” demişti başka bir hocamız. Yani hayatın kendisi ha ve tha olduğunda pratik ihmal edilebilir. Henüz bu noktada olmadığımıza göre pratik, elimizde olan tek şey. Buradaki pratikten kastım da stüdyo değil ev pratiği. Çünkü esas mesele işte burada başlıyor.

Dün akşam ablamla telefonda konuşurken “Şimdi bu 28günyoga’yı istediğimiz zaman yapabiliyor muyuz?” diye sordu şakayla karışık. “Yani illa sabahın şu saatinde yapmalıyız ya da şu kadar dakika sürmeli diye bir şey yok?” Aynen öyle. İster sabah 20 dakikanı ayır, ister akşam 1.5 saat yap, önemli olan bir yolunu bulup günü bunun etrafında şekillendirmek, öncelikleri ona göre ayarlamak. Kimisi için sabah işten güçten önce kalkmak imkansız, kimisinin muhakkak sabah ev halkı uyanmadan yogasının başına geçmesi gerekiyor yoksa günün koşuşturmacası içinde kayıp gidiyor zaman. Hepsinin kendine göre avantajları var. Sabah boş mide, gürültüsüz şehir, ve erken saatlerin getirdiği dinginlik bizi güne hazırlarken akşam daha sıcak ve açık bir beden, belki daha keskin bir zihin, günün sindirilememiş kalıntılarını sindirmemize yardımcı oluyor. Kısacası herkesin ihtiyaçları ve hayat döngüsü farklı. Stüdyo pratiğini bunun dışında tutmamın sebebi, bunu bir ‘öz-disiplin’ olmaktan çıkartması. Evet stüdyoya gidebilmek için de bir disipline ihtiyacımız var. Ama düşünün; diyelim 28 gün boyunca sektirmeden yapmak istediğiniz şey yazı yazmak. Stüdyoda derse gitmek, yazı yazmak için kursa gidip birinin sana ne yazacağını söylemesini dinlemeye benziyor. Evet tekniği öğrenmek için bu da gerekli belki, ancak ‘öz’dekini derinlerden çekip çıkaracak olan şey kalem kağıdınla başbaşa, tamamen içedönük geçireceğin dakikalar.

Odadaki tek başka çift göz, içindeki hocaya ait.

baykus

Foto: Graham McGeorge

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 1

Gam gasavet keder bugün hava adeta. Anladım bir yoldaş lazım insana şu hayatta. İnsanın her şeyi tek başına yapması gerektiği algısı son derece yapay ve sanıyorum son birkaç yüzyıla ait bir olgu.

Bir tereddütle yeniden başladığım #28günyoga süreci, ne yalan söyleyeyim, başlar başlamaz meyvelerini vermeye başladı. Tereddütümün sebebi aslında sürecin kendisinin, karşı olduğum birtakım kavramlarla çelişiyor olması. Bir nevi oksimoron. Sosyal mecralarda yoganın mahremiyetinin bu kadar ifşa ve ihlâl edildiği şu günlerde, yoga üzerine bir yazı dizisi yayımlamak abesle iştigal değildir de nedir? Değilse, başka ne olabilir?

Ben kendimi bildim bileli yazmayı çok sevdim. Lise ve üniversite yılları boyunca pek çoğumuzun omuriliğinden bir refleksle nefret ettirilegeldiği kompozisyon ödevleri benim koşarak yaptığım ödevlerdi ve genelde de bu tarz ödev ve sınavlardan iyi not alırdım. Artık pek yapmadığım, ama o sıralar içinde olduğum hayatın ve kişiliğin ayrılmaz bir parçası olan şarkı sözleri vardı yazdığım. Bazılarını o zamanki müzik grubumuzun bestelediği parçalar için kullanırdık. Çoğunu da ben kendi buhranlarımla başa çıkabilmek için yazardım. Üniversiteden yıllar sonra teknik olarak hiçbir şey bilmediğim bir konu olan Psikoloji biliminin yüksek lisans kabülünü de, 18 günlük bir çalışma sonrası içimde sindirdiklerim sonucunda sınavda yazdığım kompozisyon ve başvuruda verdiğim niyet mektubuna borçlu olduğumu düşündüm hep. Arkadaşlarım, ailem, hep yaz yaz yaz dedi. Engellenmedim; desteklendim.

Buna karşın çok da uzak olmayan bir geçmişe kadar yazdıklarımın kimseyi ilgilendirmediğini düşündüm. Çoğunlukla yazdıklarımdan utandım. Bir insan bir şey yazmak istiyorsa en temelinde kendi için yazdığını, dolayısıyla eğer bunları paylaşma arzusundaysa kendi içindeki ilgi eksikliğini gidermek için yazdığını düşündüm. Ve bu kabul edilemezdi! Ben de çoğu ihtiyacım karşısında yapmakta iyi olduğum şeyi yaptım; bu ihtiyacımı bastırdım. Bastırınca hiç olmamış gibi olacak sandım. Tabii ki öyle olmadı; bastırılan her şey gibi kafamı giderek daha da kurcalamaya başladı.

Yazıyla olan ilişkim ve yazdıklarımı paylaşma ihtiyacıma karşı takındığım bu katı ve hor gören tutum, diğer tüm ihtiyaçlarıma da nasıl yaklaştığımı aynalayan bir tutumdu aslında. Bir şeye ihtiyacım olduğu için kendini hakir gören bir parçamın kuvvetli sesini duyuyordum içimde. Tüh tüh, vah vah, diye dalga geçen, alaya alan bir ses. Hayatıma yoga ve terapi girdikten sonra fark ettim ki, insanın bir şeye ihtiyacı olması ‘okey’miş. Olurmuş öyle, normalmiş. İşte o zaman bir aydınlanma yaşadım. Self-destruction, yani öz-yıkım hali, illa dramatik bir şekilde insanın kendi hayatına son vermesi gibi ‘uç’ bir hali tanımlamak için kullanılmıyor. Aktif bir şekilde kendi kendine zarar veren bir eyleme girişmiş olmak gerekmiyor. Hali hazırda var olan ve var olmaya hakkı olan bir ihtiyacı da kendimizden esirgediğimizde aslında kendimize zarar vermiş oluyoruz. Bu aydınlanmayla beraber benim bin başlı ejderlerimden birinin gizemi böylece çözüldü. Aç mısın? Boşver sonra yersin. Susadım. Sonra içersin. Yoruldun mu? Durma, devam et! RAP RAP RAP! diyen bu ejder hâlâ yanıbaşımda, nefesi hâlâ ensemde. Ama en azından şimdi mahalleyi ona bırakmamayı biraz daha öğrendim. Kendi zayıflıklarıma dair bütün bu satırları yazıp birkaç dakika sonra paylaş butonuna basacak olmam da bunun bir başka kanıtı.

28günyoga diyorduk. İşte ben ihtiyaçlarımın farkına varmayı karşıma çıkan hocalarım ve dostlarım sayesinde öğrendim. Kimi zaman onların yazdığı bir şey, söylediği bir söz, bahşettiği bir omuz, bana destek oldu. Paylaşılan kimi zaman sadece kelâm, kimi zamansa safi varlıklar oldu. İnsanın en büyük ızdırabı bu evrende kendini yalnız hissetmesi, yaşadıklarında yalnız olduğunu sanması değil mi? Yalnızlık hem sembolik hem de gerçek anlamıyla bakıldığında insanoğlu için tek bir şey demek: ölüm. Arkadaşların ve sosyal çevrenin desteğiyle sarmalanmış hissetmenin depresyona karşı en büyük ilaç olduğunu kanıtlayan pek çok bilimsel çalışma da var artık. (Bkz. Ünlü Harvard çalışması) İşte bu 28günyoga olayının da bu amaca hizmet ettiğini düşündüğüm ve gözlerimle gördüğüm için yeniden ikna oldum başlamaya – ve paylaşmaya. O yüzden de bunun yoga çevrelerinde sıklıkla gördüğümüz bir “meydan okuma”, nam-ı diğer “challenge” gibi algılanmasındansa; kişilerin birbirlerinin yolculuklarından ilham ve destek aldıkları bir nevi modern alcoholics anonymous gibi algılanmasını tercih ederim.

Ben örneğin, bu kasvetli günün sabahında benim Bey’in desteğiyle çıktım yataktan. Sabah ay halimin yakın olduğunu hissettiren emareler olduğu için bizim klasik serilerden birini yapmadım. Udiyanaları bıraktım. Günlerdir PMS halinin laçkalaştırdığı sinirlerimin biraz dengelenmesine ihtiyacım vardı. (Bkz. ihtiyaç) O yüzden biraz çök kalk, biraz bacak kemiklerine iç-dış rotasyon, bolca da kemiklerin birbiriyle ve sert zeminle temas içinde olacakları pozları seçtim. Sonra da sırtımda bir minderle geriye uzandım. Her ne kadar Şirince kampında Sıtkı’nın yaptığı masajdan sonra sağ dizimde oldukça net bir iyileşme olmuş olsa da, Padmasana’ya hâlâ çok temkinli girebiliyorum. Sol tarafta Padma’ya hiç giremiyorum. Olsun varsın. Bugünü böyle kapattık.

Birinci günün sonunu, Karadeniz yöresinden bir kuple ile getirelim.

“Şu yalancı dünyada
Her canlı bir eş arar
Taşın kalbi yok ama
Onu da yosun sarar.”

Pokut Türküsü

IMG_0778.JPG

Foto: PÜ

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 0

Geçtiğimiz Cumartesi günübirlik Bursa’daydım, Bursa Yoga Merkezi’nde iki bölüm olarak düzenlediğimiz Tao Vinyasa workshoplarının ikincisini vermek üzere. Hem teori ve felsefeyi tartışmaya, hem de pratik yapmaya bol bol zaman kaldığı için bu uzun dersleri çok seviyorum. Stüdyodaki dersler biraz espresso geliyor bana, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Bu Cumartesi de benzer bir ders için, çoook uzun bir aradan sonra memlekete gideceğim. Bakalım Angara’m benim için neler hazırlamış?

Bursa otobüsle bir buçuk saat sürüyor. Çok uzun zamandır otobüsle yolculuk yapmıyordum, kara yolculuklarını ne kadar sevdiğimi tekrar hatırladım. Uçak yolculuğu evet süper hızlı ancak tam da sindiremediğim bu çabukluk sebebiyle sersem gibi oluyorum her seferinde. Kıtalararası seyahatten filan da bahsetmiyorum burada, Antalya’ya bile gitsem aynı şey. Bir yerden ayrılmak, yola düşmek, yolda olmak, ve bir yere varmak, insanın sindirebileceği bir hızda gerçekleşmiyor uçakla olunca. Gezmeyi seven biri olarak bir uçağın içinde olmak bile beni heyecanlandıran, mutlu eden bir şey; ama böyle yolculuklarda derinden derine içimde mızmızlanan bir parçamın farkına varıyorum her defasında. Sesler, ışıklar, tenime değen her şey, çok fazla geliyor. Otistik spektrumun uçlarına doğru kaydığımı hissediyorum böyle zamanlarda. Bebeklerin, çocukların uçaklarda bu kadar huzursuz olmaları bence tesadüf değil. Daha açıklar, hassaslar, hissediyorlar. Bir şeyler ters. Bir şeyler çok hızlı. Birkaç hafta önceki Şirince kampında Defne Hoca ilk ders öncesinde şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “İnsanın yürüme hızından daha hızlı olan her hareket bedenin vata dengesini bozar.”  O yüzden bolca ağırlaşacağımız, topraklanacağımız bir seri yaptırmıştı. Hızlı hızlı oradan oraya zıplayan zihinlerimizin sakinleşmesi için normalde yaptığımız hareketleri onda biri hızıyla yaparak zihni bedenle aynı zaman dilimine getirmeye çalıştık. Bu açıdan bakıldığında otobüs de en ideal seyahat aracı değil belki ancak bana en azından yola hazırlanmam, yol almam, yavaş yavaş gideceğim yere varmam için daha sakin bir ortam sundu geçtiğimiz Cumartesi. Bir yandan derste anlatacaklarımı düşünürken bir yandan da manzaranın keyfini çıkardım.

Dönüş yolunda Ramazan ayının ilk iftarı otobüse denk geldi. Şöför, muavin, ve görebildiğim kadarıyla otobüsün yarısından fazlası oruçlarını açarken benim de aklım geçen seneki Ramazan ayına gitti. Bloğu açıp eski yazıları okumaya koyuldum. Geçtiğimiz Ramazan ayı boyunca, ki yakıcı bir Ağustos ayına denk düşüyordu, Defne önderliğinde #28günyoga hareketine başlamıştık. Bizim elimizde olan araç burada yogaydı ama maksat aslında düzenli özen gerektiren hangi uğraşla ilgileniyor olalım, o uğraş uğrunda her gün önceliklerimizi ayarlayıp vaktimizi ayırmak yolunda bir disiplin oluşturmaktı.  O aralar, tıpkı şu sıralar gibi, ben de hayatımda önem verdiğim, eksiklikleri halinde huzursuz olduğum iki şey olan yoga ve yazıyı hayatıma daha düzenli katabilmek adına başlamıştım bu harekete. Ağustos ayı boyunca neredeyse sektirmeden yapıp yazdığım pratikler sonrasında bir de baktım ki harika bir yoga güncesi çıkmış. O zamanlar zihnim nelerle meşgulmüş, bedenim, nefesim nasılmış, nerelerde bir takım incinmeler varmış, her şeyi takip edebildiğim bir ufak tarihçe oluşmuş. Dönüş yolunda “Neden bir kez daha başlamayalım?” diye düşündüm ben de. Doğrusunu söylemek gerekirse, epeyce de düşündüm. Şu sosyal medya dehlizlerinde bir yoga iletisi daha olmuş, olmamış, ne fark eder dedim. Bana bile fenalık geldi bilgisayarı telefonu her açtığımda karşıma yogayla ilgili bir şeyler çıkmasından. Diğer bir çekincemse, zamanlama açısından aslında ‘hiç de iyi bir zaman’ olmaması böyle bir harekete başlamak için. Birkaç güne renkli haller sebebiyle ara verilecek. Ayın ortasında Gül Dirican ile bir kampımız var, ve sonrasında aile evinde geçirilecek uzun bir tatilim. Her şey bir yana, ayın aile evinde geçecek olan bu kısmı düzenli yogayı geçtim düzenli herhangi bir şey yapmam için bana tam bir sınav. Yeme içme düzeni, uyku düzeni, her şey tepetaklak. Günlük aile dinamikleri ve Bodrum’un kendine has rahatlığı içinde eriyip giden bireyselleşme çabaları.. Sonra baktım, tıpkı o zaman olduğu gibi, yine bir sürü insan çok hevesli böyle bir diyete girmeye. Belki düzenli yogaya, belki yazmaya, belki paylaşmaya, belki sessizden takip etmeye, belki de sadece bir şeyleri görmeye ihtiyaçları var. Ama bizi saran bu sosyal medya kalabalığı içinde giderek yalnızlaşan hayatlarımıza dair bildiğim bir gerçek var ki, doğru dürüst işler için kullanıldığında gerçekten bir dayanak ve destek mekanizması olarak çalışabiliyor bu meret. (Bkz. 4 yıl önce bugün) O yüzden karar verdim, ‘ideal’in peşinde koşmadan, nasıl hissettiğimden, önümde yatan günlere dair önyargılarımdan bağımsız, atlayayım bu trene yeniden bir vagonundan. Sonrası kim bilir nereye götürür?

Bugün sabah yogamı yaptım ama, haydi #28günyoga için ilk gün yarın, 30 Mayıs olsun.

train

Trans-Sibirya. Bir hayale niyet olarak şurada dursun.

Yazmaya Dair

Çok uzun senelerdir üzerine düşünüp, kendi içimde bir cevaba ulaşamadığım için de bu süre boyunca hep sessiz ve hareketsiz kalmış olmama sebep olan, yazma eylemine ait duygu, düşünce ve çözümsüzlüklerimi, tesadüfen aklıma düşen bir defterin ilk sayfalarında, bundan yedi küsür sene önce kaleme alınmış olarak buldum. Bu defterin kendisini ilk -yeniden- karşıma çıkarışı, geçen Mart Ayurvedik yemek yapma kursu öncesinde evdeki kütüphanemde boş bir defter arayışımla beraber olmuştu. Defteri elime alır almaz kendi el yazımı ve yazdıklarımı görüp, şaşkınlıkla yatağın üzerine çökmüş ve sanki çok uzak diyarlardan, bambaşka bir insanın yazdıklarını okuyormuş gibi hissetmiştim. Bu satırları yazdığım anı hatırlamaya çalışsam da aklıma getiremedim. Ama tarihini atmış olduğum döneme ait genel bir buhran hali, özlemle hatırlamaya çalıştığın birinin kokusunun burnuna çalınması gibi, inceden hafızama doluştu. Toplam yedi sayfa yazmıştım deftere. Sonrasında bu defteri salondaki masaya, daha elimin altına bir yere almaya karar verdim. O günkü şaşkınlığımla deftere bir şeyler karalayıp, defteri yeniden unuttum. Defterin ikinci karşıma çıkışı ise bugün oldu. Yarın gideceğim Shadow Yoga kampı öncesinde orada öğreneceklerimi not edebilmek için bir defter aranırken, aklıma yine o düştü. Dümdüz ve simsiyah bir kabı olan bu defterin kamp öncesi tekrar yolumu kesişinde, ve benim yıllar içinde yazmaya dair karanlık düşüncelerimin yavaş yavaş aydınlandığı bir döneme denk gelişinde, sevimli bir tesadüf buldum. Belki de bu kara kaplı defterin içinde, karanlık katmanları yavaş yavaş soyup bir ışık huzmesine ulaşmak sonunda mümkün olacaktı.

Bu soruların hepsine olmasa da en azından birkaçına gönül ferahlatıcı bir cevap bulabilmiş olmanın mutluluğu ve diğer bazı soruları da tamamen boşverebilmiş olmanın rahatlığı ile, şimdi, yedi yıl önce bunları yazmış olan eski benin anısına, o defterde yazılanları noktası ve virgülüne kadar sadık kalarak, burada paylaşıyorum.

27 Ocak 2007, 21:16, Ankara
-Başlangıç-
Aslında her şeyden önce yazmanın amacını ve gerekliliğini tartışmak gerekir. Bir insan neden düşündüklerini yazıya geçirme gereği duyar? Zaten o düşünceler kendi kafasında şekil bulmamış mıdır? İnsanın zaten bildiği bir şeyleri, hele ki bunları bir okuyucudan sakınarak, -belki de gizliden gizliye okunmayı dileyerek- kağıda dökmesindeki amaç ne olabilir? Belki de insan, zihninde henüz tohumları atılmış çeşitli düşünceleri yazarken onları daha iyi şekillendirebileceğini düşünmüş, kendi görüşlerini daha sistemli bir biçimde ortaya koyup, zaman içerisinde gelişecek bir düşünce akışı düşlemiştir. Belki de bu yazıya geçirme eylemi, kendisini onun icadıyla beraber sonu gelmeyen bir üstün görmeye kaptırmış olan insanoğlunun bastıramadığı yegâne arzunun sonucudur: bu dünya üzerinde yaşadıklarını, ne emekler sarf ederek düşünüp bulduğu fikirlerini, bir birey oluş çabasını var gücüyle kanıta dökme çabasıdır. Bir hiç uğruna yaşayıp ölmediğini, bu dünyada ufak da olsa, kendi çapında bile olsa bir etkisi olduğunu haykırma çabasıdır. Belki de bu, tüm düşünce ve kültür kirliliğinden bağımsız, oldukça saf ve karşı konulmaz bir ‘yazma’ dürtüsünden başka bir şey değildir. Oysaki baştaki soruma hâlâ bir cevap bulamadım. Bir okuyanı yoksa, olmayacaksa, tüm bu yazılanlar bir kağıt israfı değil midir? Üzerinde düşüneni olmayacaksa, bu sözde ‘düşünce’ içeren satırların yazılması, sadece yazarın egosunun tatmin edildiği bir araç olarak kalmayacak mıdır?