Bir Yoga Günlüğü III: Gün 0

Güzel yeniaylar olsun sangha! Bugün kervana ucundan katılmak için harika bir gün. Eğer geçtiğimiz ay boyunca sessiz sedasız bir köşede oturup yazılanları okudunuz ve ben de yapmak istiyorum! diye içinizden geçirdiyseniz tek yapmanız gereken kancamıza takılmak. Her türlü imkan ve şerait dahilinde yogamızı devam ettirebilmemiz için ihtiyacımız olan güç damarlarımızdaki asil kanda, nadilerimizdeki temiz canda ve bizi çepeçevre sarmalayan sanghamızda mevcuttur! WordPress üzerinde konuşlandırdığımız 28günyoga blogumuza yazar olmak için her gün kendi yoganızı yapmaya ve izlenimlerinizi yazmaya dair niyetiniz olması yeterli. Ancak biz 28günyogacılar olarak, pek çoğumuzun hocası Defne Suman’ın dediği gibi yogaya bir keyf unsuru değil nefs unsuru olarak yaklaşmaya da ayrıca önem gösteriyoruz.

Tüm 28günyogacıların yeniay niyetlerini okumak için sabırsızlanıyorum. Tabii ki paylaşmak istediğiniz kadarını. Bu yeni başlayan ay aynı zamanda burcum Yengeç’in ayı. O yüzden bu sabah sessizlik içinde, yeni ay için niyetlerimi düşünürken aynı zamanda önümde uzanan yeni yaşım için de biraz tefekküre daldım. Arkamda bırakmakta olduğum yaşımdaki ilkleri, benim için anlam ifade eden olayları, attığım adımları ve öğrendiklerimi düşündüm. Epey aradıysam da kişisel olarak olumsuz olarak değerlendirebileceğim pek bir şey bulamadım. Bir ara kışın her gün bir mantra gibi tekrarladığım çok yorgunum, çok yorgunum halleri hariç aklıma olumsuz bir şey gelmedi. Bu hal için yapılabilecek şeyleri de önümüzdeki senenin tohumları arasına ekledim. Büyük oranda sağlıklı bir yıl geçirdim, ailecek yaşanan birkaç sıkıntıyı da çok şükür ucuzundan atlattık. Durum böyle olunca ortaya on numara beş yıldız bir tablo çıktı. Bir insan evladı daha ne ister?

İzninizle, yeni 28günyoga döngümüz için niyetlerimi sizlerle paylaşmak istiyor ve bu niyetlerim için kendime belirlediğim hedefler doğrultusunda elimden gelenin en iyisini yapmak üzere huzurlarınızda söz veriyorum. Ben, Pınar Üstün, önümüzdeki 28 gün için niyet ettim her gün sabah yogasına, niyet ettim blog harici yazılar yazmaya, ve niyet ettim sosyal medya detoksuna! Şimdi uygulanabilir olması açısından bu niyetlerim için kendime koyduğum hedeflerden söz edeyim biraz.

Bir kısmınızın belki yazılardan okuduğu üzere sabah erken kalkıp yoga yapmak özellikle bu son sene beni oldukça zorlayan bir konu oldu. Alarmla erkenden uyanma fobim Shadow Yoga eğitim ve öğrenim yılı boyunca sabahın kör karanlığında yataktan fırlayışlarımla beraber bir nebze körelse de fabrikadaki yıllardan yadigar 05:45 alarmıyla uykuya dalmanın iç sıkıntısı hâlâ içimde bir yerde duruyor. Bir diğer engel de müşterek bir hayat içerisinde erken yatma rutinini oturtmaktaki zorlukta yatıyor. Önümüzdeki ay beş günlük bir seyahatim hariç yerimde sabitim. İstanbul’da iyice sıcaklayan havalarla beraber zaten sabah saatleri haricinde evde yoga yapmak mümkün olmayacak biliyorum. O yüzden sıcak bu konudaki en büyük destekçilerimden biri olacak. Gökay’ın bu ay iki tane turu var. Onun yüreklendirmelerinden mahrum olacağım ama evde olmayışını fırsat bilerek akşam yatma saatlerimi düzene sokabilirim. Zaten bir yoginin olması gereken hal niralamba değil midir? Yani without support, desteğe ihtiyaç duymayan. Evet ihtiyaç halinde etrafımızdakilerin desteğine yaslanmak çok önemli; ancak yavaş yavaş desteği dış kaynaklarda aramaktansa içeride yanan ışığın rehberliğinde yürümeye kendimizi alıştırmak da olmazsa olmaz nefs alıştırmalarından biri. Uzun lafın kısası, ikinci tur için yogamı sabahları yapacağıma söz veriyorum. Bunun yanısıra, yogamın başında en az 10 dakika olmak üzere bir sessiz oturuş seansı ekleyeceğime, ve yoga odasındaki minik altarımı yeniden düzenleyerek ona her gün gereken özeni göstereceğime söz veriyorum.

İkinci niyetim, yine yazmak üzerine. Yoga günlüğünü sektirmeden tutmayı bu ayın hedefleri arasına almadım çünkü o zaten banko. Esas niyetim, bir Shadow sınıf arkadaşımın yüreklendirmesiyle aklımda evirip çevirdiğim bir mevzu olan öykü yazmaya bir adım atmak! Bir baktım, Burçe’nin de benzer bir niyeti yok muymuş? İkimiz de Murat Gülsoy’dan yaratıcı yazarlık kursu almışız. Onca zamandır içimizde biriken şeyleri artık öyle ya da böyle dışarı dökmenin zamanı gelmiştir belki de. O yüzden ben bu ay boyunca 2 adet blog dışı yazı yazmaya, ve bunu sizlerle paylaşmaya niyet ettim. Blog yazıları artık kendini oturttu, ancak öykü gibi hiç deneyimim olmayan bir alanda kulaç atarken arasıra sahilden seslenmeleriniz beni büyük ölçüde cesaretlendirir. Fatma, Fatoş, Ayça ve Aylin de belki bu niyetimizde bize katılırlar?

Bu ay için üçüncü ve son niyetim sosyal medya detoksu yapmak. Gerçekçi düşünürsek bu ay da 28günyoga bayrağı bende olduğu için kendimi tamamen soyutlamam çok zor. Feysbuk’taki yorumları da takip etmek gerekiyor icabında. Ancak ufak adımlarla başlamak ve uygulanabilir olması açısından şöyle bir karar aldım: Sosyal mecradaki varlığımı Güneş günleri (yani Pazar, Salı ve Perşembe) maksimum 30 dakika ile kısıtlıyorum. Eğer siz de 28günyoga yazılarımı Feysbuk üzerinden takip ediyorsanız, sizi blogumu takip etmeye davet ediyorum. Böylelikle ben hem yazar olarak okurlarımdan, hem bir okur olarak diğer yoldaşların yazılarından mahrum kalmam, hem de yazılarımı daha çok kişi ile paylaşma isteği ile Feysbuk’un dehlizlerinde yok olmam. Bir şeyi yüzde 99 yapmak ile yüzde 100 yapmak arasında çok fark var, bunu biliyorum. Ancak Temmuz için yapılabilir bir hedef koymak istedim. Ağustos ayı için hayırlısıyla sıfır sosyal medyaaaaaaaaa!

Birkaç minik niyette daha bulundum ama onları kendime sakladım sevgili sangha. Varlığınıza minnettarım. Tılsımlı bir şey bu! Yakında beslenmeyle ilgili radikal bir niyette bulunacağımı hissediyorum 🙂 O da Ağustos’a kısmet olur belki.

Bugün karanlık ay olduğu için Ashtanga veya Shadow gibi kadim yoga geleneklerine sadık olarak ilerleyen okulların öğrencileri yoga yapmıyorlar. Ben de bugünü bacağımın biraz daha dinlenmesi için bir fırsat olarak kullanacağım. Hocalarım da bacağımın gidişatı ile ilgili olarak yogamı nasıl düzenleyebileceğim konusunda birtakım yönlendirmelerde bulundu. Bir müddet haftanın günlerinden bağımsız dairesel seri ile devam edeceğim, sonra duruma bakacağız. Şimdi babamı da alıp aşağı denize inmek için hazırlanıyorum.

Yazımı kendi uydurduğum bir özlü söz ile sonlandırmak isterim.

Yoga’da hocasız bir öğrenci öksüz bir çocuğa benzer.

Niyetlerimizi gerçekleştirebilmek için gereken irade gücünü ziyadesiyle bulmamız dileğiyle, hoşçakalın sevgili sangha!

moon_and_earth

Foto: NASA

Bir Yoga Günlüğü: Gün 21-26

İnsanoğlu kuş misali sevgili günlük. Geçtiğimiz Pazar günü dört günlüğüne Doğu Karadeniz’e gittim. Dönmez olaydım dediğim çok oluyor.

Turkcell’den gına geldiği için Temmuz başında Vodafone’a geçmiştim. Yüksek yüksek tepelerde Turkcell çekerken benim Vodafone çekmedi, çok da güzel oldu. Fırsat buldukça telefona 28günyoga’nın gidişatına istinaden minik notlar aldım. İşte son 5 gün.

21 Ağustos Pazar – Gün 21

Sabah kalkıp çanta hazırladım. Yolculuk günleri üzerimde bir stres oluyor hep. Bir şeyler “kaçıyor, kaçıyor, kaçtı!” hissi. Kahvaltıdan sonra bir süre daha evin içinde ne yapacağımı bilemez halde dolaştım, içimi yolculuğun heyecanı sardı. Sonra da çıkıp Cadde’deki Yin dersime gittim. Dersin teması zaten Cuma günkü hamam sefasıyla beraber belli olmuştu: alma ve verme arasındaki o hassas denge. Yin dersleri bu temayı işlemek için biçilmiş kaftan. Harika bir ders oldu. Sonrasında hemen eve dönüp hazırlandım ve havalimanına doğru yola çıktım.

Yolculuk oldukça rahat geçti. Uçak vaktinde kalktı, vaktinde inmek üzereydi. Gece uçacağım nasılsa bir şey göremem bari rahat edeyim diye cam kenarını değil koridor kenarını almıştım, meğersem muhteşem bir şimşek gösterisi beni bekliyormuş. Görsel bir şölen oldu adeta. Hatta öyle bir şölendi ki, yere konuş saatinden 5 dakika önce uçağın OrGi’ye (sonradan ismini değiştirdiler ama bir vakit Ordu-Giresun havalimanının ismi buydu evet) değil Trabzon’a ineceğinin anonsu geldi. Okuduğum kitaptan başımı kaldırdım, uçağın varış heyecanı içimi sarmalamışken Trabzon ismini duymamla beraber gülümseyip kitaba devam ettim. Yapacak bir şey yok. Bir de Trabzon bileti pahalı diye OrGi’ye almıştım, hahaha! Ben kaderin bu cilvesine içimden güledurayım anonsu takiben uçağı kontrolsüz bir panik sardı. Sanırsın Lost. Ben oldukça sakinim ama sinir sistemi dediğin sosyal bir iletişim ağı, çevredekilerin tepkileri bulaşıyor. Koridorun diğer yanında oturan insanlar ağlayıp feryat figan ettikçe benim de içimden bir tahammülsüzlük dalgası kabardı, kendimi yatıştırmaya çalıştım. Anonstan beş dakika sonra da yere konduk zaten. Sonrasında bizi epeyce bir süre uçağın içinde, bir bilgi vermeden beklettiler. Sonra kapıyı açtılar, isteyenler Trabzon’da inebilir, biz yakıt alıp bekleyeceğiz, Ordu-Giresun’a tekrar inmeye çalışabiliriz, inemeyedebiliriz, orada hava düzelir mi düzelmez miii,  gibi muğlak cümleler kurdular. Pilotların sesleri bir seçilme kriteri mi bilmiyorum ama normalde karizmatik ve otoriter ses tonlarından ötürü bu tarz durumları kontrol altına alıp yolcuları teskin edebiliyorlar. Bizim pilotun biraz toy bir sesi vardı, uçağın içinde anonsun sesi de normale göre kısıktı, o yüzden kimse pilota güvenemedi. Ben de Trabzon’da indim. 1 saat Havaş bekledim, 2 saat sonra da Giresun’a vardım. Pazar günü yogasız geçti. Kaza yogasına +1 ekledim.

22 Ağustos Pazartesi – Gün 22

Çamlıhemşin’e doğru yoldayız. Giresun’dan gelmek zaten epey bir vakit aldı. Çinçiva’da muhlama ve çay yuvarladıktan sonra Tar şelalesine doğru yola çıktık. Arabayı parkedip şelale patikasına girdik. Şelale oldukça haşmetli ve insanı ürkütüyor. Ancak önünde oldukça büyük ve doğal bir havuz oluşmuş. Yer misin yemez misin? Çığlık ata ata suya girdim valla! Aslında suyun kendisi o kadar soğuk değil ama şelalenin bir rüzgarı var, insanı epey üşütüyor. Sudan çıkınca vücudum içeriden sobayı yakmışsın gibi ısınmaya başladı. Hava kararmaya başlarken biz de geri döndük. Ayder Yaylasına çıkışımız ve Oberj’e gelişimiz tam yemek saatine denk geldi. Sağolsunlar bizi beslediler. Sabahtan akşama kadar yollarda geçen bu günde de yogamı yapamadım ey karavan. Bugünü de yaz haneme. 

23 Ağustos Salı – Gün 23

Kahvaltı sonrası güneş altında yaylaya nazır mayıştıktan sonra biraz ayak bileklerimi ısıtacak bir şeyler yaptım Oberj’in verandasında. Biraz ayak parmakları ucunda çökme kalkma. Bugünün yogası bu kadarcıktı. Ama bugünün devamında beni bekleyenler aslında yogamın bir parçasıydı.

Öğleden sonra bizi Kavron yaylasına götürecek olan dolmuşa bindik. Yol 45 dakika sürdü sanırım. Böbrek taşı düşüren cinsten. Sağa sola patates çuvalı gibi sallana sallana Kavron’a vardık. Gökay Kavron Yaylasından biraz daha yukarı yürüyerek güzel göllerin olduğu bir yere gideceğimizi söyledi. Ben beni neyin beklediğini bilmediğim için bana sunulan her türlü programa fitim. Göllerin olduğu yere gidip geri geldiğimizde Ayder’e dönen son dolmuşa yetişemeyeceğimizi anlayınca bir pansiyon bulup yola koyulduk. Rehberim bana çok fazla detay vermekten bilerek kaçınarak bahsettiği göllerin “şu tepenin ardında” olduğunu söylemekle yetindi. Şu tepenin ardına gitmek içinse neredeyse 3 saat 4 km boyunca yokuş yukarı yürümek gerektiğini tabii ki yaşayarak öğrendim. 4 km’nin 3 saatte yürünebildiği bir patikanın zorluk derecesini okurun hayal gücüne bırakıyorum. Tur tanımlarında bu rotanın zorluğu orta olarak geçiyor. Zaten aşağıdan baktığında veya yürürken de o kadar zorlu gözükmüyor, ama o yolun “git git bitmiyor” oluşu, “bu çıkışın bir de inişi var” meselesi ve tüm yolculukların favori sorusu olan “ne kadar kaldı?” sorusunu düşünmemeye çalışmak, zihinsel olarak oldukça yoruyor. Süre böyle bir ortamda gerçekten bağımsız, uzay boşluğunda bir kavrama dönüşüyor çünkü. 

IMAG3735

Patika aslında oldukça büyüleyici. Sürekli minik minik derelerin üzerinden geçtiğin, yolda otlayan möö’lere yol verdiğin, çoğunluğu yemyeşil bir rota. Peşine bir tur kafilesi takmış kocaman bir çomar bile gördük. Bu tarz yürüyüşlerde anladığım kadarıyla kilit nokta nabzı sabit ve mümkün olduğunca düşük bir seviyede tutup gerçekten bir emmi hızıyla yürümek. Gökay’ın gösterdiği hızda gidersem hiç bitmeyecek gibi geliyor yol, ister istemez acele ediyorum, acele edince sürekli nefes nefese kaldığım bir yerde oluyorum. Her işte olduğu gibi bu işin de bir yordamı var, ve uygulamaktan kaçındığın veya öğrenmeye direndiğin ölçüde yoruluyorsun. 

IMAG3744.jpg

Bu çapta bir trekking teşebbüsüne ilk kez atılıyorum. Doğada yürümeyi hiç bilmediğimi bundan önceki birkaç kısa yürüyüşten anlamak zor olmadı. Önümde yürüyen Gökay’a baktığımda onun neredeyse adımını atacağı yere pek de fazla bakmadığını fark ettim. O sürekli etrafa, manzaraya bakıyor, bizi çevreleyen güzelliğin tadını çıkarıyor. Yürüme işini bacaklarına bırakıyor. Bense sürekli önümdeki patikayla sıkı bir muhabbet halindeyim: şu ayağımı buraya atsam, öbürünü de şunun üzerinden, hah şurda taş var yuvarlanabilir ona basmayayım, falan filan diyerek. Ayaklarımı nereye atacağım tamamen zihnimin himayesinde. İlk tecrübem olduğu için normal belki ama işte her deneyimden bir ders çıkarmak mümkün. Benim genel olarak bu yolculuktan çıkardığım ders, bacaklarıma hiç mi hiç güvenmediğim oldu. Nasıl kaya tırmanışında bir ayağım sıkı sıkı kayaya tutunurken o bacağa güvenip de yükselemiyorsam, burada da bacaklarımdaki kuvvetin bana yeteceğine dair hiçbir inancım yok. Üstelik Shadow Yoga her şeyden evvel seni bacaklarından yukarı doğru güçlendiren bir pratik. Kendi yogam sırasında yaptığım şeyler çoğu zaman tipik bir yoga pratiğinden ziyade bacak çalışmasına ayrılmış özel bölümlerden oluşuyor. Eskiye oranla güçlendikleri muhakkak. Zaten bundan çok değil üç sene önce bırak üç saat bayır yukarı yürümeyi, evden Bostancı’ya yürüyene kadar dizlerim ağrıyordu. Ama herhangi bir bölgenin güçlenmiş olması orada oluşan gücün tam olarak nasıl kullanılacağı veya tam kapasite kullanıp kullanılmayacağına dair bir şey söylemiyor. Bu çok acayip bir şey.

Yürüdükçe yukarılarda Kaçkar Dağlarının tepeleri bulutların arasından bize kendini göstermeye başladı. Benim kendi zirvemse ilerde bakınca gördüğüm ve Gökay’ın göllerin “şu yuvarlacık tepenin hemen ardında” olduğuna söz verdiği tombul kayanın orası. Gerçekten de oradalarmış 🙂 Karşımıza çıkan ilk gölün adı Karadeniz Gölü. Gerçek değilmiş de copy-paste’miş gibi görünüyor. Etraftaki güzellikler gölün durgun sularından geri yansıyor. Göle nazır çayırın üzerine kendimi bıraktım ve bir süre öylece hareketsiz yattım. Gerçekten çok yorulmuştum. Orada çok kalmadık, biraz daha ilerledikten sonra yine bir başka buzul gölü olan Çengovit Gölü’ne geldik. Elimizdeki telefonlarla bu güzelliğin resmi ancak bu kadar oldu. Bir süre sonra bulutların hepsi dağıldı ve bu görüntünün ardında Kaçkarlar tüm haşmetiyle kendisini gösterdi. Bir süre bu gölün kıyısında oturup bir şeyler atıştırdık, dinlendik. Burada, ve belki de kilometrelerce çevremizde, başka kimse yok.

IMAG3759.jpg

Vee dönüş yolu! Batan güneşe nazır, harika bir yürüyüş oldu. Dönüşte yol daha hızlı ilerliyor olmasına rağmen sanırım yine de 2 saat sürdü. Sonlara geldiğimizde bacaklarımda derman kalmadığını hissetmeye başladım. Yokuş aşağı dizler için tam bir sınav oldu. Yol tamamına erip artık Kavron Yaylasına geri döndüğümüzde, çıkarken karşılaştığımız çoban köpeğini tekrar gördük. Köpekleri görünce gerçekten kim olduğumu unutuyorum sanırım. Son birkaç dakikadır sızlanmakta olduğum yorgunluk sanki hiç olmamış gibi kendimi köpeğin peşinden güle oynaya yemek yiyeceğimiz yere doğru yürürken buldum. Yürürken elim sırtına deyiyor, o kadar kocaman bir kuçu! Ben pansiyonun önündeki bir sandalyeye çöktüm, o da bana patisini verdi. Bir süre böyle sevgi alışverişinde bulunduk. Sonra o kendi yoluna gitti, ben de yemeğime gittim.

IMG_5275.JPG

24 Ağustos Çarşamba – Gün 24

Sabaha Kavron’da uyandık.

IMG_5285.JPG

Kahvaltı sonrası yine çalkantılı bir dolmuş yolculuğu ve tekrar Ayder. Oberj’de biraz dinlendik, dış dünya ile senkronize olmaya çalıştık. Telefon yeniden çekmeye başlayınca patır patır maillar, mesajlar, güncellemeler düştü. Ardından Türkiye’nin önceki gece yarısı Suriye’ye girdiği haberini gördük. Nasıl bir memleketse 24 saat kendi haline bırakmaya gelmiyor arkadaş!

Yola koyulmadan evvel, ne yalan söyliyeyim büyük ölçüde Gökay’ın baskılarına dayanamayarak otelde kendime yoga yapabileceğim bir yer arandım. Bembeyaz çarşafların kurumak üzere asılmış olduğu ufak taş terası kendime uygun görüp, orada hazır bekleyen süpürgeyle biraz yerleri temizleyip, ardından uzuun uzun güzel bir pratik yaptım. Bütün yogam boyunca arkada bir yerlerde müzik çaldığını en son yere oturunca fark ettim. Dünkü çılgın yürüyüşten sonra yine oldukça meraklı bir yoga oldu. Bakalım bu nasıl olacak, bakalım şu olacak mı. Apana vayu teorisi bence artık kanıtlanmış oldu. Yine yoğun bedensel aktivitenin ertesi günü, ve yine bedenin arkası açık, alın kaval kemiklerine değiyor. Tesadüf olamaz. Mayura’da uzun uzun kaldım, üstüste birkaç tane kol dengesi çalıştım. Dünden sonra dizlerimde herhangi bir ağrı olmaması beni çok sevindirdi. Neredeyse öpecektim dizlerimi. Öpmeliydim belki de.

Yogadan sonra yola çıkıp Makrevis’e gittik. 29 Eylül – 2 Ekim tarihleri arasında Gökay’la birlikte burada bir kamp yapacağız. Sabah akşam yinli yanglı yoga dersi ve aralarda da Gökay bizi her gün başka bir diyarda yürüyüşe götürecek. Kamp süresince bizi misafir edecek Makrevis Pansiyon’a uğradık. Pansiyonun sahipleri Meryem ve Hemşin Hanım’la uzun uzun sohbet ettik, sağolsunlar beni bir güzel yoğurtlu yaprak sarmayla doyurdular. Üzerine de mis gibi çay. Bu ahşap konak en az yüz yıllık. Yoga yapacağımız alan da eskimiş ve artık yumuşacık olmuş ahşap parkeleriyle mis gibi kokuyor. İstisnasız her pencere delicesine bir yeşilliğe bakıyor ve aşağılarda çağlayan Fırtına Deresi’nin sesi kulaklardan hiç eksik olmuyor. Konakta bir süre gezinip içeri süzülen güzel bir ışığı yakalayınca fotoğraf çekmekten kendimizi alamadık. Kampa dair daha detaylı bilgiyi Facebook etkinlik sayfasından veya ana sayfada Yoga bölümünün altında Kamplar kısmında bulabilirsiniz.

IMG_5375.JPG

Buradan Çinçiva’ya, Alaf Pansiyon’a doğru geldik. Burada mutfakta istediğin gibi kendi yemeğini yapabiliyorsun. Şanslıydık ki içeride pişmekte olan nefis bir mantı vardı menüde! Soslarını da hazırladıktan sonra yemeye koyulduk. Bir süre balkonda oturup sohbet ettik. Ertesi sabah 5’te yola koyulacağımız için de erkenden yattık.

25 Ağustos Perşembe – Gün 25

Dönüş günü. Gönülsüzüm. Gerçekten hiç ama hiç dönmek istemedim. Saat 9’a doğru yine Giresun’a vardık. Havalimanına gelip çantayı almak üzere arabanın kapısını açmamızla beraber benim uçağın yaklaşık 1 saat rötar yaptığını duyduk. İçeride yapacak bir şey olmadığı için tekrar arabaya binip ne yapsak diye bir süre düşündük. Sonra da Ordu yakınlarında bir plaja gidip denize girdik! Bu Karadeniz havası bir acayip. Yoğun bir bulut tabakasının ardında zar zor belli olan bir güneş var, buna karşın hava felaket sıcak ve boğucu. Böyle havaya ‘alamuk’ deniyormuş. Yine de su çok güzeldi.

Bu seferki yolculuk olaysızdı diyeceğim ama inişe doğru beni bile biraz panik edecek kadar sallandığımız bir yolculuk oldu. Gökay bir keresinde türbülans için “bozuk asfalt gibi düşün” demişti, ben de öyle düşünüp kendimi rahatlatmaya çalıştım. O sırada elimde olan Bir Çift Yürek’in son sayfalarında Aborjinlerin ölümle olan ilişkisinin anlatıldığı bir bölümdeydim. O an uçakta olup bitebilecek hiçbir şey benim kontrolüm dahilinde değildi, ve uçak sağa sola sallandıkça elimi kolumu uzatıp bir yerlere tutunmam bile aslında çok anlamsızdı. (Devamlı okur buradan tırmanış  maceramdaki ellerle tutunma çılgınlığımı hatırlayacaktır. Çok da farkı yok aslında) Ben de ellerimi kucağıma bırakıp koltukta sallanırken varlığına inandığım o güce doğru kendimi serbest bıraktım. Ölecek olursam mutsuz, bezgin veya tatminsiz değil de gerçekten keyif aldığım bir hayatımın olması beni rahatlattı. Mümkünse ölmemeyi diledim tabii 🙂 Bir ara en çok korktuğum ve sonunda bana işimden istifa etme cesareti veren idrak da buydu: “Yarın ölürsem, mutsuz öleceğim!” Bazı şeyler aslında çok basit. Hayatından memnun değilsen değiştirmek zorundasın.

Uçak Sabiha’ya iner inmez telefondan otobüs saatini kontrol edip yine maalesef koşar adımlarla çıkışa doğru yöneldim. Otobüsü yakalayıp eve geldim. Saat 2 olmuştu. Sabahın 5’inde başlayan araba yolculuğu, üzerine sallantılı uçak seyri, biraz da İstanbul otobüsleri derken kafam gerçekten jet lag gibiydi. Akşam 5’teki dersim için yine birazdan çıkacağım evden. O kadar yorgunum ki. Bir yirmi dakika kestirip duş aldım, saçımı bile kurutamadan evden çıktım. Bundan sonra da yolculuk sonrasında yoga dersi vermemeye dair zihnime bir not koydum. Dersten dönünce biriken işlerle uğraştım. Geç oldu ve yattım. Kaza yogasına bir tane daha ekledim.

26 Ağustos Cuma – Gün 26

28günyoga meğersem 26gün yoga olacakmış benim için ey karavan! Sabah benim ‘renkli’ halim başlayınca, dürüst olayım, içimden kocaman bir oh çektim. Son birkaç günde sektirdiğim günler olmuştu ama artık kazanılmış, hak edilmiş bir tatilim var doyasıya kullanabileceğim! Duruma göre bir 4-5 gün sonra yeniden dönebilirim yogama. Ama bundan sonrası sessiz ve gözlerden ırak bir şekilde olacak. Zaten ertesi hafta İngiltere’ye gidiyorum. Birkaç gün Londra’da kalıp oradan Shadow Yoga kursunun yapılacağı minik kasabaya geçeceğim. Büyük buluşma geldi çattı bile!

Ağustos ayının başından beri niyet ederek koyulduğumuz bu macerada pek çok kişiyle birlikte yol almak benim için sürecin en keyif veren kısmı oldu. Bu niyet ayının bize öğrettiği şey aslında ‘istersen olabildiği’. Düzenli bir şekilde yoga yapmak da, yazı yazmak da, benim için son dönemlerde oldukça zorlandığım şeyler olmuştu. Ufak tefek aksaklıklar hariç bence güzel bir yol aldım. Bundan sonra ay halimin karanlık köşelerine çekilip biraz gözlerden ve sosyal medyadan uzak yaşama niyetindeyim. Yolculuğu beraber paylaştığım herkese gönülden binlerce teşekkürler!

#yogayadevam!