Bir Yoga Günlüğü: Gün 8

Bugün hiçbir şey yapasım yok. Şu an yazmak bile zor geliyor.

Sıcaktan beyin fonksyonlarımı yavaş yavaş yitirdiğimi düşünüyorum. Günde 5 kez filan buz gibi duş alıyorum, duş aldıktan 5 dakika sonra yine duş almadan önceki halime dönmüş oluyorum.

Bu sabah da erken kalkamadım. Uyandıktan sonra da epeyce sallandım. Eğer daha önceki günler kısmen isteksiz olarak yogaya başladığım seferler olduysa da, bu sabah GERÇEKTEN isteksizdim. İsteksizden öte belki de yorgun, bitkin, bıkkın, bilmiyorum. Doğru sıfatı bulamadım.

Yoga odasına geçtim, bir süre ayakta ne yapacağımı bilemez halde dikildim. Ayak parmaklarımın üzerine inip başımı dizlerimi üzerine doğru bıraktım. Her sabahki Pınar bedeniydi. Dizlerimi yere koyup bir çocuk pozuna kapandım, ve 10 dakika oradan kalkamadım. Ağır ağır çocuk pozundan doğruldum, yüzükoyun yere uzandım. Bıraksam orada bütün gün yatardım. Güç bela topukları birleştirip ayak parmaklarını iki zıt yöne çevirdiğin makarasana’ya girdim. Güç bela dediğim de yüzüstü yatarken her iki bacağın bir dış rotasyon yapmasından ibaret. Bi zahmet. O bile çok geldi.

Kalktım. Gerçekten devam edemeyecektim çünkü.

Oradan kahvaltıya geçtim. Açılmaya, uyanmaya, kendime gelmeye ihtiyacım vardı. Mutfak evin en güneş alan yeri olduğu için yine yüz derece. Pencereyi de kapayıp perdeyi indirdim. Her gün yaptığım mekanik hareketlerle moka potun kafasıyla gövdesini birbirinden ayırıp eski kahveyi temizledim, kahvenin dolduğu hazneyi şöyle bir sudan geçirdim. Acı, güçlü bir şeye ihtiyacım vardı. Moka potu ocağın üzerine koyup müslimi yapmaya yollandım. Kahve fokur fokur olunca ateşin altını kapatmaya koştum. Kapağı kaldırınca gördüğüm şeyi bir süre beynim yorumlamakta zorlandı. Ayılmak için sert bir kahveye ihtiyacım vardı ama moka pota kahve koymamıştım. İşte öyle bir sabah bu sabah anlatabiliyor muyum?

Günün geri kalanında birkaç yapılması gereken iş halletim, evrene bir faydam dokundu en azından. Öğleden sonra bir öğrencim gelecekti, biraz evi toparladım. O gelmeden önce biraz ısınmaları yaptım. Kendi yogamı dersimizin sonrasına bıraktım.

Ders bittikten sonra yine karnıma ağrılar girdi nerdeyse. Bu hissi nereden tanıdığımı bulmaya çalıştım. Üniversitede final gününden önceki günün hissine çok benziyordu. Başına bir türlü oturamadığın nalet bir ders gibi. Bir mecburiyet var ve ona bütün varlığıyla karşı koymaya çalışan bir insan yavrusu.

Öte yandan böyle bir ‘regresyon’ bekliyordum da. Yol uzayıp devam ettikçe, zihin büsbütün zorlamaya başlıyor. Değişime daha da güçlü bir şekilde direnç gösteriyor. Ne yapalım diyip geçtim yeniden yoga odasına. Isınmalar, kurmasthana, ardından kaval kemiklerini sert parkenin üzerinde kendine getirecek bir seri. Üzerine çökmeler. 36’da bıraktım. Sabahki halime göre arka beden bir hayli açık, öne katlanmalar daha rahat. Biraz ters duruş, biraz navasana. Kopuk, tabiri caizse ‘staccato’ bir pratik oldu. Bugün de böyle olsun. Görsel aramaya bile mecalim yok.

Sizin nasıl gidiyor 8. gün? Benimkinden daha iyi bir gün geçirdiğinizi umuyorum. 28günyoga’ya sarılmaya devam!

Reklamlar

Bir Yoga Günlüğü: Gün 2

Eveet.

Öncelikle, bu ne biçim bir sıcak demek istiyorum sayın seyirciler. Bünyemi alt üst eden, nefes bile alamadığım bir hava var bugün dışarda. Bu da her türlü ekstra hareketi neredeyse imkansız kılıyor. Bu satırları da, evin nispeten en serin köşesi olan yatak odasında, tavandaki pervanenin altında yazıyorum. Dışarıdaki sis ve pus tabakasının bir benzeri de benim beynimin üzerine çökmüş durumda.

Dünkü yazıyla beraber pek çok kişi #28günyoga kervanına katıldı. Ben de hem çok mutlu oldum, hem daha da motive oldum. Meğer ne kadar çok kişiymişiz benzer şeylerin ihtiyacında olan. Birlik ve beraberlik duygusu, her nerede olursa olsun, yaşamı daha yaşanabilir kılan, engelleri ortadan kaldıran, insana güç veren bir duygu. O yüzden birbirimizin rüzgarında yol alacağız bu 28 gün – ve sonrasında.

Bugün 4:45’te zınk diye uyandım. Rüyamda Vikings görüyordum, çok heyecanlıydı. Son günlerdir deli gibi izlediğimden olsa gerek 🙂 Saat 5 gibi yoga odasında, üç adet üstüste konmuş raftan, üç adet mumdan ve birkaç minik objeden oluşan altarımın önünde yogama başladım. Hava karanlık, dışarıda kuş sesinden başka hiçbir ses yok, ve şehir dingin! İşte özlediğim şey. İstanbul’un bu halini para versen satın alamazsın.

Bugün yeni ay olduğu için oturarak başladım. Esasen yeni ay ve dolunayda, enerji ya yerlerde ya da çok yukarılarda olduğu için yoga yapılmaması salık verilir. Pratik bir sebebi de var bunun: beden farkındalığı azaldığı için sakatlanma riski de yüksek oluyor. Ancak ben henüz bir önceki gün başlamış olduğum silsileyi sürdürebilmek adına, bol bol oturmalı pozlardan oluşan yumuşak bir pratikle bugünü geçirmeyi tercih ettim. Mumların karşısına geçip bir süre sessizce oturacaktım, ancak bağdaş kurduğumda yaptığım ilk şey dün gece de ekmeğini benden çıkartan sivrinin gezdiği yerleri kaşımak oldu. Hareket etmeye başlayınca kaşıntılar da geçti. Yavaş, sakin, dünya henüz uyanmamış, inşaatlar mesailerine başlamamışken, araba ve minibüs seslerinin yokluğunda, nefesimin sesini uzun uzun dinleyebildiğim bir pratik oldu. Kurmasthana’da 16 nefes bugün düne göre biraz daha ‘sıcak’ oldu. Ay halim bitmiş gibi görünüyor olmasına rağmen genellikle son gün feyk atmaya meyilli olduğu için bugünü de udiyana bandhasız ve Mayurasız geçirdim. Çökmelere geldiğimde, bacaklarım yorulmuştu bile. Kafam o kadar dağıldı ki kaça kadar saydığımı bile unuttum, karıştırdım. Sanırım 16 civarında pes ettim. Bu haftasonu için kendime koymuş olduğum 30 küsürlük hedefin gerçeküstülüğü konusunda hafiften şüphelere düşsem de, inancımı yitirmemeyi tercih ettim.

Bu arada bir noktaya değinmemde fayda var. Dünden sonra ‘illa sabahın köründe mi kalkıp yoga yapmamız lazım?’ diye soran birçok insan oldu. Elbette ki hayır. Benim kendimde kırmaya çalıştığım kalıp sabah erken kalkamamayı içerdiğinden, ve sabah saatlerinin bu anlattığım sihirli ve sakin ‘kafasını’ çok sevdiğimden, önümüzdeki bu bir ayı özellikle buna odaklanarak geçirmeye niyetlendim. Ama günün geri kalan her saati de olur! Önemli olan, baş koyduğumuz yolda her gün, atlamadan, kısa bir süreliğine bile olsa vakit geçirmek. Bedenle çalışıyor olsak da bu her şeyden önce bir zihin terbiyesi olacak. Çünkü dönüşüm başladıkça, zihin daha da çok bahane üretip işi yokuşa sürecek. Öyle zamanlarda da birbirimizden destek alacağız işte.

Yaklaşık 1 saat süren pratikten sonra hava almak için bir pencereden başımı uzattım. Dışarıdaki hava serin ve davetkardı, yanıma bir muz bir de günlüğümü alarak sahile indim. İner inmez tabii ki bir kuçuyla karşılaştım. Derken iki, derken üç oldular. Ben bu satırları yazarken de benim oturduğum bankın arkasında hırlaşıp oynaştılar. Hayvanların birbirleriyle oynarlarken bedenlerinin ne kadar yumuşak ve – bu lafı sevmiyorum ama – akışkan olduğunu görmek her defasında hayranlık uyandırıyor. Aynı anda hem zımba, hem de pelte gibiler. Çılgınca koşturup yuvarlanıyor, taklalar atıp hiçbir şey olmamış gibi tekrar koşturmaya devam ediyorlar.  Onlar doğuştan yogiler!

Sizin 2. gün nasıl geçti?

#28günyoga’ya devam!