Korkunun Kollarında

Çağımızın popüler bir hastalığı vardır, halk arasında panik atak diye de bilinir. Genellikle hep başka insanlar yaşar bu panik atak denen şeyi, biz yaşamayız. Öyle gelir bize. Ara sıra yaşarsak da bunun panik atak olduğunu anlamadan geçiştiriveririz.

Psikoloji yüksek lisansı yaptığım için halk arasında bu da beni pek çok kişinin nezdinde otomatikman ‘klinik psikolog’ sınıfına sokuyor, ki alakam yok. Evet belki sıradan insanlara göre klinik psikolojiye ait kavramlarla daha haşır neşiriz ancak benim alanım olan sosyal psikolojide fazla bir yeri yoktur patolojinin. Dolayısıyla benim de panik atak sendromuna ilişkin bilgilerim ortalama bir insanınkinin ötesine geçmez. Bir musibet bin nasihatten iyidir derler ya, işte bir tecrübe de kulaktan dolma bin tane bilgiye bedel. Neyin ne olduğunu çok güzel anlıyorsun.

Geçen hafta Gökay’la iki günlüğüne Geyve’ye tırmanmaya gittik. Oldukça acemisi olduğum bu spora ilk günden beri terörle karışık çılgın bir sevgiyle bağlandım. Standart bir spor aktivitesine göre insanı zihnindeki ölüm korkusuna meydan okumak zorunda bıraktığı için kaya tırmanışının ayrı bir ‘kafası’ olduğu muhakkak. Bu kafa, lunaparkta içine bindiğinde korkudan manyaklar gibi çığlıklar attığın, rayların tepesindeyken sağına soluna akla hayale gelmeyen küfürler saçtığın, başka milyon tane yerde olabilecekken o an tam orada olmana lanetler saydırdığın bir roller coaster macerası sonrasında tren durup da her şey bittiğinde, -eğer henüz kusmadıysan- acayip bir şekilde seni ele geçiren ‘Haydi bi daha! Bi daha!!’ kafasına çok benziyor.

Belki bu spora daha az korkuyla başlayanlar vardır, ben onlardan değilim. 21 yaşıma kadar yükseklik korkusu olmadan yaşamış biri olarak, bir gün Sagrada Familia’nın dar merdivenlerinden yukarı çıkarken bel hizamın aşağısında kalan bir pencereden aşağı attığım bir bakışla beraber tüm dünyam alt üst oldu, o gün bugündür de içim bir hoş oluyor yükseklerden aşağı bakınca. Kaya tırmanışını ilk denediğimde Günsu’yla beraberdim Geyikbayırı’nda. İpin bir ucu en az yedi farklı noktadan yedekli bir halde en yukarıdaki halkadan geçerek belimdeki kemerde düğümlü, diğer ucu da Günsu’nun elindeki emniyet aletinde. Top rope dedikleri. Yani aslına bakarsan düşüp ölme ihtimalin sokakta yürürken bir muz kabuğuna basıp ölme ihtimalinden çok daha az. Hatta yok. Muzu yerken boğularak ölme ihtimalin bile daha çok. Ama gel de anlat bunu zihnine.

İlk denememde yerden henüz üç dört metre yükselmişken aşağıya bakmamla beraber kafamda bir şeyler attı, kuyruk sokumumdan içeri bir yumruk girip karnımın içindeki bağırsakları patlatacakmışçasına sıkmaya başladı, oradan nefes borumu ve ciğerlerimi, en son da kalbimi ele geçirdi. Ben de oracıkta, öyle, asılı kaldım. Zihnimin bütün fonksiyonları kapattı tatile gitti. Bir tek kulaklarım kaldı, o da kayadan kulaklarıma geri yansıyan, acınası bir ritimde kapasitesi yirmide birine düşmüş ciğerlerime sanki bir pipetten alıp vermeye çalıştığım nefesimin ağlamaklı sesini duydu o kadar. Kollar bacaklar desen, başıboş hortum kadar kontrolsüz, anlamsız bir şekilde asılı kalmakta direttiğim (burası önemli) kaya parçasının üzerinde son gücüme kadar kastığım parmaklarım acıdan ciyak ciyak. Sonra birden bir şey oldu, kafamı ayaklarımdan kaldırıp yüzümün iki santim ötesindeki kayaya baktım. Selam dostum, bir senle ben kaldık mı şimdi burada? Günsu’nun aşağıdan hadi yavrum, hadi kızımları, nefes al, nefes ver talimatları geliyor. Kayaya baktığım o an bütün hücrelerime garip bir idrak yerleşti, işte andasın yavrum! Anda kal anda kal dedikleri bu olsa gerek! Bu sporun belki de bu kadar bağımlı eden tarafı da buradan geliyor. Kaya ve ipin haricindeki her şey teferruat kalıyor. Korkudan aklını yemediğin sürece de o zihninde sadece ‘o an’ var oluyor. Al sana meditasyon. Birkaç derin nefes al verden sonra nefeslerim biraz daha düzene girdi. Al sana pranayama. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, bir kuvvet geldi bir yerlerden, Allah ne verdiyse kolu bacağı yukarıya doğru alıp rotayı bitirdim. Günsu beni yere indirdikten sonra da her yerim titriyor, ama muzafferane bir his de yayılmış içime, adrenalin kokteylinden kafam bir dünya, deliler gibi mutluyum. Ayaklarım yere değer deymez de ‘Bi daha! Bi daha!’ diye geçiriyorum içimden, mecalim olsa zıplayıp el filan çırpacağım. Öyle bir coşku.

O günden sonra bir kez Geyve’de, bir kez Şile’de, sonrasında da yeniden Geyikbayırı’nda tırmanma şansım oldu. Top rope olmayan ve senin yükseldikçe ipini emniyet noktalarına taka taka çıktığın tırmanış olan lider çıkışı öldürsen yapmam diyordum. Manyak mıyım ben? Adrenalimi yaşıyorum, bir şekil çıkıp iniyorum işte, daha fazlasına ne gerek var? Bir kere deneyince hastası olacaksın, bırakamayacaksın dediler. Yok dedim istemez. Elimin kayaya üçüncü kez değdiği bir sefer, neyime güvendim de lider çıktım bilmiyorum. Aşağı bakıyorum, karnım hoplamıyor, manzaraya bakıyorum, kalbim sıkışmıyor. Amaan diyorum eskisi gibi korkmayınca da o kadar heyecanlı olmuyormuş. Sadece yukarı, sadece yukarı, yine Allah ne verdiyse çıkıyorum. Emniyette Gökay olduğu için kafam rahat, zihnim en ufak bir risk hesabı yapmıyor, hesaba katılması gereken bir risk varsa bile görmüyor, mutlu mesut hayatına devam ediyor. Böyle böyle birkaç sefer daha geçti.

Taa ki geçen Perşembe’ye kadar.

Bir önceki gelişimizde yağmur yağdığı için yarıda bırakmak zorunda kaldığım bir rotanın önüne geldik. İsmini hatırlamıyorum şimdi. Düşük dereceli rotalardan biri. İlk bolt benim için biraz fazla yerden yukarda, ancak eğim pozitif, elinle ayağınla bir yerlere tutunup kendini yukarı çekip takacaksın ilk bolta ekspresini, ipini de attın mıydı oradan tamam. Benim gibi acemiler için psikolojik bir tampon o ilk bolt. Ama daha bu ilk boltta olmaya başladı bir şeyler. Yukarı devam ettikçe allah allah diyorum ya, ben buraya geldiğimde daha da acemiydim, epey de iyi gidiyordum, sağıma soluma bakıyorum şimdi ayağımı atacak bir yer bulamıyorum. Nasıl yapmıştım geçen sefer? Ayak atacak yer var da, ben görmüyorum. El ara kızım el ara. Acemiyken yaptığın bir başka şey de sanki seni kolların taşıyacakmışçasına, delicesine ellerinle tutunacak bir şeyler aramak. Ve bulduğunu bırakamamak.

Birkaç bolt daha yükseldim, bir yere gelip kitlendim. Çılgınlar gibi elimi atacak bir yer, tutunacak bir ot, bir çatlak bir delik bir bişey arıyorum. Gökay’ın talimatları kafamda çınlıyor, ayak çalış ayak çalış! Arama bas git! Nereye basıp gideyim ulan diye geçiriyorum içimden, basacak ayak mı var? Hadi sol ayağı attım şu deliğin ucuna diyelim, sonra ne olacak? Sağ ayağı nereye atacağım? Düşünmeden gidince bu sefer önceden hesap et ayağını nereye atacağını diye kızar. Şimdiyse arama arama bas git diyor. Nefesler sıklaştı, aklıma Rock Warrior’s Way’deki iç diyalog meselesi geldi. Neler geçiriyorum o anda aklımdan, bir ona bakayım dedim. Çözüm önünde, karşında duruyor be yavrum, sakin kalırsan göreceksin. Hop hop. Daha önce de yaptığın gibi. Kollar bacaklar titriyor, bir punduna getirip yapıyorum yukarı bir hamle, öbür ayağı atacak yer yok lanet olsun, gerisin geri iniyorum son çıktığım yere kadar. Gökay aşağıdan bir şeyler söylüyor. Haydi kızım diyorum, şu iç diyaloğunu sevecen, destekleyici bir şeylere yönelt. Mind the sword, mind the people watch, mind the enemy, too many mind… No mind. diyorum, dinletemiyorum. Karnımdan yukarı tanıdık bir şeyler yükselmeye başladı. Allah dedim korku geliyor. Korkunun geliyor oluşu korkunun kendisinden daha çok korkuttu. Yine vücudumda bildik yerlerden geçti, eline bir yumak ip dolarmışçasına bağırsaklarımı birbirine kattı, midemi aldı un ufak etti, kalbimin üzerine çöktü, boğazımı aldı iki eliyle sıkmaya başladı. Midem bulanıyor. Ağzımı açsam ağlayacağım. Avaz avaz hem de. Tut kızım kendini tut. Tut bırakma. Bırakırsan gece yarısına kadar burada tünemiş vaziyette kalacaksın. Gökay hal ve hareketlerimi başka yüzlerce kişinin üzerinde görmüş olduğu için yaklaşmakta olan tsunaminin farkında, sakin ama buyurgan bir ses tonuyla beni kendime döndürmeye çalışıyor. Benim kafa gidik. Nefeslerini düzenle diyor, birden ona kadar say diyor. Biri bana ne yapacağımı söyleyince zihin uslu çocuk gibi hemen nefeslerin üzerine eğiliyor, biraz rahatlatmaya çalışıyor. Bir yanağım kayaya dayalı, (nolur tenimin bir parçası temas etsin şu kayaya!), birden ona kadar yavaş yavaş sayıyorum. Aklımdan o an bir filmin bir sahnesi geçiyor böyle nefesli, ama hatırlayamıyorum. Gökay ayaklarına güven, ellerini aşağıya bırak, yaslan kayaya diyor. Ah be yavrum, ben burada varoluş savaşı veriyorum, sen bana ellerini aşağıya bırak diyorsun. Beni bıraksan ısıracağım kayayı! Bir ancık bırakabiliyorum elleri, refleksle geri kalkıyor kollar yukarı. Kaldırma bırak! Bir gayret bir daha dene, haydi kızım güven ayağına bırak elleri, yok annem yok, o el o kayaya tutunacak. Gerçekte neredeyse işlevsiz olan ellerimin boyumun yukarılarında bir yerlerde bir çatlakta, bir kovukta, tek parmağımın girdiği bir delikte ümit araması boşuna değil. Zihnim kayaya tutunmaya çabaladıkça ellerim de gidip bir yerleri tutmak, bir yerlere asılmak istiyor. Halbuki parmak uçlarında bir merdiven basamağının üzerinde durmaktan bir farkım yok o anda, gayet de güvende ve rahatım. Ben asıldıkça vücudum daha da kasılıyor. Bacaklarımın zangır zangır titrediğini karşı köyden bakan görecek. Kaç dakikadır buradayım? Beş? Yirmi? Anasını sattığımın boltu da o kadar yukarda ki. Geride bıraktığım boltla aramda tam yarı yarıya mesafe var. İnsem inemem, çıksam zaten çıkamıyorum. Ellerim paramparça oldu. Gökay hala ellerini bırak diyor. Manyak mısın oğlum ne elini bırakması? Hiç de halden anlamıyor diye düşünüyorum. Tecrübelenince unutuyor işte insan acemiliğini. Başka zaman olsa sakinleşirim de, artık o çizgiyi çoktan geçtim güzelim. Bırak elleri! komutunu duydukça gözlerimden yaşlar fışkıracak gibi oluyor. Babamla araba kullanmayı öğrenmeye çalıştığım bir an mı geldi aklıma? Korkuyoruuuuum diye aşağı bağırıyorum. İnmek istiyoruuum. İnmek istiyoruuum. Son bir gayret sinirleri tutuyorum, burada bırakırsam tövbe inemem. Uyku tulumunu kılıfına tıkıştırdığım gibi korku da iç organlarımı biir bir yumak yumak ediyor. Ne menem bir şeymişsin sen.

Burada tabi değinmek gereken güzel bir ayrıntı var. O da neden? Sorusu. Neden bırakmıyorsun? İp dediğin arkanda bıraktığın ekspreslerden geçerek aşağı kadar iniyor, bir ucu emniyette. Asabını toparlayıp hafifçe kendini kayadan itsen, kontrollü bir düşüşle ipine kemerine oturacaksın rahat rahat dinleneceksin. Bu kadar kasmaya, kendini tüketmeye ne gerek var? İşte sana Psikoloji 101. Bir yandan yukarı ilerlemeyi becerememeyi bir nevi yenilgiyle eş tutan, zora, zorluğa karşı pes etmemekle kendini şahlandıran egom, öte yandan zavallıcık, temel bir yaşama tutunma arzusu ve ölüm terörü arasında kalbi kuş gibi çırpınan, tek isteği sağ salim ayaklarını yere değdirmek olan bir başka ben. Ama öbür deli manyak ne yapıyor? Tutunuyor abicim. Parmaklarının ucundaki son güç damlası da tükenip kaslar iflas edene kadar tutunuyor.

İşin garibi nasıl indiğimi hatırlayamıyorum. Çünkü düştüm de o rotada. Ama inerken mi düştüm, yoksa o esnada yukarı çıkma çabası içerisindeyken mi düştüm bilmiyorum. Anın heyecanıyla neremi çarptığımı da çok fark etmedim, zaten çok bir şey de olmadı. Gökay bu sefer de sen napıyorsun, öyle düşülür mü! diye bağırmaya başladı. Hani çocuk yere kapaklanıp da bakışlarını annesine çevirir, orada korku ve panik ifadesi bulunca kendisinin de korkmasının gerektiğini idrak edip yavaş yavaş ağlamaya başlar ya. İşte Gökay’ın sesindeki tını da fazla sert ve keskin çıkınca, dışarıdan muhtemelen daha korkutucu görünen düşüşümün arkasından daha fazla korkmam gerektiğini idrak edip paniğime bir yenisini daha ekledim. Ama bu kısım hangi ara oldu işte onu hatırlamıyorum. Asıl olay ben iç organlarım ve tüm uzuvlarım kasılmış, nefes borum neredeyse kapanmış bir halde yere inip popomu sonunda toprağın üzerine koyduğum an başladı.

Yere konduktan sonra sanırım panik atak geçirdim. Sanırımı mı kaldı ya, basbaya geçirdim ben. Ataktı, panikti, terördü, çılgınlıktı. Nefes alamadıkça daha da alamamaya başladım, pipet diyorum ya, aslında nefes borusunun çapı şimdi baktım iki santimmiş. O ara herhalde iğne deliği filan kadar olmuştu. Gökay yüzümü iki elinin arasına aldı, gözlerine baktırtıyor, nefes al ver diyor, ağlama krizi de eklenince nefes almak imkansız bir hale geliyor. Burundan giren nefesler rahatlatmaya başlıyor. Gökay’a sarılmış vaziyetteyken gözlerim kayanın karşısındaki yeşilliğin, vadinin, köyün güzelliğine takılıyor. Alıyor beni bir gülme! Ulan ne komiksin Pınar, şuraya geldin eğlence olsun diye, girdiğin tribe bak. Korkudan öleceğine bıraksana. Hahaha ne kadar komik derken tekrar vuruyor beni bir korku dalgası, kolumdan tutup beni kendi dansına doğru çekiyor, ben gözlerim donuk vaziyette tekrar ağlıyorum. Hıçkıra hıçkıra, deliler gibi. Arada bir neye ağlıyorum diye soruyorum, bulamıyorum. Sanki bundan önce korkup da hiç belli edemediğim bütün anların anısına ağlıyorum. Aklıma Kavi’nin masaj seansı geliyor, oradan bir tanıdıklık hissi. Yine kaç dakikadır buradayız bilmiyorum. Bir asır geçti ben sakinleşene kadar. Hayatımda böyle bir şey yaşadığımı hatırlamıyorum. Diye düşünürken aslında başka birisinin arabasında hızlı giderken de buna benzer bir korku hissettiğimi, korkudan ağlamaklı olup da çaktırmamaya çalıştığım anları hatırlıyorum ışık hızıyla. Demek onlar da bir nevi panik atakmış diye geçiriyorum. Bir nevisi mi kaldı kızım, bir türlü kabul edemiyorsun. Evet panik atak geçiriyorsun.

Ben sakinleşince kampa geri döndük, domates soslu mısırlı baharatlı bir makarna yaptık, yer yemez uyuduk. Ertesi gün sinirlerimi haşat eden rotaya tekrar gitmek istedim. Orada bırakırsam biliyorum bir daha asla devam edemeyeceğim. Gökay top rope açtı, çıkarken birkaç kez ipe oturdum ama ne yapıp ettim rotayı bitirdim. Kitlendiğim yeri nasıl geçtim orayı da hatırlamıyorum. Korkum geçti mi? Hayır. Sonrasında birkaç rota daha deneyip, hiç adetim değildir, yarıda bırakıp aşağı indim. Oh dedim ya! Yarım kalsın anasını satayım. İlla bitirmek zorunda mıyım? Psikoloji 101 dedim ya. İnsanın kendine dair birtakım keşiflerde bulunması için harika bir ortam sağlıyor kaya tırmanışı. Kendi kendinle nasıl konuşuyorsun, nasıl telkin edip nasıl kandırıyorsun, başkası müdahale ettiği zaman ne tepki veriyorsun, korkuyla nasıl başa çıkıyorsun, ya da çıkamıyorsun, bitirmek bitirmemek, kazanmak kaybetmek, denemek ve pes etmeye dair fikirlerin, önyargıların neler? Gözlerini açarsan hepsi biir bir gözünün önünde, şu çatlağın üstünde, bu deliğin içinde, seni bekliyor.

Doğanın içinde, kendi doğan senin keşfetmen için seni bekliyor.

IMG_4734

Fırtınadan sonraki sessizlik. Foto: G.B.

Zoraki Zorba: Süper-ego

Geçen yazıyı yazdıktan sonra tangocu arkadaşlarımdan tut koçluk veren yakınlarıma kadar farklı uğraşlar içinde olan o kadar çok kişiden benzer yorumlar geldi ki, insanın kurduğu tüm ilişkilerin kendisiyle olan ilişkisinden şekillendiği gerçeği biraz daha içime sinerek derinlere yerleşmeye başladı.

Ben insanın kendisiyle bir ilişki içerisinde olduğunu, nispeten içe dönük bir karakter olmama rağmen, ne yalan söyleyeyim, bu yaşıma kadar fark etmemiştim. Yeni aydım bu gerçeğe. Öyle yaşayıp gitmişim onca sene, içimdeki ben de sessiz sakin sabırlı, fark edilmek için neredeyse otuz sene beklemiş. Uslu çocuk.

Sürekli dışa dönük yaşamaya mecbur bırakıldığımızdan mıdır; takdiri, onayı, sevgiyi, doyumu dışarılardan bir yerlerden bulmaya çalıştığımız ve belki de ilişki denilen şeyi sadece ikinci veya üçüncü kişilerle kurulabilecek bir şey olduğunu zannettiğimizden midir nedir, içimizde daha derinlerde yatan, daha özde olan bir benliğimizle bir etkileşim, bir ilişki, bir diyalog halinde olabileceğimiz aklımıza bile gelmez çoğu zaman. En azından benim gelmezdi.

İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi tanımak yolunda mercek altına alınabilecek en güzel ipucunu bize kendimizle konuşma şeklimiz, kendimize neler söylediğimiz, ve bunları hangi tonda söylediğimiz geliyor bana göre. Yani kafamızın içinde o susmak bilmeyen iç diyaloglar. Bu iç diyalog meselesine daha önce de kafa patlatmış olsam da, o zamanlar bile bunu yine tek yönlü bir bağıntı olarak almışım, yeni yeni fark ediyorum. Yani sanki ben dediğim şeyle bu iç sesim tamamen birbirinden kopuk, izole hayatlar sürüyormuş gibi. Biri kendi hayatını yaşamaya çalışırken öbürü de bir yerlerde oturmuş, neyin nasıl olması gerektiğini ondan iyi bilen olamazmış gibi mütemadiyen beni sınayıp ona geri bildirim veriyor, ben de uzun zamandır görmediği ama tekrar konuşmaya halinin olmadığı bir tanıdıkmış gibi gözlerini kaçırarak yanından yürüyüp geçiyor bu sesin çoğu zaman. Ben kendi standartlarını karşılayamadığı zaman onu azarlayan, iyi günündeyse ara sıra yüreklendiren, belki gaz veren, kriz anlarında sakin ve serinkanlı kalmayı becerip, “dur bakalım sırayla hallederiz” diyebilen, ara sıra da kendi kendisiyle dalga geçen bir ses mesela benimki. Epey de renkli bir kişilikmiş bu iç ses, bak şimdi yazınca fark ettim. Kötü niyetli biri de değil, hiç değil. O benim aile sistemimden, tecrübelerimden, kültürün koşullandırmalarından beslenmiş, mevcut toplum sistemi içinde ben yaşamımı sürdürmeye devam edebileyim, içine büyüdüğüm ahlaki ve sosyal normlara göre en zararsız, en güvenli, en risksiz, en ‘normal’ hayatı yaşayayım diye gece gündüz çabalıyor, yılmadan bana durum raporu veriyor. “Bugün iyi iş çıkarttın kızım”, “Bugün felakettin – böyle gidersen sefil ve çulsuz biri olarak öleceksin”. İyi günündeyse “Amaan, sen de insansın be ya! Rahatla biraz!” diyor. En çok onu böyleyken seviyorum. 🙂

Üzerine vazife olmayan işleri vazife edinen bu iç sese psikolojide süper-ego deniyor. İsim babası meşhur Sigmund Freud, orjinali über-ich. Süper-ego, basit bir deyişle, kozmosun kişiye göre içselleştirilmiş hali. Çocukken evrenin işleyişi bize nasıl öğretildiyse, o görünen manzara süper-ego tarafından minyatür bir kar küresi haline getirilip benliğin soğuk ve kurak köşelerinde ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmek üzere güzel bir sırça fanus içinde rafa kalkıyor. Bir şeyi iyi yapıp yapmadığımızı, veya bir şeyi yaparak iyi çocuk olup olmadığımızı anlamak için anne babamızın gözünden geri bildirim almamız gerekmiyor artık: onun yerine süper-ego var. Hazır ve nazır, her an tavsiyeye, müdahaleye hevesli. Pelerinli ego. Sen de kahraman olasın diye çalışıyor. Pulitzer ödüllü antropolog Ernst Becker, 1973 yılında yazdığı The Denial of Death kitabında toplumu şöyle tanımlamıştı: “Society is a codified hero system”. Yani toplum, kodlanmış bir kahramanlık sistemidir. İşte süper-ego tam da bu kodlanmış toplum içinde biz de kahramanlar arasında yerimizi alalım diye çırpınıyor. Tek yaptığı bu yavrucağın.

Öte yandan, belki kendiliğinden, belki de bir önceki yazıda bahsettiğim gibi öz ile çalışan başka herhangi bir disiplin içerisinde yol kat ettikten sonra, gün gelip de bir iç sesinin olduğunun ve insanlarla olan ilişkilerinde verdiğin tepkilerin bu iç sesin senin içinde neyi nasıl konuştuğuna ne kadar benzediğinin farkına vardığın zaman meydana gelen kabuk çatırdaması sırasında yapılabilecek en kötü şey belki de, “Aman Allahım ne kadar zorba bir iç sesim varmış!” deyip tekrar kırbacı yüklenmek. Sakin ol şampiyon. O kendi kendine o hale gelmedi. Onu da suçlama. O senin için en iyisini yapmaya çalışıyordu sadece. Sen izin verip evreni algılayış şekline versiyon atlattığın zaman, o da kendini güncelleyip ona göre davranacak. Tek istediği bağrına basılmak aslında. Kolay mı sanıyorsun toplumun dünyanın tüm zalimliğini üstüne alsın? Sen daha çok onay al, daha çok takdir gör, daha çok benliğinin boşluklarını kapatasın diye o hep kötü polis olmak zorunda kaldı. Sonunda o da yorgun düştü. İyisi mi el ele tutuşup bir tatile çıkın siz.

 

 

 

 

Yogadan Ötürü Acı Çekmek

Geçen ders sınıfa yogaya başladıktan sonra hayatı –bir süreliğine de olsa- daha kötüye giden oldu mu diye sordum. Kimseden ses çıkmadı. Neyi kastettiğimi anlamaları için biraz daha detaya girdim. Yogaya başladıktan sonra, sırf artık biz de yoga yapıyoruz diye, kendimize koyduğumuz kısıtlar, kurallar, etrafa yapıştırdığımız etiketler, toplumu algılayış biçimimiz, biraz daha katı, dar ve anlayışsız hale gelmiş olabilir mi? Üstelik de biz bizi sınırlayan kalıplarımızdan özgürleştiğimizi düşünürken! Gün be gün tekrar tekrar yaptığımız hareketlerin içerisinde, zihnimiz kendi konfor alanını yaratıp tekrar bildiğini okumaya başlamış olabilir mi sinsi sinsi?

Samimiyetle kendi soruma evet diye cevap verdim, kocaman bir evet. Hayatıma yoga girdiğinden beri içine düştüğüm ızdırabın haddi hesabı yok neredeyse. Komik değil mi? Günümüzde yoganın mutlu olmak için yapılan bir aktivite olduğunu sanan, veya buna inandırılan insanların nezdinde, şok edici hatta. Yoganın bana pek tarifi mümkün olmayan bir tatmin ve doluluk hissi verdiği bir gerçek. Güzel geçen bir yoga pratiği sonrasında – ki bir yoga pratiğini güzel yapan şey nedir onu da ayrıca sorgulayabiliriz – her şeyin yerli yerine oturduğunu, içimde ben daha ne olduğunu anlayamazken sanki evrendeki yerini çoktan keşfetmiş de onun içinde kendini akışa bırakmış parçalarımın huzurla titreştiğini hissettiğim çok an oluyor. Bu anları belki bir lokmacık bile yaşayabilmek için yoga yapmaya değer. Veya öz ile çalışan başka herhangi bir disiplin. Ama bu anların dışında kalan zamanlarda, dolaylı olarak yogadan ve onun hayatıma kattıklarından ötürü acı çektiğim çok oluyor. Yoga yapamadığım günler için kendimi suçlamalarım, belirli şartlar yerine gelmediği müddetçe yoga yapamayacağına inanmış olan zihnim, pratiği aksattığı zaman olayı daha da ileri götürüp “sen nasıl bir yoga hocasısın!” diye vahşice kendi kendine parmak sallayan super-egom. Zihnimin yoga vasıtasıyla kendine dayattığı zorbalıkların daha karanlık bir çetelesini başka bir yazıya bırakayım.

Peki ama neden? Çünkü zihin dünyadaki başka her şeye yaklaştığı gibi yogaya yaklaştığında, onun yıllardır tekrar ede ede güçlenmiş kalıplarını bu alana da taşıyorsun. Üstelik de, tam olarak özgürleştiğini sandığın koşullanmışlıklarının tuzağına düşüyorsun hiç farkına varmadan (bkz. samskara). Buna yoganın insanı katman katman soyup gölgelerini birer birer ipe seren gücünü de katarsak, acı çekmekle beslenen ve neredeyse bununla var olan bir zihin için yoga da bir diğer ızdırap aracı olarak yerini baş köşede alıyor. Bunu fark ettiysen vur üstüne bir de “eyvah yogam işe yaramıyor!” kırbacını. Böyle böyle yuvarlanıyorsun bataklığın içine.

Yoga derslerinde sık sık tekrar edilen bir cümle var. Matın üzerinde neysen dışarıdaki hayatında da osun.. Veya yoga pratiğinin asıl amacı bu pratiği matın ötesine, günlük hayata taşımak diye. Yogaya ilk başladığım yıllarda yoga matı üstünde yaptığım şey her neydiyse onu günlük hayatıma taşımak nedir, neyi içerir, buna dair en ufak bir mefhum yoktu zihnimde. Çok beylik bir laf gibi gelirdi üstelik. Bu cümleyi çok uzun zaman anlamadım (bir de “omuzları kulaklardan uzaklaştır!” talimatını :). Şimdiyse verdiğim dersleri başka herhangi bir kavram üzerine temellendirmeyi aklımın ucundan geçiremiyorum bile. Gerçekten de eğer yoga dışındaki yaşantıma bir yerinden değmeyeceksem pratiğimle, yogaya olan yaklaşımımdan, bir pozun içerisinde kendimle yaptığım muhabbetten hayatımın geri kalanına dair bir şeyler keşfetmeyeceksem, bacağımı kafamın arkasına da atsam, ellerimin üzerinde amuda da kalksam, yaptığım yoga kültür fizik hareketinden öteye geçmeyecek. Üstelik bir de sakatlanacağım. Uzun lafın kısası; özüm değişip çatırdamadan yogam yoga olmayacak.

Ama bu yol uzun, dikenli, çetrefilli, ve karanlık bir yol. Belki de tam da bu yüzden yoganın bir guru rehberliğinde yapılması gerektiğinin altını çiziyor eski metinler. İngilizceye tercümesiyle gu-ru, tam olarak “dispeller of darkness” diye çevirebileceğimiz bir sözcük. Karanlıkların def edicisi. Bizim yolumuzu aydınlatacak, yolumuzdaki engelleri ortadan kaldıracak olan kişi anlamında değil. Aksine, kendi ışığımızı bulmamız için bizi yüreklendirecek, kendisi de bir bir onlardan geçtiği için tuzaklara düştüğümüzde bunu tüm netliğiyle fark edip bize gösterecek olan kişi. Yogadan önce savaş sanatları ile bir süre uğraştığımdan olabilir, Shadow Yoga ile tanıştığımda tek bir hocaya bağlı kalınarak yapılan yoga bana hep çok doğal gelmişti. Hoca ve öğrenci arasında oluşan bağ, o bağ içerisinde öğrencinin kendisini tanıması için çok bereketli bir alan. Yıllar içerisinde yavaş yavaş fark ettiğim şey şu oldu; disiplinler değişse de, yöntemler, hareketler değişse de, tüm bu pratiklerin yoğunlaştığı prensip hep aynı. Hareket de, hoca ile arandaki bağ da, kendini tanıyasın diye kullanabileceğin birer araç. Tüm olay bu. Geçenlerde bir yerlerde bir alıntı görmüştüm, şimdi Gugılladım ama bulamadım kaynağını. “You cannot have a relationship with someone other than the relationship you have with yourself” diyordu. Özetle, başka biriyle veya başka bir şeyle kurduğun ilişki, kendinle kurduğun ilişkinin ta kendisidir, ve bunun haricinde de bir ilişki olamaz. İşte tam da bu yüzden, kendinle olan diyaloğun neyse aynısını yogana taşıyorsun. Daha kuralcı, daha otoriter bir zihnin mi var, bakmışsın yogan da askerlerinden biri olmuş, her şey nizamlı her şey düzenli, belli kurallar içerisinde güzelce çerçevelenmiş. Veya bu yüzden bir sevgilinin kollarından diğerine koşuyorsun, ama sana göre sonu hep hüsran oluyor, “erkekler hep aynı!” deyip geçiyorsun. Halbuki aynı olan sensin. O yüzden de her ilişkin birbirinin bir kopyası oluyor, farklı karakterlerle değişik yerlerden başlasalar bile, vardığın nokta, yaşadığın sorunlar hep benzer şeyler oluyor. Çünkü karşındaki insan sana olduğun gibi seni yansıtıyor. Tıpkı yoganda olduğu gibi.

Görünen o ki paylaşmak istediğim her şeyi tek bir yazıya sığdırmak mümkün olmayacak. O halde devamı bir başka yazıya kalsın!

 

İnzivadan Kalanlar

Bugün, göz alabildiğine haşmetli ve bir o kadar da tehditkar doğasıyla büyülü Fethiye Yediburunlar’dan döndüm. Bu yıl boyunca asistanlığını yaptığım yin yoga hocalık eğitiminin inzivası vardı. Bu tarihlerden tam bir yıl yirmi gün kadar önce yine aynı yerdeydim, bu sefer öğrenci olarak. Adımımı atar atmaz yine o zaman hissettiklerime benzer hisler yerleşmiş içime, gidince fark ettim. Bir tedirginlik, bir huzursuzluk… İnsan bir yere aşağı yukarı bir yıl sonra tekrar gidince, o geçen bir yılın hesabını yapmak, onu gözden geçirmek daha mı kolay oluyor acaba?

İnzivada not tutmak için yanıma yine öğrenciyken tuttuğum defteri almıştım. Uçak Dalaman’a doğru yol alırken, buhranlı bir meditasyon sonrası karaladığım bir yazı buldum tesadüfen defterin içinde, heyecanla okumaya koyuldum.

14 Ağustos 2014
Ayağımın dibinde Buğday’la oturuyorum. Gerinirken patisini benim ayağıma doğru uzattı, gerindikten sonra da orada bıraktı. Bu boğucu sıcakta üstündeki kalın postuyla zor nefes aldığı belli. 

Yin yoga hocalık eğitiminin inzivası için Lighthouse denen bir yerdeyim, Fethiye Yediburunlar’da. Gerçekten göz alıcı bir yer. Odalar taş ve ahşap, kocaman, ferah. Dün gece uyurken odanın bir yerlerini kemiren tahta kurularının sesini duydum. Kırt kırt kırt.

Sabah güne biraz ısınmak için self-pratikle başlayıp meditasyonla devam ettik. Meditasyon ki ne meditasyon! Devrim hem bir meditasyon günlüğü tutun dediği, hem de genel olarak iyi bir fikir olduğu için o otuz dakika boyunca aklımdan geçenleri buraya aktarmamda fayda var. 

Sinekler. Vızır vızır, kaotik sinekler. Kulağımın dibinde, burnumun dibinde uçuşan sinekler. Mekanın yoga stüdyosunu oluşturan, tahta parkeler, yüksek ve ahşap bir tavan ve odanın üç bir yanını boydan boya sarmalayan camlar. Pat pat, pıt pıt. Dışarıda uçarken cama çarpan sinekler, içeride uçarken cama çarpan sinekler.

Bileklerimi ve dizlerimi rahat ettirmek için altımda iki tane blok, dizlerimin altında iki battaniye, seiza’da oturuyorum. Sinekler etrafımda vızıldaştıkça elim kolum oynuyor, kendime mukayet olamıyorum. Boynum gereksiz hızlı reflekslerimin bir kurbanı, neredeyse kramp giriyor vızıltıların getirdiği kasılmalarla beraber. Avuç içlerimi dizlerimin üzerine doğru bırakıyorum, daha topraklanmış hissediyorum. Devrim Ham-sa meditasyonu yaptırıyor. Ama ben gözlerimi dahi kapatamıyorum. Görmek istiyorum vızıltı nereden geliyor. Sinek mi, arı mı? Sinek mi, arı mı? Sesin frekansından çıkarmaya çalışıyorum, kara sinek mi, bal arısı mı, eşek arısı mı, uzay mekiği mi? Biri karnımı iki ucundan tutup buruşturuyormuş gibi hissediyorum. Nasıl başa çıkabileceğimi bilemiyorum bir türlü.

Ve sonra beklenen an: içeri orta boy bir arı giriyor, ve çıkamıyor. Girdiği pencerenin yana doğru sürgülü camı arkasında, tırmanıp düşüyor, tırmanıp düşüyor. Nefes al ham, nefes ver sa. Buranın sinekleri çok fazla ses çıkarıyor! Arı çıkamıyor, camın sonuna kadar tırmanıp, cama çarpa çarpa düşüyor, bızz bızz bızz. Ve yeniden. Hayvana acıyorum. Onu özgür bırakabilmek istiyorum, belki de kendimden bile önce. Tek yapması gereken on santim geriye, on santim sağa veya sola uçmak. Sonra özgür kalacak! Küçüklüğümden beri hep merak etmişimdir, bu kadar akıllı bir hayvan nasıl oluyor da yanı başındaki boşluktan giren havayı hissedemiyor, ya da şöyle biraz geriye doğru uçup bir bakamıyor olana bitene. Popo dansıyla polen lokasyonu paylaşan bir canlıdan söz ediyoruz. Ama yok, varsa yoksa cam. Kendi kendine yapılmış bir zindan. Bu gidişle yorgunluktan bitap düşüp ölecek. Yukarı tırman, aşağı düş; yukarı tırman, aşağı düş. Meditasyon yalan oldu. Üçüncü çakraya geldik. Gözlerim açık. Benden başka eline koluna hakim olamayan yok. Arı Devrim’in tam arkasındaki camda debeleniyor. Cam bana üç dört adım uzaklıkta. Göz ucuyla arıyı takibe alıyorum. Ham-sa, ham-sa. 

Kulağımın yanından kurşun gibi bir sinek daha. Boynum yine kasılıyor. Kendi kendime gülmeye başlıyorum, sinir bastı. Etrafa bakıyorum. Herkes zen ulan! Bir tek ben mi duyuyorum bu sesleri? Odada sekiz kişiyiz, bir ben. Geri kalan herkesin zihnine özeniyorum. Ham-sa, ham-sa. Psikoloğa mı gitsem diye geçiriyorum içimden. Aklıma Falih Hoca’nın örümcek fobisini ‘mommy issues’a bağlayışı geliyor. Acaba başka bir şey ile transferans mı oluyor diye düşünüyorum. Sinek de aynı, arı da aynı. Yine de arının yeri ayrı. Odaya bir kelebek girse muhtemelen benzer bir huzursuzluk olacak. Ama bir fark var. Kelebek ses yapmıyor. 

Tepe çakrasına geldi Devrim. Allahım her sabah bu böyle olacak! Güzel de fırsat diyorum kendi kendime ama olacak gibi de değil. Ne arı çıkabildi camdan, ne ben arıdan. Ne kadar çok benzediğimizi düşündüm o an. Nefes alıp oturduğum yere yerleşmeye çalışıyorum, ama arının cama çarpışı gibi ben de sürekli ona çarpıyorum. Arı ne zaman özgürlüğe doğru yaklaşıyor, içimden ‘hadi!! hadi!!’ diye tezahürat yapıyor, tekrar aşağı yuvarlandığında üzülüyorum. Çok yaklaşmıştı! Acaba benim de çıkış yolum bu arınınki gibi çok yakınlardaydı ve ben görmüyor muydum? Ham-sa.

 lighthouse

Quo Vadis?

Yogayla tanışmam, belki de pek çok kişi gibi, tesadüf eseri oldu. Hatta öyle uzun bir olaylar zinciri neticesinde oldu ki, “hayat kesin beni buna hazırlıyordu!” diye düşündüm.

Üniversitenin son yılıydı. İki ve üçüncü sınıfı, o zamanlar Ankara Üniversitesi çatısı altında olan Atöyle Oyuncuları’nın iki sene üstüste çıkarttığı oyunlara müzik yaparak geçirdik. Sene içinde provalara beraber giriyor, sene sonuna doğru sahnelenen oyunlarda da canlı olarak müzikleri yapıyor, onlarla beraber turnelere gidiyorduk. Dördüncü sınıfa yapacak bir aktivite kalmadı.

Hareket etmek, vücudumu geliştirecek bir şeyler yapmak istiyordum. Spor salonuna gidip koşu bandına çıkma fikri korkunç geliyordu. Belirli bir derinliği olan, sırtını bir felsefeye yaslamış bir hareket sistemi arıyordum. Aradığım şeyi Tunalı’da Karum’un oralarda bir sokak direğinin üzerinde buldum. Bir Aikido dojosunun ilanıydı. Aikido’ya ilişkin en ufak fikrim yoktu, yalnızca Uzak Doğu kökenli bir savaş sanatı olduğunu biliyordum. Numarayı aldık, birkaç arkadaş bir akşam dojoya gidip dersi izledik. Aradığım şey buydu, büyülenmiştim. Sanırım hemen o akşam kaydımızı yaptırdık. Böylelikle benim için yaklaşık olarak üç sene sürecek, ama yankıları ondan da derin olacak, hatta belki de beni şu an bulunduğum yere taşıyacak olan Aikido dönemi başladı.

Aikido yolculuğu son sürat sürerken ve kyu’lar bir bir atlanırken, tıbbi bir mesele yüzünden sekteye uğradı her şey. Uzun bir süredir regl dönemlerim sıkıntılı geçiyordu. Ortaokulda, lisede yaşamadığım şeyleri yaşıyordum. Karnımın ağrısı midemi bulandırıyordu. Yumurtalıklarım acıyordu. Doktora gittik, kist çıktı ultrasonda. Ama ne kist! Doktor dedim ben Aikido yapıyorum, bir sorun olur mu? Doktor tabii ki de bilmiyor Aikido filan, anlatıyorum işte şöyle yere düşüyoruz, böyle hareketler var, taklalar vesaire. Yok diyor, bu kist çok büyük, olur olmaz zamanda patlayabilir, düşersin patlar, suya yüksekten atlarsın patlar. Bir korku perdesidir sardı etrafıma. Doğum kontrol hapı da verdi. Bir de ameliyat dedi, ameliyatsız katiyen geçmez. Ameliyat lafını duyunca başka doktora yollandık. O da ameliyat dedi. Bir üçüncüsünü bulduk. Durun bir bakalım dedi üçüncü, ameliyat biraz beklesin, zaten vücut bunu kendisi yapıyor, ameliyat olduktan sonra yine olabilir. Doğum kontrol hapının himayesinde hayata devam ettim, bu korku senaryoları eşliğinde Aikido’ya üzülerek ara verdim.

Tam olarak kaç ay uzak kaldım hatırlamıyorum. Bir süre sonra üçüncü doktor da ağız değiştirdi, ameliyat demeye başladı. Kesinlikle geçmez yoksa dedi. Kafamıza yatmadı, olmadık ameliyatı. Ben Aikido’ya döndüm, bir kyu daha atlayıp 3. kyu oldum. Ama o sırada hayat beni başka yönlere sürüyordu, devam edemedim. Böylece kursağımda bir yerlerde kalmış oldu Aikido, ve ilk hocam Bora Sensei. Allahtan arada bir görüşüp hasret gideriyoruz. Babam arada bir takılıyor, devam etsene şu aiküdüye diye. Kim bilir, belki bir gün yeniden başlarım kaldığım yerden. Bense Aikido’dan bana kalanların şu an Shadow Yoga ile birlikte yeniden alevlendiğinin bilincinde olarak, bunu aynı ruhun kendi içimde bir reenkarnasyonu olarak görüyorum. Ama Shadow’a daha yıllar var!

O dönemde Aikido’dan kalan kalp kırıklığıyla, daha yumuşak ama en azından ‘Aikido gibi’ bir felsefesi olan başka şeylerin arayışına girdim. Yoga dedim herhalde iyi gelir. Yumuşak da. En ufak fikrim yok yogaya dair ama niyeyse yumuşak olduğuna dair bir takım inançlarım var. Böylece başladım o zamanlar Ankara Çayyolu’nda bulunan Yoga Yolu’nda Serpil ve Deniz Öztürk ile derslere. Sene 2009 oldu, ben ODTÜ’de bir yandan İşletme masterı bir yandan da bölümde asistanlık yaparken. Yogayla beraber haftada bir at binmeye başladım. Hayatımın en mutlu dönemlerinden biriydi. Rutin kontrollerden birinde doktor kistin hangi yumurtalıkta olduğunu bulamayınca anladık ki ameliyatsız gitmez denen kist de gitmiş yok olmuş.

Derken 2010 geldi, Ocak’ta İstanbul’a taşındım, Şubat’ta işe başladım. İş kısmını herhalde başka yazıda yazarım, düşündükçe kanım donuyor. O üç buçuk senelik eziyet süresince, Ankara’da bıraktığım hocalarım gibi başka hoca ve stüdyo bulamamaktan muzdarip, yogadan mahrum bir şekilde aylar boyu Cihangir Yoga’nın websitesine bir platonik aşık gibi bakıp iç geçirdim, Gebze’den çıkıp Fındıklı’daki derslere yetişmenin planlarını yaptım, hayallerini kurdum. Çalıştığım süre boyunca da bu hayali gerçekleştiremedim. Çünkü fiziksel enerjimin yanı sıra ruhsal enerjim de suyunu çekmişti, hayata dair en ufak bir şey için ne gücüm ne motivasyonum vardı. O dönem sanırım yurt dışında seyahat rotası ve uçak bileti ayarlayıp yollara düşmekten başka da bir eğlencem yoktu. Depresyon böyle bir şeymiş meğer. Onu bile anlayacak halde değildim.

Yine bir buhran günü internette gezinirken Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne denk geldim. Tunalı’daki sokak lambasını gördüğüm zamanki gibi oldum, kafamda bir ampül yandı. Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk gidişim bu vesileyle oldu. Gel de şimdi her şeyin bir tesadüften ibaret olduğuna inan. Fabrikadan çıkıp arabayla yardır yardır 45 dakikada atıyordum kendimi BÜMED’in kapısından içeri. Emektar Auris! Bu atölye sayesinde Boğaziçi’nde Yaşamboyu Eğitim Merkezi diye bir şey olduğunu keşfedip, hiç nedendir bilinmez, acaba akşamları iş çıkışı gidip Psikoloji öğrenebileceğim bir program var mıdır araştırmaya başladım. Tabii ki de böyle bir şey yoktu. Şeytan dürttü, Boğaziçi Psikoloji’nin websitesine girip yüksek lisans için bakındım; 2012-2013 dönemi için kayıt almıyoruz diye kısa, soğuk bir cümle vardı duyurular sayfasında. Sayfayı kapatıp sefil hayatıma geri döndüm.

Yıl 2013 olup da işe dair bütün umutlarım bittiğinde, ve gerçek dip geldiğinde, hayatımla ne yapacağımı bilememenin çaresizliği içinde her sabahın 5:45’inde kalkıp bir ölü olarak işe gidip bir ölü olarak eve geri dönüyordum. Olur olmaz sürekli ağlıyordum. Bazen eve gelip koltuğa yığılıp saatlerce boş boş tavana baktığımı hatırlıyorum. Anlamsızlık. Boşluk. Hayatım havada asılı kalmış gibiydi. Hani Shelob sarıp sarmalıyor ya Frodo’yu mağarasının derinliklerinde, işte birisi de sanki beni öyle örümcek ağlarıyla kaplamış, elimden bir şey gelmez vaziyette, ne yapsam da kendimi içine soktuğum durumdan kurtarsam diye kasılmış kalmışım. Mart ayı geldi. Nasıl oldu bilmiyorum, koltukta iyice kaykılmış, laptopu göbeğime koymuş, fütursuzca kariyer.net’in dehlizlerinde gezindiğim bir an aynı şeytan gene dürttü. Şu şey vardı hani ya bir baksana şu şeye. Google’a psy boun yazdım, sitenin duyurular kısmına attım kendimi. 2013-2014 dönemi için yüksek lisans başvuruları alıyoruz diyordu sitede ya doğru mu okuyordum?! Doğruydu. O an, o saniye, benim için bir yeniden doğuştu. Ne lazımdı? Ales, transkript, 2 referans bir de niyet mektubu. Hay hay. Ajandalara takvimlere notlar düştüm, telefona başvuru tarihleri için yüz tane hatırlatma koydum. Bilkent ve ODTÜ’deki hocalarıma yazdım referans için. Bir şekilde transkriptleri edindim. Her şey harika. Tek bir şey var. Biliyorum psikoloji istiyorum ama, yine en ufak fikrim yok aslında ne olduğuna dair. Dört tane alt alanı var onlardan birini seçip sınava girmem lazım. Bölüm başkanı Bilge Hoca’ya mail attım. Aramızda o kadar çok mail gitti geldi ki kadıncağız en sonunda Pınar sen en iyisi bir ofisime gel görüşelim, herhalde kafan çok karışık dedi. Tamam dedim sosyal psikolojiden gireceğim sınava. Ne okumam lazım? İki tane kallavi ders kitabı gösterdi, PSY 241 ve 242’nin ders kitapları. Sınava kaç günüm var? 18. Ben o 18 günde 500 sayfayı yedim, içtim. İşten eve kendimi bir atışım var, serviste kalbim çarpıyor sanki evde yeni alınan ve oynamaya doyamadığım bir oyuncak beni bekliyor. Bazen Ales’e çalışıyorum bazen bizim kitapları okuyorum. Kitapları okuyup derinlere daldıkça şaşkınlığım daha da artıyor. İnsanlar üniversitede bunları mı okuyor yani diyorum, üniversite dediğin bu kadar eğlenceli olabilir mi? Benim hayatım boyunca sorduğum sorular var burada! Bir de niyet mektubu yazdım. Niyet değil mi? Bir gün eve çıkarken apartmanda 2 ile 3. kat arasında geldi ilham, eve girip bir seferde yazdım her şeyi.

Sonuçta kabul edildim yüksek lisansa. İşten istifa ettim. Temmuz’un 17’siydi bir salı akşamı, Cihangir Yoga’ya kaydımı yaptırdım. 10 Temmuz da doğum günüm ya, artık Temmuz’ların başka bir önemi oldu benim için. Bütün ayı festival havasında geçiriyorum artık, hem doğdum, hem de bir kez daha küllerimden kendimi yeniden doğurdum diye!

İşte ondan sonra vücudum ve ruhum için gerçek bir rehabilitasyon dönemi başladı. Sürekli bir şeyler yetiştirme stresinde olmadan, yavaş yavaş adımlarla yürümenin tadını çıkarmaya başladım. Öğle yemeklerimi birisinden kaçırıyormuş gibi değil de, tane tane, çiğneye sindire yiyordum. Bir yere giderken durmak mı istiyordu canım, duruyordum. Vapurda yunusları gözlüyordum. Boğaziçi vahasının envai çeşit yeşilini okşuyordum gözlerimle, kana kana su içermiş gibi. Kampüsteki köpeklerle oynarken derslere geç kaldığım oluyordu. Derslerde kafamı çevirip camdan bakınca her defasında muhteşem şeyler görüyordum, kocaman paslı, korkunç makinalar değil. Burnuma yaseminler, ıhlamurlar, iğdeler geliyordu artık, çamaşır suyu veya deterjan kokusu değil. Hayatın bir anlamı vardı. Ne yöne doğru gittiğini bilmiyordum ama doğru bir yöne gidiyordu, doğru hissediyordu. Vücudum yogayla beraber savaş yaralarını sararken, zihnim yeni şeyler öğrenmenin heyecanında, bilgileri silip süpürmenin peşindeydi. Can topluyordum adeta! Şükürler olsun.

Şimdiyse hikaye kendi kendini yazmaya devam ediyor. Yüksek lisansta iki seneyi, yogada bir sürü hocalık eğitimini geride bıraktım. Günlerimi yoga dersi vererek ve Boğaziçi’ndeki projede çocuklarla haşır neşir olarak geçiriyorum. Arabayı da sattığımı söylemiş miydim? Hey gidi Auris. Bir buçuk seneyi üstünden geçindim, Ferrari’mi satsam neler olurdu kim bilir. Ve kim bilir ileride geriye bakınca fark edeceğim hangi mucizeler oluyor şu an hayatımda?

Reincarnation

Sorum Tohumları

Bazen acaba sorumlu çocuklar yetiştireceğiz derken sorunlu çocuklar mı yetiştiriyoruz diye merak ediyorum. Çocuklara sorumluluk bilinci dediğimiz şeyi aşılamaya çalışırken, bilinçaltlarında başka korkulara ve travmalara yol açıyor olabilir miyiz?

Elimin altındaki en hızlı kaynak olan Vikipedi, sorumluluğu “kişinin kendine ve başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerini zamanında yerine getirmesi zorunluluğu” olarak tanımlamış. Bu çok masum bir tanım. Benim sorumluluk duygusu dediğim şey, bana aşılanmış haliyle obsesif bir mükemmeliyetçiliğe bürünmüş kontrol hissiyatından başka bir şey değil. Sorumluluk kavramını kontrol kavramından bağımsız düşünmek benim için çok güç. Vikipedi’nin verdiği tanımda dahi, kişinin kendine ve sözü geçen başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülükler her neyse, onun zamanında yapılması gerektiğine dair bir gönderme var. Bu tanımda üç şeyin daha bilindiği varsayılmış: insanın kendine karşı yükümlülükleri nelerdir, başkalarına karşı yükümlülükleri nelerdir, ve bu başkaları kimdir? Bu tanımın içerisinde gizli öğe olarak keşfedilmeyi bekleyen biri daha vardır: her nasıl bir durum ve bağlam içerisinde bulunursa bulunsun, o anın şartlarına göre söz konusu şahısları ve onlara yönelik yükümlülükleri doğru bir şekilde tespit etmesi beklenen bir hakim, bir karar verme mekanizması. Bir nevi akil adam! Bunlardan biri veya birkaçı ıskalandığında, o kişi sorumsuz biri olarak, sanki bir lanetmiş gibi etiketlendirilir.

Çocuklara geri dönecek olursak, sorumluluk sahibi davranışlarıyla arkadaşlarına bir örnek olarak gösterilen ve ailesinden övgüler alan bir çocuğun bilinçaltına inceden inceden yerleşen şudur: her şeyin planlandığı gibi gideceğine, ve her şeyin onun planladığı şekilde gideceğine olan pekişen bir inanç. Her zaman yapılabilecek bir şeyler vardır. Her zaman zorlanacak bir kapı, ayak konulabilecek bir boşluk, konuşulabilecek kişiler vardır. Birazcık daha düşünsen, o oradadır. Akıl, her zaman çevresel faktörlerden üstündür, ya da bu faktörleri önceden düşünerek planlama yapmalısındır. Kontrol, her zaman, sendedir.

Sorumlu bir birey, bundan ötürüdür ki, her zaman kontrollüdür. Ama bu iki yüzü keskin bir kılıç gibidir, çünkü sorumluluk sahibi bir kişiyi kontrol etmek de kolaylaşır, sorumluluklarını değiştirmen yeterlidir. İçinde bulunduğumuz sistem de bizim iyiliğimizi düşünmüş olmalı ki, hayatımız kusursuz bir sorumluluklar silsilesi şeklinde tasarlanmıştır -ki arada hiç bir soluk alıp düşünmeye, ya da sadece durmaya vaktimiz kalmasın. Bugün sokaklarda kendilerinden büyük çantaları çekiştirerek okuldan dershanelerden dönen küçük çocukları görünce içim acıyor. Anneler babalar bir telaşe içerisinde çocuklarını hocadan hocaya, kurstan kursa gönderiyor. Binicilik kursundan çıkıp satranç maçına yetişecek, diksiyon kursundan hemen önce yelken antremanına gidecek. En iyi liseye girecek, en iyi üniversiteyi kazanacak, yurtdışına gidip master yapacak, iyi kazandıran bir işi olacak. Bu kadar parayla sorumsuz işler yapmaktansa aklı başında yetişkin her birey gibi o da aydan aya elin adamını zengin etmek yerine kredisini çekip evini alacak, fakat ironi bu ki maaşın büyük kısmı krediye gittiği için istediği gibi gezip tozamayacak da. Bu arada kendine bir eş bulacak, allahın izniyle çoluğu çocuğu, ileride torunu torbası, böyle göçüp gidecek bu diyarlardan bugün çekçekli sırt çantasını yüklenen yavrucak. Gerçekten de epey hazin bir son. İnanılmaz klişe, biliyorum. Ama tam da bu yüzden bu kadar hazin.

Sorumluluk duygusuna böylesine takık olmamın bir sebebi daha var. Ben giderim o gider, yanımda tintin eder. Tanıştırayım: suçluluk duygusu. Sorumluluk nereye, o oraya. Damarlarımıza küçük yaşta enjekte edilen bu her şeyi kontrol edebiliriz hissiyatı, hayatın doğal döngüsünde bir veya birden fazla kez darbe aldığında, başlar o içses konuşmaya. Masum sorumluluk tohumları, zihni kendi karanlığına hapseden zehirli filizlere bırakır yerini. Keşke on dakika erken çıksaydım. Nasıl da hesap edemedim şu başıma gelecekleri. Nasıl yani, kapıyı kilitlemeyi mi unuttun? Bana gel diye tutturmasam kaza yapmayacaktı belki de! Durumun gerçek ehemmiyeti ile doğrudan orantılı değildir bu içsesin şiddeti. İnsanın içine doğup büyüdüğü ve kendini neredeyse evindeymiş gibi rahat hissettiği bu içdiyalogların yapıcı olmaktan çıkıp tamamen yıkıcı bir kimliğe büründüğünü insanın ayırt edebilmesi için bir miktar farkındalığa ihtiyacı var. Sürekli arka planda sızlanıp size hakaretler saydıran o eli kırbaçlı ses bir an için bile olsun sustuğunda, belli belirsiz, ne olduğunu anlamadığınız bir sessizlik ve huzur yayılır zihinden içeri. Mutfakta saatlerdir çalışan ve aniden susuşuyla beraber size derin bir oh çektiren dırdırcı davlumbaz gibi.

Sorumluluk ve suçluluğun bu denli bitirim ikili olmalarının arkasında yatan sebep işte bu aşırıya kaçan kontrol çılgınlığı. Babamın bana araba kullanmayı öğrettiği zamanlarda ve sonrasında da farklı anlarda defalarca tekrar ettiği tek bir şey vardı: kendinden sen sorumlusun! Sen, her şeyden önce kendini düşünmek zorundasın. Elbette ki söyleniş sebebi ve mantığı makul görünse de, bu anlayışı çekip uzattığın zaman çok da makul olmayan yerlere gidiyor. Örneğin sen yola çıkarken olabilecek her yere baktıysan ama son anda ters şeritten bir kamyon gelip sana çarpmışsa, kamyoncu değil sen suçlusundur, yeterince iyi bakmamışsındır. Kaldırımda gelip sana çarpan scooterın sesini kulağında müzikle yürüdüğün için önceden duyup çekilememişsen, scootercı değil sen suçlusundur. Kısaca ölecek olsan sen suçlusundur. Bu örnekler herkes için bu kadar uç olmamakla beraber, anlatmak istediğim ilişkiyi yansıttığını düşünüyorum. Amaç onu korumak da olsa, bu tarz bir düşünceyle yetişen çocuğun ileride kendini hayatın akışına bırakmakta zorlanacağını tahmin etmek güç değil. Sorumlu çocuklar ile sorunlu çocuklar arasındaki patolojik çizgi gerçekten çok ince.

Sanırım bütün yazıyı kendimi aklamak için yazdım!

relax-nothing-is-under-control

Kayıp Aranıyor

Kafa boşaltmak için geldiğim Kınalıada’da kafam yine bir sürü şeyle doldu. Bu sefer de milli gelir ve milli mutluluk gibi üçüncü dereceden olgulara değil de daha temel şeylere, örneğin fiziksel olarak hiçbir kara parçasıyla bağlantısı olmayan ada insanının psikolojisine gittim. Biz anakara insanından farklı mıdır acaba?

O gün hava patlar, fırtına olur, deniz seferleri iptal olur, çıkamazsın, dönemezsin.. Gerçi ben tabi geri İstanbul’a dönecekmişim gibi düşünüyorum, adamın evi orada, dönmese de olur. Neticede ihtiyaçlarının büyük bir kısmını orada temin edebiliyor. Peki daha sofistike ihtiyaçlar? İnsanların evlerine döşedikleri kalebodurların bile koli koli Mavi Marmara’larla taşındığı bir dünya. Kalebodurları geçiyorum, elektriğin bile denizin altından İstanbul’dan taşındığı. Eninde sonunda bir ada yerlisinin de umurunda olacak anakaradan uzun zamanlı kopukluklar. Peki bu onu daha da umursamaz yapar mı günlük hayatında? Ya da daha kaderci? Kimbilir, belki de daha yetkin, özgür, ve huzurlu. İnsanların buraya kaçmak istemesinin sebebi de bu değil mi zaten?

Belki de bu sebeplerden, bende hep bir mahsur kalacakmışım telaşı yaratıyor adalardan birine her gelişim. Ha çok mu üzülürüm, sanmıyorum. O kadar çok köpeğin olduğu yerde uzun vadede mutsuz olmam teknik olarak imkansız. Bugün bile, tesadüfen saptığım bir yokuşta karşıma çıkıp ada turumun geri kalanında bana eşlik eden, Sakine ismini taktığım kulağı keneli köpeğin beni son bir haftadır hiç yapamadığım kadar gülümsetebilmesi gibi.

p3p1

Lost’tan mı, William Golding’den mi yoksa çocukluk masallarımdan mı yadigar bilmiyorum, bu adada mahsur kalma psikolojisinin bende belli belirsiz de olsa bir tedirginlik yarattığı muhakkak. Belki de her an bir terslik çıkıp her şeyi alt üst edecek ve kendimi hayatta asla yapmam dediğimi şeyleri yapar bulacağım diye. Gerçi bunun için adada mahsur kalmama gerek yok, kendi hayatım yeterince malzeme veriyor aynı doğrultuda.

Saramago’nun Blindness’ını hatırladım. Hayatımda sinemada gidip tamamını izleyemeden çıktığım tek film. İkinci yarının ortalarına doğru neredeyse nefes alamayarak kendimi salondan dışarı attığımı hatırlıyorum. Allahım o ne büyük iç sıkıntısı, o ne büyük darlanma.. Bir avuç kör insan aynı yerde yaşamak zorunda kalıyormuş, ne kadar olay olabilir ki diye düşünüyordum girmeden. Sahnelerin tümü neredeyse hala aklımda. En son bıraktığımda bilmemkaçıncı koğuşun kadınları tecavüz edilmek üzere diğer koğuşa gidiyorlardı. Beni sınıra getiren aldatma sahnesinden sonra son tahammül edebildiğim buydu sanırım. Kör deyip geçmemek lazım, bir yerde güç dengelerini altüst edecek bir şey her zaman bulunuyor. Dolayısıyla ada deyip de geçmemek lazım. Orada her an medeniyetten kopmaya hazır, kararsız bir molekül parçası gibi temel haline dönmek isteyen bir şey var. Sanki orada çok uzun kalırsam, içimdeki belli belirsiz insanı da kaybedip, sonsuza dek ıssız kalacakmışım gibi. İşte bu yüzden, beni anakaraya taşıyacak 20.25 mavi marmarasını kaçırmamak için iğde ağacının gölgesindeki bu banktan aceleyle kalkıyorum şu an.

p3p2

Kınalıada

Perdeli Ayak/Perdesiz Ev

Şişenin üzerindeki etikete göre 4 elma, 50 çilek ve 1 adet muzdan oluşan albert heijn smoothiemi öğle yemeği niyetine afiyetle götürdükten sonra bu şehirdeki onlarca kanalın birinin yanında bulunan banklardan birine iliştim. Suyun üzerinde nilüferler, parlak mor, yeşil, mavi kafalarıyla birbirlerine kur yapıp oynaşan, kimi zaman da hiddetle gagalarını birbirine çarpıştırıp suyun icinde patinaj çeken ördekler.  Benden ekmek çıkar mı diye birkaç tanesi yanıma doğru yüzüyor, ama elbette ki aardbei-banana smoothiemden onlara verecek değilim.

Buradaki mimari yapı ve kentin dizilimi, toplum hakkında gerçekten çok ipucu veriyor. Elbette ki her yerde öyledir. Ama burada, yolun hemen kenarından başlayan evler, ve özellikle de çoğunda herhangi bir perde vs. bulunmayan salon pencerelerinden neredeyse evin tamamına hakim olmak mümkün. İnsanlar evlerini meraklı gözlerden gizlemek bir yana, neredeyse daha da fazla ilgi çekmek için pencere önlerini adeta bir mağaza vitrini gibi dekore ediyor. Tabii, meraklı göz dediysem kendi gözlerimden bahsediyorum, yoksa elbette burada kimse kimsenin umurunda değil.

Bu noktada, acaba hangisi diğerinin bir sonucu diye düşündüm. Bizde mesela, gündüz çoğunlukla perdeler açık dursa da akşama doğru tüller çekilir, hele hele artık içeride ışıklar da yanmaya başladıysa kalın perdeler de hemen akabinden. “Aman kızım” derdi rahmetli babannem Şişi, “evin içi görünüyor”. Peki, evin içerisinin görünmesi gerçekte ne demekti? Neticede herkesin evinde bir şeyler oluyor. Türk insani meraklı ve dedikoducu olduğundan, herhalde evin içini görüp arkamızdan mı konuşacaktı, napacaktı? Belki de aslında görgüsüzlüktü perdeler açık oturmak, sahip olunan tüm eşyalar insanların gözüne sokulduğu için. Ya da kem göz mu nazar mı artık bilmiyorum, subliminal bir tarihsel sebebi mutlaka olmalı. Evrensel bir davranış değil çünkü. Üstelik bizim evlerimiz böyle hemen yolun kenarından da başlamaz. Burada insanlar umursamaz ve tamamen yargısız olduğu için mi herkes rahatlıkla her şeyi olduğu gibi insanların gözü önüne serebiliyor, yoksa zaman içerisinde bir şekilde bu insanlar da merak etme ve yargılama içgüdülerini bastıracak şekilde yavaş yavaş kollektif bir biçimde eğitildiler mi? Bugünün sorusu da bu oldu.

Öldürsen 4 elma 50 çilek ve 1 koca muzu beraber ya da üstüste yiyemezsin ama bu meret yedirtiyor işte. Allahtan İstanbul’da bu kadar rahatlıkla edinebildiğim bir şey değil, yoksa sıkıntım büyük olurdu. Karşımda havadan süzülerek suyun üzerine plonjon yapan iki adet ördek üşüdüğüm için banktan kalkınmaya hazırlandığım şu saniye içimi ısıttı. Parlak turuncu perdeli ayaklarıyla bu hayvanlar bu ülkenin milli canlısı gerçekten.

p1p1

Delft