Bir Yoga Günlüğü: Gün 21-26

İnsanoğlu kuş misali sevgili günlük. Geçtiğimiz Pazar günü dört günlüğüne Doğu Karadeniz’e gittim. Dönmez olaydım dediğim çok oluyor.

Turkcell’den gına geldiği için Temmuz başında Vodafone’a geçmiştim. Yüksek yüksek tepelerde Turkcell çekerken benim Vodafone çekmedi, çok da güzel oldu. Fırsat buldukça telefona 28günyoga’nın gidişatına istinaden minik notlar aldım. İşte son 5 gün.

21 Ağustos Pazar – Gün 21

Sabah kalkıp çanta hazırladım. Yolculuk günleri üzerimde bir stres oluyor hep. Bir şeyler “kaçıyor, kaçıyor, kaçtı!” hissi. Kahvaltıdan sonra bir süre daha evin içinde ne yapacağımı bilemez halde dolaştım, içimi yolculuğun heyecanı sardı. Sonra da çıkıp Cadde’deki Yin dersime gittim. Dersin teması zaten Cuma günkü hamam sefasıyla beraber belli olmuştu: alma ve verme arasındaki o hassas denge. Yin dersleri bu temayı işlemek için biçilmiş kaftan. Harika bir ders oldu. Sonrasında hemen eve dönüp hazırlandım ve havalimanına doğru yola çıktım.

Yolculuk oldukça rahat geçti. Uçak vaktinde kalktı, vaktinde inmek üzereydi. Gece uçacağım nasılsa bir şey göremem bari rahat edeyim diye cam kenarını değil koridor kenarını almıştım, meğersem muhteşem bir şimşek gösterisi beni bekliyormuş. Görsel bir şölen oldu adeta. Hatta öyle bir şölendi ki, yere konuş saatinden 5 dakika önce uçağın OrGi’ye (sonradan ismini değiştirdiler ama bir vakit Ordu-Giresun havalimanının ismi buydu evet) değil Trabzon’a ineceğinin anonsu geldi. Okuduğum kitaptan başımı kaldırdım, uçağın varış heyecanı içimi sarmalamışken Trabzon ismini duymamla beraber gülümseyip kitaba devam ettim. Yapacak bir şey yok. Bir de Trabzon bileti pahalı diye OrGi’ye almıştım, hahaha! Ben kaderin bu cilvesine içimden güledurayım anonsu takiben uçağı kontrolsüz bir panik sardı. Sanırsın Lost. Ben oldukça sakinim ama sinir sistemi dediğin sosyal bir iletişim ağı, çevredekilerin tepkileri bulaşıyor. Koridorun diğer yanında oturan insanlar ağlayıp feryat figan ettikçe benim de içimden bir tahammülsüzlük dalgası kabardı, kendimi yatıştırmaya çalıştım. Anonstan beş dakika sonra da yere konduk zaten. Sonrasında bizi epeyce bir süre uçağın içinde, bir bilgi vermeden beklettiler. Sonra kapıyı açtılar, isteyenler Trabzon’da inebilir, biz yakıt alıp bekleyeceğiz, Ordu-Giresun’a tekrar inmeye çalışabiliriz, inemeyedebiliriz, orada hava düzelir mi düzelmez miii,  gibi muğlak cümleler kurdular. Pilotların sesleri bir seçilme kriteri mi bilmiyorum ama normalde karizmatik ve otoriter ses tonlarından ötürü bu tarz durumları kontrol altına alıp yolcuları teskin edebiliyorlar. Bizim pilotun biraz toy bir sesi vardı, uçağın içinde anonsun sesi de normale göre kısıktı, o yüzden kimse pilota güvenemedi. Ben de Trabzon’da indim. 1 saat Havaş bekledim, 2 saat sonra da Giresun’a vardım. Pazar günü yogasız geçti. Kaza yogasına +1 ekledim.

22 Ağustos Pazartesi – Gün 22

Çamlıhemşin’e doğru yoldayız. Giresun’dan gelmek zaten epey bir vakit aldı. Çinçiva’da muhlama ve çay yuvarladıktan sonra Tar şelalesine doğru yola çıktık. Arabayı parkedip şelale patikasına girdik. Şelale oldukça haşmetli ve insanı ürkütüyor. Ancak önünde oldukça büyük ve doğal bir havuz oluşmuş. Yer misin yemez misin? Çığlık ata ata suya girdim valla! Aslında suyun kendisi o kadar soğuk değil ama şelalenin bir rüzgarı var, insanı epey üşütüyor. Sudan çıkınca vücudum içeriden sobayı yakmışsın gibi ısınmaya başladı. Hava kararmaya başlarken biz de geri döndük. Ayder Yaylasına çıkışımız ve Oberj’e gelişimiz tam yemek saatine denk geldi. Sağolsunlar bizi beslediler. Sabahtan akşama kadar yollarda geçen bu günde de yogamı yapamadım ey karavan. Bugünü de yaz haneme. 

23 Ağustos Salı – Gün 23

Kahvaltı sonrası güneş altında yaylaya nazır mayıştıktan sonra biraz ayak bileklerimi ısıtacak bir şeyler yaptım Oberj’in verandasında. Biraz ayak parmakları ucunda çökme kalkma. Bugünün yogası bu kadarcıktı. Ama bugünün devamında beni bekleyenler aslında yogamın bir parçasıydı.

Öğleden sonra bizi Kavron yaylasına götürecek olan dolmuşa bindik. Yol 45 dakika sürdü sanırım. Böbrek taşı düşüren cinsten. Sağa sola patates çuvalı gibi sallana sallana Kavron’a vardık. Gökay Kavron Yaylasından biraz daha yukarı yürüyerek güzel göllerin olduğu bir yere gideceğimizi söyledi. Ben beni neyin beklediğini bilmediğim için bana sunulan her türlü programa fitim. Göllerin olduğu yere gidip geri geldiğimizde Ayder’e dönen son dolmuşa yetişemeyeceğimizi anlayınca bir pansiyon bulup yola koyulduk. Rehberim bana çok fazla detay vermekten bilerek kaçınarak bahsettiği göllerin “şu tepenin ardında” olduğunu söylemekle yetindi. Şu tepenin ardına gitmek içinse neredeyse 3 saat 4 km boyunca yokuş yukarı yürümek gerektiğini tabii ki yaşayarak öğrendim. 4 km’nin 3 saatte yürünebildiği bir patikanın zorluk derecesini okurun hayal gücüne bırakıyorum. Tur tanımlarında bu rotanın zorluğu orta olarak geçiyor. Zaten aşağıdan baktığında veya yürürken de o kadar zorlu gözükmüyor, ama o yolun “git git bitmiyor” oluşu, “bu çıkışın bir de inişi var” meselesi ve tüm yolculukların favori sorusu olan “ne kadar kaldı?” sorusunu düşünmemeye çalışmak, zihinsel olarak oldukça yoruyor. Süre böyle bir ortamda gerçekten bağımsız, uzay boşluğunda bir kavrama dönüşüyor çünkü. 

IMAG3735

Patika aslında oldukça büyüleyici. Sürekli minik minik derelerin üzerinden geçtiğin, yolda otlayan möö’lere yol verdiğin, çoğunluğu yemyeşil bir rota. Peşine bir tur kafilesi takmış kocaman bir çomar bile gördük. Bu tarz yürüyüşlerde anladığım kadarıyla kilit nokta nabzı sabit ve mümkün olduğunca düşük bir seviyede tutup gerçekten bir emmi hızıyla yürümek. Gökay’ın gösterdiği hızda gidersem hiç bitmeyecek gibi geliyor yol, ister istemez acele ediyorum, acele edince sürekli nefes nefese kaldığım bir yerde oluyorum. Her işte olduğu gibi bu işin de bir yordamı var, ve uygulamaktan kaçındığın veya öğrenmeye direndiğin ölçüde yoruluyorsun. 

IMAG3744.jpg

Bu çapta bir trekking teşebbüsüne ilk kez atılıyorum. Doğada yürümeyi hiç bilmediğimi bundan önceki birkaç kısa yürüyüşten anlamak zor olmadı. Önümde yürüyen Gökay’a baktığımda onun neredeyse adımını atacağı yere pek de fazla bakmadığını fark ettim. O sürekli etrafa, manzaraya bakıyor, bizi çevreleyen güzelliğin tadını çıkarıyor. Yürüme işini bacaklarına bırakıyor. Bense sürekli önümdeki patikayla sıkı bir muhabbet halindeyim: şu ayağımı buraya atsam, öbürünü de şunun üzerinden, hah şurda taş var yuvarlanabilir ona basmayayım, falan filan diyerek. Ayaklarımı nereye atacağım tamamen zihnimin himayesinde. İlk tecrübem olduğu için normal belki ama işte her deneyimden bir ders çıkarmak mümkün. Benim genel olarak bu yolculuktan çıkardığım ders, bacaklarıma hiç mi hiç güvenmediğim oldu. Nasıl kaya tırmanışında bir ayağım sıkı sıkı kayaya tutunurken o bacağa güvenip de yükselemiyorsam, burada da bacaklarımdaki kuvvetin bana yeteceğine dair hiçbir inancım yok. Üstelik Shadow Yoga her şeyden evvel seni bacaklarından yukarı doğru güçlendiren bir pratik. Kendi yogam sırasında yaptığım şeyler çoğu zaman tipik bir yoga pratiğinden ziyade bacak çalışmasına ayrılmış özel bölümlerden oluşuyor. Eskiye oranla güçlendikleri muhakkak. Zaten bundan çok değil üç sene önce bırak üç saat bayır yukarı yürümeyi, evden Bostancı’ya yürüyene kadar dizlerim ağrıyordu. Ama herhangi bir bölgenin güçlenmiş olması orada oluşan gücün tam olarak nasıl kullanılacağı veya tam kapasite kullanıp kullanılmayacağına dair bir şey söylemiyor. Bu çok acayip bir şey.

Yürüdükçe yukarılarda Kaçkar Dağlarının tepeleri bulutların arasından bize kendini göstermeye başladı. Benim kendi zirvemse ilerde bakınca gördüğüm ve Gökay’ın göllerin “şu yuvarlacık tepenin hemen ardında” olduğuna söz verdiği tombul kayanın orası. Gerçekten de oradalarmış 🙂 Karşımıza çıkan ilk gölün adı Karadeniz Gölü. Gerçek değilmiş de copy-paste’miş gibi görünüyor. Etraftaki güzellikler gölün durgun sularından geri yansıyor. Göle nazır çayırın üzerine kendimi bıraktım ve bir süre öylece hareketsiz yattım. Gerçekten çok yorulmuştum. Orada çok kalmadık, biraz daha ilerledikten sonra yine bir başka buzul gölü olan Çengovit Gölü’ne geldik. Elimizdeki telefonlarla bu güzelliğin resmi ancak bu kadar oldu. Bir süre sonra bulutların hepsi dağıldı ve bu görüntünün ardında Kaçkarlar tüm haşmetiyle kendisini gösterdi. Bir süre bu gölün kıyısında oturup bir şeyler atıştırdık, dinlendik. Burada, ve belki de kilometrelerce çevremizde, başka kimse yok.

IMAG3759.jpg

Vee dönüş yolu! Batan güneşe nazır, harika bir yürüyüş oldu. Dönüşte yol daha hızlı ilerliyor olmasına rağmen sanırım yine de 2 saat sürdü. Sonlara geldiğimizde bacaklarımda derman kalmadığını hissetmeye başladım. Yokuş aşağı dizler için tam bir sınav oldu. Yol tamamına erip artık Kavron Yaylasına geri döndüğümüzde, çıkarken karşılaştığımız çoban köpeğini tekrar gördük. Köpekleri görünce gerçekten kim olduğumu unutuyorum sanırım. Son birkaç dakikadır sızlanmakta olduğum yorgunluk sanki hiç olmamış gibi kendimi köpeğin peşinden güle oynaya yemek yiyeceğimiz yere doğru yürürken buldum. Yürürken elim sırtına deyiyor, o kadar kocaman bir kuçu! Ben pansiyonun önündeki bir sandalyeye çöktüm, o da bana patisini verdi. Bir süre böyle sevgi alışverişinde bulunduk. Sonra o kendi yoluna gitti, ben de yemeğime gittim.

IMG_5275.JPG

24 Ağustos Çarşamba – Gün 24

Sabaha Kavron’da uyandık.

IMG_5285.JPG

Kahvaltı sonrası yine çalkantılı bir dolmuş yolculuğu ve tekrar Ayder. Oberj’de biraz dinlendik, dış dünya ile senkronize olmaya çalıştık. Telefon yeniden çekmeye başlayınca patır patır maillar, mesajlar, güncellemeler düştü. Ardından Türkiye’nin önceki gece yarısı Suriye’ye girdiği haberini gördük. Nasıl bir memleketse 24 saat kendi haline bırakmaya gelmiyor arkadaş!

Yola koyulmadan evvel, ne yalan söyliyeyim büyük ölçüde Gökay’ın baskılarına dayanamayarak otelde kendime yoga yapabileceğim bir yer arandım. Bembeyaz çarşafların kurumak üzere asılmış olduğu ufak taş terası kendime uygun görüp, orada hazır bekleyen süpürgeyle biraz yerleri temizleyip, ardından uzuun uzun güzel bir pratik yaptım. Bütün yogam boyunca arkada bir yerlerde müzik çaldığını en son yere oturunca fark ettim. Dünkü çılgın yürüyüşten sonra yine oldukça meraklı bir yoga oldu. Bakalım bu nasıl olacak, bakalım şu olacak mı. Apana vayu teorisi bence artık kanıtlanmış oldu. Yine yoğun bedensel aktivitenin ertesi günü, ve yine bedenin arkası açık, alın kaval kemiklerine değiyor. Tesadüf olamaz. Mayura’da uzun uzun kaldım, üstüste birkaç tane kol dengesi çalıştım. Dünden sonra dizlerimde herhangi bir ağrı olmaması beni çok sevindirdi. Neredeyse öpecektim dizlerimi. Öpmeliydim belki de.

Yogadan sonra yola çıkıp Makrevis’e gittik. 29 Eylül – 2 Ekim tarihleri arasında Gökay’la birlikte burada bir kamp yapacağız. Sabah akşam yinli yanglı yoga dersi ve aralarda da Gökay bizi her gün başka bir diyarda yürüyüşe götürecek. Kamp süresince bizi misafir edecek Makrevis Pansiyon’a uğradık. Pansiyonun sahipleri Meryem ve Hemşin Hanım’la uzun uzun sohbet ettik, sağolsunlar beni bir güzel yoğurtlu yaprak sarmayla doyurdular. Üzerine de mis gibi çay. Bu ahşap konak en az yüz yıllık. Yoga yapacağımız alan da eskimiş ve artık yumuşacık olmuş ahşap parkeleriyle mis gibi kokuyor. İstisnasız her pencere delicesine bir yeşilliğe bakıyor ve aşağılarda çağlayan Fırtına Deresi’nin sesi kulaklardan hiç eksik olmuyor. Konakta bir süre gezinip içeri süzülen güzel bir ışığı yakalayınca fotoğraf çekmekten kendimizi alamadık. Kampa dair daha detaylı bilgiyi Facebook etkinlik sayfasından veya ana sayfada Yoga bölümünün altında Kamplar kısmında bulabilirsiniz.

IMG_5375.JPG

Buradan Çinçiva’ya, Alaf Pansiyon’a doğru geldik. Burada mutfakta istediğin gibi kendi yemeğini yapabiliyorsun. Şanslıydık ki içeride pişmekte olan nefis bir mantı vardı menüde! Soslarını da hazırladıktan sonra yemeye koyulduk. Bir süre balkonda oturup sohbet ettik. Ertesi sabah 5’te yola koyulacağımız için de erkenden yattık.

25 Ağustos Perşembe – Gün 25

Dönüş günü. Gönülsüzüm. Gerçekten hiç ama hiç dönmek istemedim. Saat 9’a doğru yine Giresun’a vardık. Havalimanına gelip çantayı almak üzere arabanın kapısını açmamızla beraber benim uçağın yaklaşık 1 saat rötar yaptığını duyduk. İçeride yapacak bir şey olmadığı için tekrar arabaya binip ne yapsak diye bir süre düşündük. Sonra da Ordu yakınlarında bir plaja gidip denize girdik! Bu Karadeniz havası bir acayip. Yoğun bir bulut tabakasının ardında zar zor belli olan bir güneş var, buna karşın hava felaket sıcak ve boğucu. Böyle havaya ‘alamuk’ deniyormuş. Yine de su çok güzeldi.

Bu seferki yolculuk olaysızdı diyeceğim ama inişe doğru beni bile biraz panik edecek kadar sallandığımız bir yolculuk oldu. Gökay bir keresinde türbülans için “bozuk asfalt gibi düşün” demişti, ben de öyle düşünüp kendimi rahatlatmaya çalıştım. O sırada elimde olan Bir Çift Yürek’in son sayfalarında Aborjinlerin ölümle olan ilişkisinin anlatıldığı bir bölümdeydim. O an uçakta olup bitebilecek hiçbir şey benim kontrolüm dahilinde değildi, ve uçak sağa sola sallandıkça elimi kolumu uzatıp bir yerlere tutunmam bile aslında çok anlamsızdı. (Devamlı okur buradan tırmanış  maceramdaki ellerle tutunma çılgınlığımı hatırlayacaktır. Çok da farkı yok aslında) Ben de ellerimi kucağıma bırakıp koltukta sallanırken varlığına inandığım o güce doğru kendimi serbest bıraktım. Ölecek olursam mutsuz, bezgin veya tatminsiz değil de gerçekten keyif aldığım bir hayatımın olması beni rahatlattı. Mümkünse ölmemeyi diledim tabii 🙂 Bir ara en çok korktuğum ve sonunda bana işimden istifa etme cesareti veren idrak da buydu: “Yarın ölürsem, mutsuz öleceğim!” Bazı şeyler aslında çok basit. Hayatından memnun değilsen değiştirmek zorundasın.

Uçak Sabiha’ya iner inmez telefondan otobüs saatini kontrol edip yine maalesef koşar adımlarla çıkışa doğru yöneldim. Otobüsü yakalayıp eve geldim. Saat 2 olmuştu. Sabahın 5’inde başlayan araba yolculuğu, üzerine sallantılı uçak seyri, biraz da İstanbul otobüsleri derken kafam gerçekten jet lag gibiydi. Akşam 5’teki dersim için yine birazdan çıkacağım evden. O kadar yorgunum ki. Bir yirmi dakika kestirip duş aldım, saçımı bile kurutamadan evden çıktım. Bundan sonra da yolculuk sonrasında yoga dersi vermemeye dair zihnime bir not koydum. Dersten dönünce biriken işlerle uğraştım. Geç oldu ve yattım. Kaza yogasına bir tane daha ekledim.

26 Ağustos Cuma – Gün 26

28günyoga meğersem 26gün yoga olacakmış benim için ey karavan! Sabah benim ‘renkli’ halim başlayınca, dürüst olayım, içimden kocaman bir oh çektim. Son birkaç günde sektirdiğim günler olmuştu ama artık kazanılmış, hak edilmiş bir tatilim var doyasıya kullanabileceğim! Duruma göre bir 4-5 gün sonra yeniden dönebilirim yogama. Ama bundan sonrası sessiz ve gözlerden ırak bir şekilde olacak. Zaten ertesi hafta İngiltere’ye gidiyorum. Birkaç gün Londra’da kalıp oradan Shadow Yoga kursunun yapılacağı minik kasabaya geçeceğim. Büyük buluşma geldi çattı bile!

Ağustos ayının başından beri niyet ederek koyulduğumuz bu macerada pek çok kişiyle birlikte yol almak benim için sürecin en keyif veren kısmı oldu. Bu niyet ayının bize öğrettiği şey aslında ‘istersen olabildiği’. Düzenli bir şekilde yoga yapmak da, yazı yazmak da, benim için son dönemlerde oldukça zorlandığım şeyler olmuştu. Ufak tefek aksaklıklar hariç bence güzel bir yol aldım. Bundan sonra ay halimin karanlık köşelerine çekilip biraz gözlerden ve sosyal medyadan uzak yaşama niyetindeyim. Yolculuğu beraber paylaştığım herkese gönülden binlerce teşekkürler!

#yogayadevam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 19&20

Saat şu an 08:01’i gösteriyor. Yapmam gereken bir sürü şey var, bu akşamki yolculuk için toplamam gereken bir çanta, mümkünse bir sabah yogası, ve dahası. Ancak geçtiğimiz iki günü kısa da olsa şöyle bi toparlamak istedim, yoksa ipin ucu kaçmakta!

Mesela şu an 19. günümün yogasını hatırlayamıyorum. Evet hayal meyal geldi şimdi. Güzel, kısa ve öz bir sabah pratiğiydi. Evden çıkıp Tophane’de Burcu’yla buluştuk. Bugünün planı çok netti: Sabah 11:30’da Kılıç Ali Paşa Hamamı‘nda randevu, ve sonrasında tamamen canımız ne isterse onu yapacağımız, kafası rahat bir gün. Aynen de öyle oldu.

Hamamın kapısından içeri girdiğim andan çıkana kadar geçirdiğim her saniye içime, ruhuma, her şeyime iyi geldi. Olağanüstü bir atmosfer var içeride, ve olağanüstü bir hizmet. Sıramızı beklerken ve dinlenirken mevsimin taze meyvelerinden, buzz gibi harika bir şerbet sundular. Erik şerbetiymiş. Ardından yine serin, nane kokulu havlular getirdiler. Koklasam mı yüzüme mi sürsem karar veremedim. Ardından hamam sefası. Sanırım yirmi dakikaya kadar göbek taşının üzerinde Burcu’yla muhteşem kubbedeki şekilleri, içeri süzülen ışık huzmelerini seyre dalarak, yarı hipnotize bir şekilde kalakaldık. Burcu tabii tecrübeli. Bense bu çapta ilk defa bir hamam deneyimi yaşıyorum ve içeri adımımı attığım andan itibaren de bu olayın müptelası olacağıma adım gibi eminim! Mermer taşının grili mavili rengi, beyaz duvarlarla olan uyumu, şıpır şıpır su sesleri, insanın ruhunu okşuyor adeta. Osmanlı işini biliyormuş dedik.

kap.jpg

girişte karşılandığımız ve yıkandıktan sonra dinlenmek için serildiğimiz alan

İster istemez kışın buz gibi soğukta yaşanılacak bir hamam tecrübesinin nasıl olacağını düşündük. O göbektaşının üstünde ayaklarıma, karnıma, sırtıma, o kadar güzel bir ısı yayıldı ki, eklemlerime bile iyi geldiğini hissettim. Ardından bizle ilgilenen hanımlar geldi, ve bizi bir güzel yıkayıp pakladılar. Bir ara kadının çılgınca köpürttüğü keseden fışkıran baloncuklar altında kıkırdamadan edemedim. İçinde çocukluğuna dair en ufak bir kırıntı barındıran bir kişinin de bu baloncuk sefasından etkilenmeyeceğini düşünemiyorum. O keseden nasıl o kadar çok baloncuk çıktı ve her yer köpük içinde kaldı, bilmiyorum. Natırım (kadın tellaklara natır deniyormuş) beni yıkarken ben de köpüklerle oynamaya daldım. O bir saat tek yaptığım natırın direktifleri kapsamında oturduğum yerde bir öne eğilip bir arkama yaslanmak oldu. Yoga dersleri her ne kadar insana doygun bir tatmin hissiyle geri dönse de, derste geçirdiğin bu dakikalar boyunca aslında sadece ‘verdiğin’ bir ortamdasın. Dikkatinin yüzde yüzü öğrencide, ve aklında başka hiçbir şey yok. O yüzden bir değişiklik olarak tamamen ‘aldığın’ bir ortamda bulunmak, içimizde derinlerde bir şeyi dengeledi gibi hissettik Burcu’yla. Ve bizler gibi aslında bir hizmet veren kişiler için ara da bir de hizmet almak kadar doğal ve gerekli bir şey olmadığına şiddetle kanaat getirdik.

kap2

gerçeğinin görkemini tam olarak yansıtmasa da!

Yıkanıp paklandıktan sonra bizi peştemallara sardılar, ayaklarımızı kuruladılar, saçlarımızın nemini aldılar. Sonrasında da bizi ‘dinlenmek’ üzere ana salona, yani hamam yolculuğuna başladığımız ilk mekana tekrar aldılar. Orada o sedirlerin üzerinde sultanlar gibi kaykılmış bir şekilde yatarken kaç saat geçti bilmiyorum. Hamamdan çıktığımızda 3 saat 15 dakikadır içeride olduğumuzu fark ettik. Az bile geldi. Buraya insan kitabını filan alıp hamamına girdikten sonra akşama kadar neredeyse rahatsız edilmeden kalabilir. Cep telefonundan uzakta, huşu içinde, ana alandaki çeşmenin şırıltısı ve fondan gelen hafif müzikle beraber beyin dalgalarım yatıştı. Hamamdan bizi çıkaran şey aslında çılgınca acıkan karnımız oldu. Epey gönülsüz ayrıldım diyebilirim. Kapıdan dışarı adımımı attığım anda da hayatımda hiç hissetmediğim bir his bütün bedenimi kapladı: rüzgarın her hareketini tenimde hissedebiliyorum! Normalde uyuşuk ve hissiz olan yerler bile hayata açılmış, kollarımın, ayak bileklerimin, bacaklarımın üzerinde rüzgarın oynaştığı yerler apaçık beynime iletiliyor. Pamuk gibiyim. Yarı geçirgenim. Fazla uzağa gitmeden Fasuli’ye girip kendimize kuru fasülye, pilav ve cacık sefası çektik. Allahım ne gün! Bu paketi hayatımın sonuna kadar hiç değiştirmeden uygulayabilirim. Ben öyle sürekli farklı zevkler peşinde koşan biri değilim. Bir rutinin içinde serpiliyorum ve sevdiğim bir şey bulursam da pek başka bir şeyler aramadan sadakatle o sevdiğim şeyi defalarca tekrarlayabilirim. O yüzden ayda bir mi iki mi karar veremedik ama bütçemiz el verdiğince kendimize bu harika hediyeyi düzenli olarak vermeye söz verdik.

20. günün yogası dün derslerden sonra eve gelince ancak yapılabildi. 30 dakikalık jet bir pratikti, yine enerji patlamalı günlerden biri daha. Sonrasında bir takım işler. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz Karadeniz kampını da nihayet dün gece duyurabildik! Heyecandan bir süre uyuyamadığımı itiraf ediyorum. Kampa dair başka bir yazı yazmak da planlarımın arasında. Şimdilik etkinlik linkini buraya bırakayım. (Sonradan ekleme: tüm yoga kampları artık bu sayfada!)

Önümüzdeki günler 28günyoga için belki de en sınayıcı günler olacak çünkü mekan değiştiriyorum. Perşembe gününe kadar Karadeniz’de olacağım ve yoganın her gün eksiksiz devam edebilmesi için bir takım ohal önlemleri gerekecek. Benim için en zor şey çünkü kendi rutinimden çıkıp farklı mekan ve ortamlarda da bunu devam ettirebilmek. Ama bu sefer olacak, çünkü yalnız değilim 🙂 #yogayadevam