Bir Yoga Günlüğü III: Gün 2

Bir şeyin neden olduğunu bilmek neden önemlidir? Neden oldu? Neden şimdi? Neden? Batı ile Doğu arasında sıkışıp kalmaya mahkum, Doğu’ya içten içe özlemle karışık bir kıskançlık beslerken Batı’ya olan ezeli özentisinden ötürü bir Batılı gibi düşünmek için itinayla köleleştirilen bu toprakların evlatları olarak bizler, neden-sonuç ilişkisi denen bu tahterevalliyi belki de gözümüzde çok büyüttük. Tam bir Eastern Body – Western Mind * durumu. Bize yüklenen software bir türlü bizim hardware ile uyumlanamıyormuş gibi. İçimizdeki Doğuluyu az serbest bıraksak iki ayağını uzatıp şöyle bir rahat edecek, kendini yaradanın emin sularında süzülmeye bırakacak, her şeyin nedenini nasılını takdir-i ilahiye bırakacak ama içindeki Batılı rahat durmaz, haydi şimdi ne var, hop, öyle yaymak yok, otur düşün bakalım, neden oldu anla bakalım, ve bul bakalım, bir daha olmaması için neler yapabilirsin? Sorular içinde en gıcık olduğum soru budur. Bir daha olmaması için neler yapabilirsin? Fabrikada dilimize pelesenk olmuş bu kavram yüzünden on bin milyon tane balık kılçığı analizi, vay vay analizi, kök neden analizi, zart analizi zurt analizi için içinin kıyım kıyım kıyıldığı toplantılar sonucunda sağını solunu tüm yamacını kontrol eder de bütün gediklerini kapadığını sanırsın ama şans mı, Murphy mi, kör talih mi, bir daha vurur işte bir hata ve gene sen sorumlu olursun şu kadar anlamadığın sistemin içinde allahın belası bir cıvata nasıl yerinden oynamış da bütün üretim hattı boyunca milyon dolarlık sensör sistemine yakalanmadan yolculuk ederek nasıl tüketiciye kadar ulaşmış? Neyse konumuz bu değildi. Konumuz kontrol manyaklığı. Çünkü benim için neredeyse her şey buraya bağlanıyor. (Bkz: Sorum Tohumları) Bir daha olmaması için neler yapabiliriz sorusunun cevabını bildiğimizi zannediyorsak her bi şeyin bizim kontrolümüzde olduğuna inanan minik kafalı küstahın tekiyizdir bence. Bugün neden böyle acıdı dilim bilmiyorum, kalçalar hani öfke nefret gibi keskin duyguları barındıran yerlerdir denir ya, ben de kalçamın sakatlığıyla böyle mi başa çıkıyorum nedir?

angrybull.jpg

Bugün renkli günlerde olsunlar ziyaretime geldi. Dünkü yogamdan sonra geçtiğimiz hafta boyu yaşadığım azar azar hareket mi ettirsem yoksa hiç mi hareket ettirmesem müteredditliğim yataktan kalkamayacak hale gelmemle beraber sona ermiş oldu. Ay halimin gelişi de yoga mahrumiyetime bir meşruiyet kazandırmış oldu, teşekkür ederim size yumurtalıklar. Şimdi dönüşteki derslerimi düşünüyorum. Dünden önce olsa ders verebilirdim, şu an onu da yapamam. Ders boyunca hiç kıpırdamadan ayakta dikilsem veya bir sandalyeye otursam dahi İstanbul’un toplu taşım zindanlarında iki ayağımın üstünde dalga sörfü simülasyonu yaparcasına dengede kalarak yolculuk yapabileceğimi hiç mi hiç zannetmiyorum. 8 Temmuz’daki workshopumu düşünüyorum, o vakte kadar iyileşeceğim de Golden Seed filan öğreteceğim.. Temmuz’un sonundaki kursumuzu düşünüyorum. Kukumav kuşu gibi bütün gün düşünüp duruyorum, nasıl oldu, neden oldu, nasıl böyle bir anda oldu, ne oldu da böyle oldu, sonra ne güzel iyileşiyordu, ben birkaç gün önce de kalçam vikviklerken yoga yapıyordum ama böyle olmuyordu, dün ne oldu da böyle oldu, bir daha olmaması için ne yapacağız? Düşün babam düşün. Halbuki uzat iki ayağını da dur be kadın dedi artık dün oradaki her kimse. No more ikirciks. Stop. Ben de iki ayağımı uzattım, kâh koltukta, kâh yatakta, kâh sandalyede, ööylece duruyorum. Durunca insanın daha çok düşünesi geliyor tabi. Çarşamba günü dönecektim İstanbul’a mesela, eğer oraya gidip de ders veremeyeceksem şu an bu halde alev alev yanan İstanbul’a gitmem örneğin çok saçma, bunu düşünüyorum. Cumartesi’ye kadar kalmayı düşünüyorum. Hatta bazen ne yapsam da İstanbul’a hiç dönmesem diye düşünürken yakalıyorum kendimi, sonra hop diyorum, o kadar uzun boylu değil.

İşte bugün de böyle bir gün sangha. Yazınca biraz daha rahatlıyor insan sanırım. Ben böyle durumlarla pek iyi başa çıkabilen bir insan değilmişim, her ufak incinmede bu gerçekle tekrar yüzleşiyorum. Belki elden ayaktan kesilmekten içten içe bu kadar korkmamım neden ailenin öte jenerasyonlarında bir sürü felçli ve yatalak kadın olmasıdır. Şimdi bir de bunun nedenini düşünemeyeceğim galiba. Size varoluşunuz sebebinizle göz kırpıştığınız, bir an bile olsa bu dünyaya neden geldiğinizin idrakine varabildiğiniz yogalar diliyorum. Sanıyorum ki bir kalp atışı boyunca süren böyle bir an, amaçsızca oradan oraya savrulup durduğumuz koca bir hayata bedeldir.

* Anodea Judith’in aynı adlı kitabı.

Reklamlar

Bir Yoga Günlüğü: Gün 17&18

#28günyogacılara selam olsun!

Sabahından akşamına kadar yogayla dopdolu geçen bu iki günde, kendi yogamı yapacak enerji bulamadım biliyor musunuz? Bu iki günlük molayı dolunay molasından sayacağım, çünkü dün eve geldiğimde dolunaya tırmanan son 12 saatlik bölümün içerisindeydim, şu anda da öğlen yarım gibi tamamına eren ayın sonrasındaki 12 saatlik dilimdeyim. Peki ne alaka dolunay? En basitinden bir açıklamayla, tıpkı yeryüzündeki suların dolunay zamanı Ay’ın kütle çekimine yenik düşerek ondan tarafa doğru çekilmesi ve halk arasında medcezir veya gelgit diye bildiğimiz olaya yol açması gibi, yaklaşık yüzde 60-65’i sudan oluşan insan bedeninde de fiziksel olarak -şu an için- ölçümlenemese de, enerjinin daha çok ‘kafaya’ doğru yükselmesiyle beraber tabiri caizse hafiften sıyırdığımız bir dönem olmasından ötürü yapmıyoruz dolunayda yoga. Yoga, meditasyon ve pranayama gibi çalışmalar zaten bedendeki pranayı yukarı doğru yükselten aktiviteler. Dolunayla birleşince ortaya çifte kavrulmuş bir prana ortaya çıkıyor, ve kafalar başka yerde olduğu için vücudu sakatlamak oldukça kolaylaşıyor. 28günlük yoga maceramın başında Defne Hocam bana aynı zamanda pratiğin yoğunluğunun da dolunaya doğru artmasını, dolunaydan yeni aya doğru da yavaş yavaş azalması gerektiğini söylemişti. Tam olarak bu döngüye oturmadı benim yogalar, çünkü dolunaya tırmanan günlerde -ve şu anda da- devam eden yorgunluğum sebebiyle son birkaç gündür zaten epey hafif pratikler yapıyordum. Bugün Attila’nın şafak saymasıyla 28gün’ün sonuna sadece 10 gün kaldığını fark edip tekrar panik oldum. Ağustos’un bitmesi Eylül’ün başlaması; Eylül’ün başlaması ise benim gurbet ellerde büyük hocamın karşısına çıkma günümün gelip çatması demek! Ve ben hiç mi hiç hazır değilim. O yüzden yarın sabah şöyle hoş bir pratikle günü açma niyetindeyim. Dolunay sebebiyle verdiğim iki günlük aranın bir gününü de 28gün’ün sonuna yine Defne’nin kaza yogası olarak nitelendirdiği şekilde ekleme niyetindeyim.

Bu günlük olayı çaktırmadan beni etkisi altına almış. Yazmakta zaman zaman zorlansam da en son bıraktığım yerden şimdiye kadar bütün olanları toparlamak gibi bir isteğe kapılıyorum her seferinde. Bugün de Salı günü bıraktığım boulder maceramdan alarak geçtiğimiz iki günü toparlayacağım.

Salı öğleden sonra birkaç saati Battal’la Kağıthane’deki boulderhane’de geçirdik. Gerçekten inanılmaz derecede güç ve esneklik gerektiren bir spor bu tırmanış. Özellikle aşmış tırmanışçıları izlerken vücut hakimiyetlerine, esnekliklerine, ve merkez güçlerine hayran kalmamak elde değil. Sana yol gösterenin olduğunda daha kolay kavrıyorsun bazı şeyleri ama tek başıma öğrenecek olsam çılgınlar gibi vakit ve efor sarfedip çok ilerleme kaydedemediğim bir yerde olurdum gibi hissediyorum. Ellerimi ve ayaklarımı tutamakların ve basamakların üzerinde attığımda, zamanın çoğunluğunda aşağıdan biri bana sağ ayağı şuraya at, sol eli buraya al, sol bacağının üzerinde yüksel! diye emir kipinde konuştuğu için yapıyorum her ne yapıyorsam ne yalan söyleyeyim. Pek çok sefer inanamayarak yapıyorum yani hamleleri. Boulder’da her şey çok daha net tabii ki ama kaya tırmanışlarımın çoğunluğunda aşağıdan gelen yönlendirme olmasa dakikalarca ayağımı elimi nereye atayım diye aranıyorum. Bu arada tabii vakit geçiyor ve bir sonraki hamlen için enerjin kalmıyor. Aslında epey iyi hayat dersleri çıkıyor bu aktiviteden. Bu seferki boulder’da da ilk başta mantığa oldukça ters görünen ama yaptıktan sonra gayet mantıklı bir şey olduğunu farkettiğim, vücut ağırlığını bir sağa bir sola yatırarak ve kolları mümkün olduğunca düz kullanarak çıkma yöntemini çalıştım. Bir gün kaya sırtında da bu şık hamleleri hatırlar umarım kas hafızam.

Boulder çıkışı Günsu’yla buluşup Birce’ye gittik. Bu üçlü en son ne zaman bir araya geldik üçümüz de hatırlayamadık! Ama ilk bir araya gelişimiz gün gibi aklımda. Zeynep Aksoy’un Cihangir Yoga’da verdiği son hocalık eğitimindeyiz, ve ilk buluşmada üçümüz yan yana matlardayız. Elbette tesadüf değil. Birce’nin Güney Amerika maceralarını dinleyip kız kıza muhabbet edip kaynattığımız, bolca cips yiyip kahkaha attığımız bir akşam oldu. Ertesi sabah benim Dolmabahçe taraflarında erkenden dersim olduğu için Birce’de kaldım. Sabah koştur koştur 7:30’da başlayan ders için kendimi evden dışarı attım, hatta yetişmek için taksiye bile bindim. Taksiye ‘bile’ diyorum çünkü taksi daima benim için en en en son seçenek. Ama heyhaaat! Derse gelen çıkmadı. Eğer kendi evimden gelmiş olsaydım sabah 5:30’da filan uyanmış olacağım için bu duruma biraz hayıflanırdım sanırım. Boğaz’a bakan enfes manzaranın tadını çıkarıp gerisin geri Birce’ye geri döndüm. Saat oldu 8. 11’de Emirgan’da olmam gerekiyor. Yine uzun bir aralık gibi görünen ama İstanbul şartlarında aslında hiçbir şey yapamayacağın bir zaman dilimi. Ben de bir saate yakın kestirdim, tekrar yollara düştüm. Emirgan’dan çıkıp Cadde’ye Hamile Yogası’na geldim. Birbirinden güzel sekiz hamileyle beraber geçen derste günün bütün yorgunluğunu unuttum!

Hamile yogası önceki yıllarımda ilgi alanımın tamamiyle dışında kalan bir şeydi. Sonra sonra neler değişti de içimde bir merak uyandı, bilmiyorum. Ama Mey ve Nur’dan aldığım hamile yogası eğitimi hayatımda gerçek anlamda bir dönüm noktası oldu. O gün bugündür de hamile yogası derslerinde öğrencilerimin içinden geçtiği süreci paylaşmak, onlara bu dönemde biraz olsun destek olmak ve her hafta büyüyen karınlarıyla beraber yoga yapmalarını sağlamak hayatıma bambaşka bir neşe ve renk kattı! Galiba bu sene devirdiğim 30 yaşın da bunda katkısı büyük ey karavan, senden gizleyecek değilim. Bu yıl şok içerisinde fark ettiğim bir şey var: hormonlar.. gerçekmiş!!

İşte bu kafayla eve geldim. Derslerin getirdiği manevi tatminin ardına sabahın köründen beri İstanbul’un bir ucundan diğerine koşturan bedenimin fiziksel yorgunluğu yetişti. Yattığım yerden kalkamadım. Bugün de sabah bir akşam bir olmak üzere iki tane Temel 1 dersim vardı. Sabah uyanınca Atilla ve Yeşim’in paylaştığı Godfrey’in Cihangir Yoga’da yaptırdığı aya selam akışının videosuna denk geldim. Ne çok yapardık bunu! O kadar uzun zaman olmuş ki unutmuşum, Zeynep Aksoy’un eğitim kitapçığını filan açıp hatırladım yeniden. Bugün dolunay ama yoga dersleri durmuyor elbet 🙂 O yüzden bol bol aya selam yaptığımız ve dolunayın bizi yukarı çeken gücünü pozların içinde kullanmayı araştırdığımız dersler oldu. Güzel de oldu.

Durumlar böyle. Yarın için epey heyecanlı olduğum bir başka deneyim yine beni bekliyor olacak, ama yazısı sonraya kalsın! Epey malzeme çıkacağına hiç şüphem yok! 😀

28günyoga’da sona yaklaşıyor muyuz ne? Haydi gayret! Arada kaytardıklarınız varsa siz de 28 gün’ün sonuna ekleyip döngüyü tamamlayabilirsiniz. #yogayadevam!