Köpekli Ev

Bundan birkaç ay önceydi. Bostancı iskeleden eve yürüyordum. Tren yolunun hemen yanında, her gün ine çıka adamı bezdiren yokuşun rahatlığa vardığı yerde, her önünden geçişimde sektirmeden durup köpeklerini selamladığım bir ev var. İki kuçudan biri, kulaklarının ele verdiği kadarıyla bir kurt kırması, kıvrak, ve son derece atletik olduğu için biliyorum sahibi bağlı tutuyor. Çılgın şeyin sivri demirlerle kaplı göğsüme kadar gelen bahçe kapısının üstünden atladığını kendi gözlerimle görmüşlüğüm vardır. Her geçişimde zincirinin boyu yettiğince bana burnunu, boynunu, çenesini uzatır; ben de kolumu demirlerin arasından uzatıp aşağı sarkarak onunla buluşmaya çalışırım. Elim başına yetişmezse bana patisini verir, bir süre öyle dururuz. Diğeri daha ağırbaşlı, eskiden ben bahçe kapısına yanaştığımda o da uzanıp patilerini kapıya koyar, sevdirirdi. Son zamanlarda pek oralı olmuyor.

İşte yine evin önünden geçerken bir durup selam vereyim istedim. Yazlık traşlarını olmuşlar, ikisi de pek matrak! Benim dişi kurt beni görünce yine sevinç çığlıkları attı, zinciri demire dolandığı için benim olduğum tarafa yetişemedi, yine elele tutuştuk. Diğer oğlan her zamanki gibi çok heyecanlanmadan yanıma doğru geldi, kısa bir süre için patilerini kapıya dayayıp gıdısını sevdirdi, ve gölge tarafa doğru çekildi.

Ben bahçe kapısından içeri neredeyse sarkmış bir şekilde köpeklerle haşır neşirken içeriden köpeklerin ve evin sahibi olan adam çıktı. Onunla da selamlaştık, daha önce kısa kısa muhabbet etmişliğimiz de vardı. Yaşlıca bir adam, neler söylediğini anlamakta biraz zorluk çekmiştim son birkaç selamlaşmamızda. Meğersem bugün bana anlatacak muazzam bir hikayesi varmış!

Adam evinin kapısından çıkıp benim ve köpeklerin olduğu yere doğru yürürken “Tek istedikleri sevilmek” diye mırıldandı. “Evet” dedim gülümseyerek, bir elim köpeklerde. Ve böylece başladı sonsuza dek hafızama kazınacak olan yirmi dakikalık sohbet, aramızda demirli bahçe kapısı. “Bana kızıyorlar” dedi “bunu görünce”. Çevik olanı işaret etti. “Ama ne yapayım vallahi kaçıyor, bu kapının üzerinden atlayıveriyor.” Yine güldüm, “Evet” dedim “bir defasında görmüştüm atlarken, ne çevik hayvan!”. “Evet işte bana kızıyorlar, bak vallahi bağladığım duvarı neredeyse yerinden etti”. Eliyle zincirin bağlı olduğu bahçe demirini salladı, o zaman gördüm ki gerçekten demirin bağlı olduğu ince beton duvarı bile yerinden oynatmış! “Bu Anten, bu da Fındık.” Anten. Daha önceki bir konuşmamızda bu ismi duyup herhalde yanlış anladım diyerek üzerinde durmamıştım. Gerçekten de ağırbaşlı masum suratlı oğlanın ismi Anten, diğer hiperaktif oyunbaz kızın ismi ise Fındık’mış. İnsan neden köpeğinin ismini Anten koyar diye içimden geçirirken amca konuşmasına devam etti. “Ben biraz hastayım dedi, epilepsi, ama bazıları öyle düşüp bayılır, ben onlardan değilim. Ben kaskatı kesiliyorum, hareket edemiyorum.” Bu sırada cebinden buruşmuş bir kartvizit çıkarttı, bana doğru uzattı. “Oğlum” dedi “peysaj mimarı, aklınızda bulunsun yani peysaj işi filan gerekirse. Ben Murat Seyfi.” Ben de ismimi söyledim. Derken kartın arka yüzüne ilişti gözüm. Tükenmez kalemle bir cep telefonu numarası yazılmıştı. Altında ‘Oğlumdur’ yazıyordu, yanında da kan grubu, 0 Rh +. Buruşmuş kartvizitin üstünden neredeyse silinmek üzereydi yazılar. Demek ki bir yerlerde başına bir şeyler gelirse diye bu küçük kartviziti her gün yanında taşıyordu Murat Seyfi. Gözlerim doldu, bu yaşlıca adamın acil durumlar için bulduğu ilkel ve içten çözüme. Konuyu değiştirmeye çalışarak “Köpekler hissediyor mu?” diye sordum. “Tabii” dedi, “bir defasında burada bahçede kalakaldım, Anten havladı havladı da Hanım’ı sonunda benim yanıma getirdi. Çok çok hissediyorlar, çok. Biliyor musun bizim oğlanı askere gönderdiydik de Hanım içeride ağlıyordu. Ne ağladı. Sonra buraya bahçeye çıktım bir baktım ki Anten’in de gözünde yaş var, yemin olsun! Çok hisli canlılar bunlar.” Adamın gözlerinin içine baka baka anlattıklarını dinliyordum. O duygulanınca benim de hazırda bekleyen gözlerim hemen sulandı, birkaç defa kırpıştırıp geçiştirmeye çalıştım. O sırada yuvasının üstüne bir keçi edasıyla çıkıp etrafı meraklı gözlerle izleyen Fındık için de gülerek, “Bu da gök gürültüsünden nasıl korkuyor!” dedi. “Her şey tamam gök gürültüsüne gelince ağlaya ağlaya kapının önünde inliyor, eve aldırıyor kendisini.” Yine gülüştük karşılıklı. Bütün bu sohbet sırasında köpekler kah yoldan geçen birilerine havlıyor, kah yanımıza gelip kendilerini sevdiriyorlardı. Oradan diziye geldi laf. Kara Para Aşk’ı bu evde çekiyorlar, o zaman da köpekleri alıp yan komşunun bahçesine bağlamak zorunda kalıyor. “Benim” dedi “içime doğar bazen, teyzemin kızı vardı mesela, senin dedim ikizin olacak kızım. İnanmadı. Sonra bir telefon geldi, ikizmiş! İstanbul’a geldiğimizde de biliyordum böyle bir şey olacağını” dedi, “sonra bu diziler başladı. Benim bazen doğar içime, bilmiyorum, öyle hissederim işte.” Acaba epilepsisiyle bu içgörüleri arasında bir bağlantı var mıdır diye merak etttim içimden.

Bütün bu konuşmaların arasında iki üç defa bana yanlış anlamayın, yanlış anlamadınız değil mi diyor, sizi tutuyor muyum diye soruyordu. Ben de “Estağfurullah amca!” diyince devam ediyordu. Tekrar Hanım’a gitmiş olacak ki aklı, oradan devam etti. “Otuz beş senelik evliyiz. Ben balık burcuyum, o boğa burcu. Bir su burcu bir toprak burcu, işte havalar iyi olunca anlaşırız!” Güldü. “Ben Hanım’ı aldım, beğendim, çok güzel kızdı incecikti o zamanlar, siyah da saçları.” Başını çevirip camın arkasında bizden habersiz oturan karısına baktı. Sonra bana geri dönüp sanki bir sır paylaşıyormuş gibi elini ağzına yaklaştırıp, “Ama şimdi karım biraz şişman!” dedi kıkırdayarak. Sonra bir an için durup gözlerimin içine baktı, “Odamda duruyor evlendiğimiz gün çekilen fotoğraf” dedi. “Getireyim bakar mısın?” Yüzüne baktım, bir çocuk gibi o kadar istekli ki. Hemen başımı salladım, “eğer siz göstermek isterseniz tabii ki de bakmak isterim!” dedim. Koşarcasına eve girdi, bir süre sonra da elinde bir fotoğrafla çıktı geldi. Bana doğru yürürken Anten’le Fındık üstüne atlar gibi oldu, fotoğrafı onlardan kaçırıp olanca hızıyla  bana doğru uzattı. Bir süre ikimiz de sessiz kaldık, ben elimde tuttuğum evlilik fotoğrafına öylece bakakaldım. Son iki yıldır neredeyse her gün köpekleriyle selamlaştığım adamın hayatındaki en önemli günlerinden birinin fotoğrafını ellerimde tutuyordum. Muhabbet buraya nasıl gelmişti? Fotoğrafı incelemeye doyamadım. Hanım’ı da dediği kadar vardı. Dupduru. Murat Seyfi ben büyülenmiş gibi fotoğrafı incelemeye devam ederken tekrar başladı. “24 Kasım 1980’de evlendik” dedi. “Bu fotoğrafı da kimseye göstermedim. Neden sana gösteriyorum hiç bilmiyorum. Ama sana bir içim ısındı kızım, Allah işini rast getirsin, ne dileğin varsa versin.” Karşılıklı bir duraksamadan sonra devam etti rüyada gibi. “O zamanlar Ankara’daydım, bir tuhafiye dükkanım vardı. O da karşı apartmanda oturuyordu. Evden çıktığı zamanları gözler sonra onu takip ederdim. Evdekiler de anlamış olacak, sürekli kızı benim dükkana gönderiyorlar kalem alsın diye! Bir gün gittim elini tuttum, benimle evlenir misin dedim, o da evet dedi, işte o gün bugündür evliyiz. Kıymet bilmek lazım,” dedi, sözcüklerin üzerine basa basa. “Şimdiki gençler hiiiç kıymet bilmiyor.” Sanki içimdekileri okudu Murat Seyfi, sanki biliyordu aylardır kafamda evire çevire içinden çıkamadığım konuların hakikatini. “Güzel kadındı” diye devam etti Hanım’ına, “ama çok badire atlattı, böbreğini aldılar safra kesesini de aldılar. Ben her şeyimi kendim yapmaya çalışıyorum. Bazen bakıyorum kahvelerdeki adamlara filan da hiç anlayamıyorum, benim öyle bir boş vaktim yok ki! Ona yük olmamak için çamaşırımı da kendim yıkarım bulaşığımı da.” O sırada olan biteni fark etmiş olacak ki Hanım da evin kapısını açıp kapının eşiğinde bizi selamladı. Ne düşündü kim bilir, sokakta, bahçe kapısının dışında duran bir yabancı, elinde evlendiği güne ait belki de tek fotoğrafı tutuyor. Eli belinde seke seke tekrar içeri girdi Hanım hemen. Murat Seyfi derin bir iç geçirdi, “Ne iyi oldu Pınar” dedi, “çok iyi geldi senle konuşmak. Ne iyi ettin. Çok tuttum seni ama vallahi çok iyi geldi senle konuşmak!” “Olur mu Murat Bey” dedim, “benim için de çok iyi oldu.” Aramızda o demirli bahçe kapısı. Olmasa neredeyse sarılıp kucaklaşacağız.

Köpeklerle vedalaşıp ayrıldım. Boğazım düğüm düğüm, evin yolunu tuttum.

Reklamlar

Yunan Müziği ve Olmayan Memlekete Özlem

Neden bilmiyorum, Yunan müziği duyduğumda bir fena oluyorum. Bir şeyler düğümleniyor boğazımda, gözlerimi yaş basıyor nedensiz. Sanki çilingir sofrasındayım, bir efkâr iniyor kalbime. Sanarsın yasaklı anadilim, sanarsın yıllar önce yazın bir Yunan adasında bir Yunan gencine aşık olmuşum, hâlâ o yazın yasını tutuyorum. Yitip giden yuvama, evime ağlıyorum. Anlayamıyorum.

Yunan müziği duyduğumda aklıma Yunanistan değil kendi ülkem geliyor, tam olarak neresi olduğunu bilemediğim. Küçükken yazları Akdeniz’e tatile gittiğimizde, babamın benle yaşıt Sony’si Türk kanalı çekmezdi de Yunan kanalı çekerdi. Pek çok güneşi kaldığımız otelin balkonunda bu müzik eşliğinde batırmışızdır, babamın elinde viskisi. Acaba onları mı hatırlıyorum? Yunan müziği duyduğumda aklıma küçüklüğüm geliyor, babam geliyor. Sanarsın her yaz bu müziğe gözlerimi açıyorum, bu müziğe dans ediyorum. Öyle bir şey de yok.

Birkaç ay önce önümüzdeki inşaat benim mutfak ve salon pencerelerimin baktığı, bahar geldi mi çiçekleriyle patır patır patlayan kestane ağaçlarımdan birini kökünden kesti gözümün önünde. Elektrikli testerenin sesine uyandım, cama koştum, dal budak kesiyorlar ağacımı. Önce buduyorlar sandım. İnşaatın kabası yapıldı bitti onca zaman gözlerine batmadı da şimdi mi battı ağaç? Sonra gövdesine giriştiler. Bakıyorum, belediyenin adamları da değil bunlar. Bir tanesi koca göbekli sakallı genççene bir adam, biliyorum inşaatın önündeki konteynırda yatıyor, pembe GAP sweatshirtünün ceplerine ellerini sokmuş olan biteni izliyor, diğeri az ötede dikiliyor, diğeri ağacın üstünde, acemi, keyfekeder dilimliyor yarımasırlığı testeresiyle. Elinde ne bir eldiven var ne de ayağında güvenlik ayakkabısı. Ne tehlikeli iş yapıyor diye geçirdim içimden, fabrikada çalıştığım günler geldi aklıma. Adam sonra kaldırımın üzerine indi, ağacın gövdesini dilimlemeye başladı. Camın arkasında boğazım düğümlü öylece kalakaldım, aşağıya koşup adamların önüne atmak istedim kendimi. Ne diye kesiyorsun o ağacı? Ne zararı var sana? Daha bahar gelince patır patır açacaktı o ağaç! Kestane, acemi katilinden son öcünü aldı da öyle yığıldı yere. Adamın dilimlediği son büyük parça, kestiği açıyı hesap edemeyince olduğu gibi üzerine devrildi adamın, oradan da kaldırımın kenarında duran arabanın üstüne. Kaldırımla bir edene kadar kestiler kestaneyi, hiç umut kalmadı sonraki bahara. Salona geri geldim oturdum, çaresizliğimden, hıncımdan ağlamaya başladım. Bu ülkede bu yaşıma kadar yaşadığım, hesabını kimselerden soramadığım, benden alınmış bütün haklar, bütün haksızlıklar bir bir aklıma geldi, hepsinin kızgınlığı, hepsinin yersiz, sonuç bulmayan, mağlubu çoktan belli öfkesi, nefreti geri geldi. Gözümün önünde bir ağaç yıkıldı diye beni sinir krizinin eşiğine getiren ülkeme lanet ettim. Gezi’de de aynı şey olmamış mıydı, Validebağ’da aynı şey olmuyor muydu? Bir memleket hissi vardı içimde bir yerlerde, sanki her yaşadığım an o hayal parçası içimde daha da kırılıyor un ufak oluyordu. Evim diyebileceğim bir yerlerin özlemini duyuyorum içimde, ama vatandaşı olduğum ülkede yuvasız, yurtsuz gibiyim. İşte böyle çaresiz anlarda nasıl boğazım düğümleniyorsa, kulağıma Yunan müziği çalınınca da neresi olduğunu bilemediğim ülkeme yitik bir özlem, bir yas, bir göçerlik hissi geliyor yerleşiyor içime. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

Ankara’dayken arasıra bindiğim taksilerde şöförle muhabbet esnasında sorulan o vazgeçilmez soruya hiçbir zaman ne cevap vereceğimi bilememişimdir. “Memleket nere?” Çok uzun bir süre, bu soruya net bir yanıtım olmamasından ziyade bu soruya insanların tek bir sözcükle cevap verebilmelerine şaştım kaldım. Ayaş, Divriği, Kaynaşlı, Kızılcahamam.. İstanbul’a yerleşince işim kolayladı, Ankaralıyım abi deyip geçmeye başladım, bu sefer de “Neresinden?” sorusu. Ah be abim ben de bilmiyorum ki neresinden. Diyemiyorum ki Ankara’da Çankaya Hastanesinde doğmuşum işte ben, bildin mi? Bir soğuk, samimiyetsiz geliyor, memleketim bura mı ki benim? Nüfus cüzdanımda Muğla – Milas yazar. Hocabedrettin köyü, geçen sene Yiğit’le Bodrum’a giderken uğrayacaktık da gece oldu, boşver dedik. Büyükdede en son Muğla’da valilik mi ne yapmış ondan sanırım, Bodrum Kalesinde halen resmi asılı, bir gidip göremedik. Annem ve babam birbirlerinden bağımsız İzmir’de doğmuşlar birer yıl arayla, bazen hava atmak istersem “Anam babam İzmir doğumlu abi” diyorum şöföre, bir meşhur İzmir kızı muhabbeti dönsün diye. Daha meraklı şöföre denk gelmişsem “Göçmenlik var mı abla?” diye gelir. Ona da diyecek lafım var. Sen yerleşik misin ki diyesim geliyor bana bunu soran herkese. “Evet” diyorum “anne tarafım Yugoslav göçmeni”. Annemin annesi Üsküp’te doğmuş. Bizim ailenin soy dağarcığı çok küçüktür, aile tarihçemiz ondan da kıt. Ailenin yarısı yarısıyla konuşmaz, üvey aileyle daha çok irtibattayızdır. Anne tarafımız iyice kopuk. Annemin annesi Sırriye, ela gözlü sarışın, zamanında güzel kadınmış herhalde. İki kere bana kazıkazan almıştı Beşevler’deki evinde. Başka da anım yok ona dair. Hafızamda bir kare de o güzelim evin mutfağında tepe tepe uzanan kirli tabak kuleleri, lavaboda matruşkalar gibi içice geçmiş kirli kap kacaklar. Ta ki bir gün annemin üvey ablası geldi, bizim anneanneyi aldı da götürdü. Konuşturtmadı da, ne annemle ne teyzemle, yerini yurdunu bilemedik yıllarca. Sonradan öğrendik Antalya’ya götürmüş, bir huzurevine yatırmış. Bir gün teyzem nüfus idaresine vukuatlı nüfus kağıdı almaya gitmiş bir tapu işi için, orada görmüş ki anasının yanında öldü yazıyor. İşte böyle öğrendi annem de annesinin öldüğünü. Babası da ben doğmadan ölmüş, tanımak kısmet olmadı. Ana tarafımla bu kadarızdır. Acaba bundan mıdır bu kadar köksüz hissetmem bu dünyada? Babamın babannesi Güzide Hanım ise Foçalıymış, bir fotoğrafları var güzelim efe kıyafetleri içinde, inanmazsın! Dedemin dedesi Of’ta imammış, babannemlerin ucu Gürcistan’a dayanırmış. Söyle bana şöför abi, memleketim nere benim? Geçen yaz Sakız adasında müşteriden çok misafir gibi ağırlandığımız konaktan bozma otelde, hikayesini anlattı Eleni. “Bizim aile” dedi, “üç yüz yıldır bu evde yaşıyor. Ev büyük gelmeye başlayınca otele çevirdik”. Aklım almadı. “Do you understand this number?” repliği geldi aklıma Son Samuray’dan. Üç.yüz.yıl. diyor kadın. İşte bu kadının memleketi orası şöför abi. İşte bu kadın yerleşik olan. Senin benim memleket dediğimiz olsun olsun iki kuşaklık mesken.

İşte Yunan müziği dinlediğimde benim de kalbimi bu olmayan memleketimin hasreti basıyor. İçimde bir yerlere dokunuyor. Karaya vurmuş bir denizkızının dalgalara yaktığı bir ağıt gibi.