Bir Yoga Günlüğü III: Gün 15

Bazı ayarlarımın bozulup bazılarının düzeldiği bir gün bugün. Rubiküpün bir yüzünü yaparken öbür yüzü bozulur ya. Onun gibi bir şey. Dolunay desen var, uykusuzluk desen âlâsı, bir duygusal roller-coaster bugün adeta sangha.

Dün akşamki düğünden sonra ilk planım gece Bursa’da kalıp sabah 9:30 otobüsüyle İstanbul’a dönmekti aslında. Gece ilerlerken baktım ki dönmek istiyorum. İçime o ‘dönmek istiyorum’ hissi düştü mü ne ısrar ne ikna ne başka bir şey fayda etmiyor bende, bir an önce ışınlanmak istiyorum. Ama bir an önce. Ne yapsam da otogara gitsem diye düşünürken Aslı Su isminde bir peri yanımdaki sandalyeye oturdu. Evet, bildiniz, bizim Aslı Su 🙂 Dedi ki, ben seni bırakırım otogara istersen. Gerçekten mi? Evet. Bıraktı da sağolsun. Ben ki böyle spontan yaşayanlara uzaktan çok özenirim, daha yolculuğunu bile planlamadan kendini otogara veya havalimanına atıp ondan sonra en yakın vasıta saat kaçta diye soranların hayata olan teslimiyetine imrenirim. Gelgelelim bu vesileyle, artık gide gele epeyce hakimi olduğum Bursa otogarında Kamil Koç bankosunu buldum ve o çok özendiğim cümleyi kurdum: “İstanbul’a en yakın otobüs kaçta acaba?” 14 dakika içindeymiş. Hay hay! Öyle aşırı spontan olmadı tabii benimki, alınmış biletim vardı, onunla değiştirdik. Ama olsun. Gideyim mi kalayım mı diye düşüneli şurada yarım saat olmamışken 23:59 otobüsünde kendime bir yer bulunca pek sevindim.

Bazen İstanbul’da yaşadığımız için deli olduğumuzu düşünüyorum. Buraya gerizekalı yazmıştım ayıp olmasın diye sildim. Otobüste baygınlık geçirircesine bir uyku beni buldu. Arasıra gözlerimi açıp neredeyiz diye bakıyorum, tekrar bayılıyorum. Muavinden su istiyorum, tekrar bayılıyorum. Damardan sedatif almış gibiyim. Ne zamanki otobüs normal hızından yavaşladı, uykumdan uyandım. Koridordan başımı uzatıp yola baktım. Her yer kırmızı. Ama her yer. Bütün araçlar duruyor. Kilometrelerce kuyruk. İBB Trafik’i açtım, TEM Gebze-Şekerpınar Yönü Karayolları Genel Müdürlüğü Çalışması nedeniyle tüm şeritler trafiğe kapalıdır diyen bir yazı. Ne demek aga tüm şeritler? TÜM ŞERİTLER. Yandex’i açtım, her yer mosmor. Herkes küfür bela aklına geleni okumuş. Ööyle. Koca otoyolu kapamışlar, E-5’e veriyorlar. E-5’te de yol çalışması var. Yani böyle bazen sirk miii, kabus muu, şaka mıı, ne olduğunu bilmediğim bir şeyin içinde yaşıyoruz gibi geliyor bana sangha. Hani BBC’de kıvırcık saçlı bir ressam vardı, tüm neşesiyle şuraya da küçük bir ağaççık konduralım, şuraya da küçük bir evcik diye diye yarım saatte harikalar yaratırdı. İşte tamı tamına onun zıttı, kötü, fesat, kim olduğunu bilmediğimiz birileri de tüm itina ve gayretleriyle şehri kem kahkahalarıyla oyun oynarcasına yönetiyor gibi geliyor bana bazen. Hmm.. bu gece bunlara nasıl dünyayı dar etsek? şuradan İstanbul’un iki ana yolundan biri olan TEM’e bir altyapı çalışması koyalım.. evet. tek şerit olmaz, hepsini kapatalım.. bu salakları E-5’e yönlendirelim.. ama duur.. oraya da küçük bir çalışma koyalım ki, iyice hayatlarından bezsinler.. nihohoha! Şimdi buraya yazdıklarımın çok daha ağır küfürlü bir nüshası var aklımda aslında ama yazmıyorum buraya sangha. Kainatın dost canlısı bir yer olduğunu unutturmak için eline geleni ardına koymuyor sağolsun şehr-i İstanbul. Ne zaman kendi üzerine kapanıp komple çökecek çok merak ediyorum. Umarım burada olmam.

Devamını yazmak istiyorum ama uykusuzluğumdan ötürü işlemci hızım yavaşlamış. Şuncağız şeyi bir saatte yazdım, hiçbir yere bakmamama rağmen. Gözlerim kapanıyor. Hem bir an önce yatayım ki, yarın sabah bülbüllerime ben de erkenden bir arz-ı endam edebileyim. Bu yazı da burada bir dursun, o da kendi üzerine bir uyusun..

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 13

Bugün tam anlamıyla İstanbul’a dönmüş sayılırım. Neden mi? Sabah Bostancı’dan Beşiktaş’a İDO, oradan Emirgan’a otobüs, oradan Kabataş’a bir başka otobüs, akşam ders çıkışı Karaköy’e tramvay ve son olarak da Bostancı’ya motor şeklinde geçen toplu taşıma silsilesiyle Hızır Kamp öncesi bıraktığım hayatıma tekrar döndüğümü fikren ve ruhen idrak etmiş oldum. Şu kadar yıldır İstanbul’da toplu taşıma müptelasıyım, bir bal arısının günlük çiçek ziyaretinden daha çok aktarma yaptığım oluyor, yine de 200’lük akbil’i sıfırlayamıyorum babacım!

Gelgelelim bahsettiğim bu yolculuk silsilesinin en kayda değer anı neydi biliyor musunuz? Akşam Fındıklı’daki Yin dersimin çıkışında yetişemeyeceğime neredeyse emin olduğum taze Karaköy-Bostancı hattının son motoruna deparsız yetişebilmiş olmamdı. Evet, yanlış duymadınız! Anadolu yakası ahalisi için (yani tabii karşılıklı çalışıyor ama ben bir ‘karşı’lı olarak sesleniyorum sizlere) yeni konulmuş olan bu 45 dakikalık seyir hattı benim konulduğunu duyduğum günden bu yana türlü türlü heyecanlar yaşamama neden oluyor. Üstelik de taa Karaköy’den alıyor, taa Bostancı’ya getiriyor. Anlıyor musun sangha? Evime 15 dakikalık yürüme mesafesine bir vapur kondu diye nasıl seviniyor bu can. İstanbul’un gözü kör olsun.

Motora yetiştim diye bir sevindim, bir sevindim. Oturacak yer beğenemedim. Üst kat çok rüzgarlıydı, alt katta bir pencere kenarına iliştim, kulağımda müzikle koyuldum blog yazılarını okumaya. Arada bir kafamı kaldırıp dışarı baktım, güneş batarken ziyadesiyle hoş renkler. Normalde her gün bu güzergahı gidip gelen biri olarak oturduğu yerden kalkıp da fotoğraf çekmeye giden yerli insanlara karşı, ne yalan söyliyim, pff deyip göz deviririm içimden. Ne kadar orijinal! Telefonun film şeridinde bir daha asla bakılmayacak olan bir fotoğraf daha.. Galata, Topkapı, yeey. Amma velakin, epeydir blogu görselsiz bırakmış olmanın getirdiği sorumluluk bilinci ve kalıplaşmış yargılarımızı kırma antremanları sebebiyle, diğer yolcuların çoktan içselleştirdiğim göz devirmeleri ve dudak bükmelerine kayıtsız kalarak yaptım bir çılgınlık ve attım kendimi motorun parmaklıklarına!

 

IMG_1212.JPG

Yazacak çok şeyim var sangha. Nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Bloglar arası, felsefeler arası çapraz referanslar kafamda uçuşuyor.. Her şeyi yazmak istiyorum, nasıl olacak bilmiyorum.

Önce yogamdan başlıyayım. Bu blog illa yogamız hakkında olacak ya, üstelik ben yazmışım blog gaydlaynlarını. Şimdi ödüm kopuyor kendi yazımda yogamdan bahsetmezsem diye. Takıntıların da gözü kör olsun! Normal olarak sağ tarafta bulunan ve yazı başlıklarımızın olduğu kısımdaki usülsüzlükler başta çok gözüme batıyordu itiraf edeyim sangha. Ben ki bir yazıda farklı puntoyla yazılmış, veya aynı puntonun farklı paragraf aralığıyla yazılmış bir kısım göreyim.. Bir titreme gelir. Basarım ctrl a’yı, topyekün hizaya çekerim. Comic sans fontuna tahammülüm yoktur, gayri ciddi bulur, hemen doğru dürüst bir fontla değiştiririm. Fabrikada bu korkunç font ile yazılmış bütün resmî dokümanları bir gün oturup tek tek değiştirmişliğim vardır. Şimdi mesela herkes kendine göre bir başlık koyuyor ya, tüm çabalarıma rağmen, hatta arada Türkçe karaktersiz, kimi büyük kimi küçük harfli filan… Gözüm seğiriyor sangha, öyle söyliyeyim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir durum, farkındayım. Mühendislikten kalma bir takıntı olması muhtemeldir, üstüne fabrikadaki iş hayatım eklenince içimdeki format çılgını meydanı boş bulup beni ele geçirmiş de olabilir. Her şeyin bir standardı olmalıdır elbet. Yoksa dirlik düzen kalmaz, herkes kafasına göre takılsa, kaos maazallah! Hem HER şeyi yazmakta serbestiz diye isyan ediyor mağaramdaki zorba, yeter ki şu başlıklar aynı formatta olsun, gözünüzü seveyim!! Neyse. Sen başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin sangha.

Yogam diyordum. Bugün bir gevezelik var üstümde. Sabahtan beri de böyle. Bugün 06:20’deki alarmla uyandım. iPhone sağolsun Bedtime diye bir şey yapmış, bir güzel alarm melodileri var, usul usul melek katında sallanarak getiriliyor ruhum tekrar vücuduma. Baktım bizim sabah bülbülleri uyanmış, benden bir saat önce yoklamalarını vermişler. Olsun be canım diyorum, sabahın 6:20’sinde uyanmışsın, bu da bir şey sayılır. Üstelik de tek seferde, ertelemeden. Kalktım, tuvalete gittim. Bütün o sıradan ve gündelik aktiviteler içinde, halledilmemiş meselelerim üzerine başkalarına söylemeye cesaret edemediğim şeylerin bir tiradını atarken yakaladım kendimi. Kafamın içinden yani. Uuuuuh! Neler neler saydırdım. Ne kadar da güzel ifade ettim kendimi.

hoşt hav.jpg

Hayatımın kısa bir özetidir.                                                                                                          Şaka şaka. Yoga öncesi hayatımın.

Bence en az 15 dakika geçti böyle. Sonra yogaya başladım.

İkinci prelüd bugün de vesselam. Bana bu üç prelüd ve angaharalar içinde en zorlandığın, en hayattan soğuduğun, en sevmediğin poz hangisi diye sorsalar tereddütsüz ikinci prelüddeki uttanasana varyasyonları derim. İçimden. Ki ikinci prelüd kısadır, kırmızı çadır sonrası yogaya dönüşün müjdecisidir, kısacıktır, hemen biter. Ama sen onu bir de bana sor. Sanki çok öne katlanabilirmişim gibi bir de yamuklusu. Te allam, kim icat ediyor bu pozları?

Bugün güneşle şöööyle bir selamlaştık. Samakona ve Hanumangiller yüksek yüksek tepeler idi. Bütün yogam boyunca o kadar kalçamdaki hislere endeksliydim ki, iki tane koskoca pozu, Atikranta’yla Mayura’yı unuttum. Üstelik aynılarını dün de unutmuştum. Gerçi Atikranta’yı yapamayabilirdim ama Mayura’ya mazeret? İki bacağın alçıda olsa yaparsın. Neyse! Sonra kahvaltı, kahve derken bir ders için düştüm yollara. Gerisini biliyorsunuz.

Ama bilmediğiniz çok şey var bugüne dair! Mesela ben bugün bir süper kahramanın evine gittim! Fatmacığımla nasıl geçtiğini anlamadığım bir beş saat geçirdik. Bir ara o blogunu yazarken ben de kütüphanesinde ilk gözümün iliştiği kitaba gömüldüm, ve ne inciler ne inciler buldum sangha! Epeydir Mevlana’nın Mesnevi’si peşindeydim ancak bir türlü denk getirip güzel bir baskısını bulamıyordum. Rastgele açtığım şu dizelerle bugünü noktalayayım, parantezlerimi senin çapraz referanslarına bırakayım sangham.

640.

Gergefin eli yoktur ki kendini korusun. Konuşması yoktur ki zararı ve faydayı açıklasın.
Bu beytin manası Kur’an’da beyan olunmuş, Hak, “Attığın zaman sen atmadın” buyurmuştur.
Okun atılışı, mâna bakımından bizden değildir. Biz yayız, oku atan Tanrı’dır. (Bkz: Zen ve Okçuluk)
Bu sözler cebir değil, Hakk’ın Cebbar adının mânasıdır. Onu zikretmeyi sana söylemektir.
Aczimiz, mecburiyetimizin işareti; mahcup oluşumuz da irademizin delili oldu.
Eğer irademiz yoksa bu üzülme, bu utanma niçin? (Bkz: Ramesh Balsekar, Suçuluk ve Günah)
Üstadın talebesine tazyiki niçin? Devamlı tedbir fikri neden?” (Bkz. Master Oogway, Kung Fu Panda)
Eğer sen, irade zorla tanınmış ve aydınlık ay, bulut ile örtülüdür dersen
Dinlersen işte doğru, güzel bir cevap: Küfrü terk ile dine doğru yolu bulursun.

650.

Hasta olunca bu bıkkınlık nedir? Asıl uyanıklık hastalık zamanındadır.
Hasta olduğun zaman Hakk’ı anar, istiğfar edersin.
Suçunun ve günahının çirkinliği görünür, bundan sonra itaate niyet edersin. (Bkz: Ben)
Bundan sonra Hak yolunda ibadet edeyim diye ahdeylersin.
Öyleyse âşikar oldu ki hastalık, sana akıl gözü ve uyanıklık oldu.
Bu sırrı bil, aslını ara. Arif isen bu sana rehberdir.
Kim uyanıksa o dertlidir. Kim agâh ise yüzü sararmıştır.
Hakk’ın cebrine inanıyorsan teslimiyetin, O’na taatini takdimin hani? (Bkz: Piraye’nin Çaba ve Tevekkül isimli yazısı)
Zincirle bağlanan için neşe, hapis olana hürriyet nedir?
Elinin ayağının bağlı olduğunu, padişah çavuşlarının seni gözlediğini açıkça gör.
Acizlere çavuşluktan sakın. Zira çavuşluk mizacı muteber değildir.

Mevlana, Mesnevî-i Şerîf, TİMAŞ Yayınları.

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 10&11

Bugünlerde blog biraz tenhalaştı mı sangha, yoksa bana mı öyle geliyor? Birtakım yazarlarımızın son birkaç gündür hiç sesi soluğu çıkmamakta. Eğer yokluğunuzun fark edilmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!

Son iki gün çok hızlı geçti. Dün Ayça beni ziyarete geldi, okudunuz mu? İstanbul’da istesek buluşamazdık. Fırsat bu fırsat deniz kenarında bol bol kaynattık. Doktor Kemal’le olan macerasını sanırım ondan dinlememiz gerekecek. Sonrasında biraz eşyalarımı topladım, Amerika’da yaşayan ve yılın sadece belli zamanlarında açan nadide çiçekler gibi zar zor denk getirerek görüşebildiğim arkadaşlarımı ziyaret etmek için akşam çıkıp Gündoğan’a gittim. Bir senelik arayı bir saatte kapatmaya çalıştık, ama buna da alıştık. Eve dönüp hafif bir yemek yiyip yattım. Böyleydi onuncu günüm.

Bugün İstanbul’a geldim. Yirmi iki gündür evimden uzaktaymışım. En son şu an oturduğum koltuktan bu yoga günlüğünü yazdığımda ikinci turun 15. günündeymişiz. Heyhat! Eve girer girmez yüzüme ağır, beklemiş, evin her yerine yayılmış bir sıcak dalgası çarptı. Camları açtım. Mutfak yine hayvan mezarlığına dönmüş, benim meşhur minik sinekler, ve evin içine girme talihsizliğinde bulunan diğer kanatlı mahlukların cesetleri mutfak karolarının üstünde.. Çiçeklere çarptı gözüm. Çiçeklerim! Yanmışlar sıcaktan. Orkidenin tek kalan çiçeği hâlâ üzerinde ama iyi değil belli, beti benzi atmış. Bir cins antoryum çiçeği olduğunu şu an size yazmak üzere aratıp öğrendiğim diğer çiçeğimin durumu ise kritik. Zaten son zamanlarda pek iyi değildi, korkarım buradan döndüremeyeceğiz onu hayata. Kötü hissettim onları öyle görünce, bir çiçeğe bile bakamıyorsun diye parmak salladı içimdeki ses. (Söylemediklerimi siz doldurun hanımlar.) Oradan zihnim hemen Gökay’a çiçekleri sulamadığı için sinirlenerek bir çıkış yolu aradı ama o fikre de o kadar tutunamadım ki hemen kendime kızmaya geri döndüm. Adam napsın, eve 6 saatliğine filan uğradı iki iş arası.

Son dönemde yanan ve iade edilemeyen uçak biletlerimin bolluğundan, kalçam sebebiyle zoraki tatilimi uzatmaya karar verdiğimde bu Çarşamba’ya aldığım uçak biletini ne olur ne olmaz diye esnek bilet olarak almıştım. Hayatımın ilk esnek biletidir. İyi ki de öyle yapmışım. Çünkü yine planlar değişti, babam da İstanbul’a gelmeye karar verdi. İşime de geldi doğrusu, o kadar şeyi çekerek veya sırtlanarak hiç mi hiç taşımak istemiyordum havaalanlarında. Atladık bu sabah 6’da arabaya, güneş kızıl pembe bir top gibi dağların yamacını ısırarak doğuyordu. Yollar bomboştu, 8 saatte evdeydik. Uçakla gelsem zaten bir saat önce evden çık, bir saat önce limanda ol, bir saat uç, bir saat kafadan rötar, yarım saat bavul bekle, otobüse veya taksiye bin çık, trafikte takıl, eziyet çek, vs. derken zaten en erken 6 saatte filan gelebilirdim eve. Mis gibi de oldu doğrusu. 22 günlük İstanbul yokluğundan sonra yaşanacağı yüzde yüz olan bir Sabiha Gökçen şoku/kaosu/travması yaşanmadı böylelikle.

Ama şimdi gözlerim kapanıyor sangha. Buna karşı koymayacağım sanırım. Yarın sabah ikinci prelüd ile yogamı eteğimde ziller kafamda mehter marşları ve karnımda kelebekler ile karşılayacağımı umuyorum. Belki ben de Fatma’nın yazdığı gibi “Dün hayalini kurduğum pratik değildi bu sabah yaptığım. Ama dünkü hayal, bu sabahki gerçek” diye yazarım size yarın. Kim bilir?