Bir Yoga Günlüğü III: Gün 15

Bazı ayarlarımın bozulup bazılarının düzeldiği bir gün bugün. Rubiküpün bir yüzünü yaparken öbür yüzü bozulur ya. Onun gibi bir şey. Dolunay desen var, uykusuzluk desen âlâsı, bir duygusal roller-coaster bugün adeta sangha.

Dün akşamki düğünden sonra ilk planım gece Bursa’da kalıp sabah 9:30 otobüsüyle İstanbul’a dönmekti aslında. Gece ilerlerken baktım ki dönmek istiyorum. İçime o ‘dönmek istiyorum’ hissi düştü mü ne ısrar ne ikna ne başka bir şey fayda etmiyor bende, bir an önce ışınlanmak istiyorum. Ama bir an önce. Ne yapsam da otogara gitsem diye düşünürken Aslı Su isminde bir peri yanımdaki sandalyeye oturdu. Evet, bildiniz, bizim Aslı Su 🙂 Dedi ki, ben seni bırakırım otogara istersen. Gerçekten mi? Evet. Bıraktı da sağolsun. Ben ki böyle spontan yaşayanlara uzaktan çok özenirim, daha yolculuğunu bile planlamadan kendini otogara veya havalimanına atıp ondan sonra en yakın vasıta saat kaçta diye soranların hayata olan teslimiyetine imrenirim. Gelgelelim bu vesileyle, artık gide gele epeyce hakimi olduğum Bursa otogarında Kamil Koç bankosunu buldum ve o çok özendiğim cümleyi kurdum: “İstanbul’a en yakın otobüs kaçta acaba?” 14 dakika içindeymiş. Hay hay! Öyle aşırı spontan olmadı tabii benimki, alınmış biletim vardı, onunla değiştirdik. Ama olsun. Gideyim mi kalayım mı diye düşüneli şurada yarım saat olmamışken 23:59 otobüsünde kendime bir yer bulunca pek sevindim.

Bazen İstanbul’da yaşadığımız için deli olduğumuzu düşünüyorum. Buraya gerizekalı yazmıştım ayıp olmasın diye sildim. Otobüste baygınlık geçirircesine bir uyku beni buldu. Arasıra gözlerimi açıp neredeyiz diye bakıyorum, tekrar bayılıyorum. Muavinden su istiyorum, tekrar bayılıyorum. Damardan sedatif almış gibiyim. Ne zamanki otobüs normal hızından yavaşladı, uykumdan uyandım. Koridordan başımı uzatıp yola baktım. Her yer kırmızı. Ama her yer. Bütün araçlar duruyor. Kilometrelerce kuyruk. İBB Trafik’i açtım, TEM Gebze-Şekerpınar Yönü Karayolları Genel Müdürlüğü Çalışması nedeniyle tüm şeritler trafiğe kapalıdır diyen bir yazı. Ne demek aga tüm şeritler? TÜM ŞERİTLER. Yandex’i açtım, her yer mosmor. Herkes küfür bela aklına geleni okumuş. Ööyle. Koca otoyolu kapamışlar, E-5’e veriyorlar. E-5’te de yol çalışması var. Yani böyle bazen sirk miii, kabus muu, şaka mıı, ne olduğunu bilmediğim bir şeyin içinde yaşıyoruz gibi geliyor bana sangha. Hani BBC’de kıvırcık saçlı bir ressam vardı, tüm neşesiyle şuraya da küçük bir ağaççık konduralım, şuraya da küçük bir evcik diye diye yarım saatte harikalar yaratırdı. İşte tamı tamına onun zıttı, kötü, fesat, kim olduğunu bilmediğimiz birileri de tüm itina ve gayretleriyle şehri kem kahkahalarıyla oyun oynarcasına yönetiyor gibi geliyor bana bazen. Hmm.. bu gece bunlara nasıl dünyayı dar etsek? şuradan İstanbul’un iki ana yolundan biri olan TEM’e bir altyapı çalışması koyalım.. evet. tek şerit olmaz, hepsini kapatalım.. bu salakları E-5’e yönlendirelim.. ama duur.. oraya da küçük bir çalışma koyalım ki, iyice hayatlarından bezsinler.. nihohoha! Şimdi buraya yazdıklarımın çok daha ağır küfürlü bir nüshası var aklımda aslında ama yazmıyorum buraya sangha. Kainatın dost canlısı bir yer olduğunu unutturmak için eline geleni ardına koymuyor sağolsun şehr-i İstanbul. Ne zaman kendi üzerine kapanıp komple çökecek çok merak ediyorum. Umarım burada olmam.

Devamını yazmak istiyorum ama uykusuzluğumdan ötürü işlemci hızım yavaşlamış. Şuncağız şeyi bir saatte yazdım, hiçbir yere bakmamama rağmen. Gözlerim kapanıyor. Hem bir an önce yatayım ki, yarın sabah bülbüllerime ben de erkenden bir arz-ı endam edebileyim. Bu yazı da burada bir dursun, o da kendi üzerine bir uyusun..

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 14

Çok acayip hızlı olmam lazım sangha. Bugün, başka bir sangha Shadowcular olarak cümbür cemaat Bursa’ya, Aylin’in düğününe gidiyoruz. Vur patlasın, çal oynasın!

Dün gece blogdan sebep geç uyudum. Sabah çok zor uyandım. Öyle erkene de kurmamıştım saati uykumu alayım diye, malum gece uzun. Ama yine aldığım uyku yetmedi. Yüzüm gözüm şiş, başımda fena bir ağrıyla kazıdım kendimi yataktan. Göz ucuyla, yani gerçekten sadece sağ gözümle bloga girip şöyle bir gezindim, Defne Hoca’nın (bize göre) sabah baskısını okudum. Biliyorum, yapmamalıydım. Ama gözümden içeri bir uyaran sokmasaydım bu sabah hiç kalkamazdım. Samapada’da bile ilk birkaç saniye gözlerimi kapatıp uyuklamış olabilirim.

Yüzüm gözüm ve bütün kafamın içi böyle şişmiş zonkluyor iken yapılabilecek en iyi şey etraflı bir dil sağma işiydi. Aldım elime tülbenti, bir o yana, bir bu yana, çekiştirip sağdım dilimi. Önce biraz burnum açıldı, sonra biraz genzim. Başım hala fena ağrıyordu. İkinci prelüd’ün öne katlanmalarında kesin dedim daha kötü olacak bu baş ağrısı. Prelüdün bir yerlerinde yarıda kesip sırt üstü pozlara geçerim diye yastığımı bile hazır etmiştim. Ama peşin hüküm bu ya, beklediğim gibi çıkmadı. Dün gerçek anlamda normal tempomdaki hayatıma ilk döndüğüm gündü, ve hemen kalçamda hissettim isyanları. Sabah özel derse gittim, ısınmalar ve birkaç çok ana poz hariç hiçbir şey göstermedim. Akşamki Yin dersimde yine orkestra şefi gibiydim, dersi ayakta anlattım. Ama yine de öğlen kendimi Fatmacığın evine attığımda minikten bir zonklama baş göstermişti olay mahallinde. Bugün o yüzden biraz daha yumuşak takıldım.

Kahvaltı sonrası, düğün için hangi elbiseyi giysem, altına hangi ayakkabıyı giysem, saçımı nasıl yapsam, ne renk oje sürsem gibi düşünmeyi özlediğim şeyler ile uğraştım. Böyle dünyevi işler.. Ama aldı beni bir heyecan! O yüzden rahat rahat hazırlanayım diye kaçıyorum şimdi sangha.

P.S: 28 günü yarılamış bulunmaktayız, farkında mısınız? Yarın sabah, 9 Temmuz İstanbul saati ile 09:06’da dolunay var, aman kaçırmayasınız 🙂

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 13

Bugün tam anlamıyla İstanbul’a dönmüş sayılırım. Neden mi? Sabah Bostancı’dan Beşiktaş’a İDO, oradan Emirgan’a otobüs, oradan Kabataş’a bir başka otobüs, akşam ders çıkışı Karaköy’e tramvay ve son olarak da Bostancı’ya motor şeklinde geçen toplu taşıma silsilesiyle Hızır Kamp öncesi bıraktığım hayatıma tekrar döndüğümü fikren ve ruhen idrak etmiş oldum. Şu kadar yıldır İstanbul’da toplu taşıma müptelasıyım, bir bal arısının günlük çiçek ziyaretinden daha çok aktarma yaptığım oluyor, yine de 200’lük akbil’i sıfırlayamıyorum babacım!

Gelgelelim bahsettiğim bu yolculuk silsilesinin en kayda değer anı neydi biliyor musunuz? Akşam Fındıklı’daki Yin dersimin çıkışında yetişemeyeceğime neredeyse emin olduğum taze Karaköy-Bostancı hattının son motoruna deparsız yetişebilmiş olmamdı. Evet, yanlış duymadınız! Anadolu yakası ahalisi için (yani tabii karşılıklı çalışıyor ama ben bir ‘karşı’lı olarak sesleniyorum sizlere) yeni konulmuş olan bu 45 dakikalık seyir hattı benim konulduğunu duyduğum günden bu yana türlü türlü heyecanlar yaşamama neden oluyor. Üstelik de taa Karaköy’den alıyor, taa Bostancı’ya getiriyor. Anlıyor musun sangha? Evime 15 dakikalık yürüme mesafesine bir vapur kondu diye nasıl seviniyor bu can. İstanbul’un gözü kör olsun.

Motora yetiştim diye bir sevindim, bir sevindim. Oturacak yer beğenemedim. Üst kat çok rüzgarlıydı, alt katta bir pencere kenarına iliştim, kulağımda müzikle koyuldum blog yazılarını okumaya. Arada bir kafamı kaldırıp dışarı baktım, güneş batarken ziyadesiyle hoş renkler. Normalde her gün bu güzergahı gidip gelen biri olarak oturduğu yerden kalkıp da fotoğraf çekmeye giden yerli insanlara karşı, ne yalan söyliyim, pff deyip göz deviririm içimden. Ne kadar orijinal! Telefonun film şeridinde bir daha asla bakılmayacak olan bir fotoğraf daha.. Galata, Topkapı, yeey. Amma velakin, epeydir blogu görselsiz bırakmış olmanın getirdiği sorumluluk bilinci ve kalıplaşmış yargılarımızı kırma antremanları sebebiyle, diğer yolcuların çoktan içselleştirdiğim göz devirmeleri ve dudak bükmelerine kayıtsız kalarak yaptım bir çılgınlık ve attım kendimi motorun parmaklıklarına!

 

IMG_1212.JPG

Yazacak çok şeyim var sangha. Nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Bloglar arası, felsefeler arası çapraz referanslar kafamda uçuşuyor.. Her şeyi yazmak istiyorum, nasıl olacak bilmiyorum.

Önce yogamdan başlıyayım. Bu blog illa yogamız hakkında olacak ya, üstelik ben yazmışım blog gaydlaynlarını. Şimdi ödüm kopuyor kendi yazımda yogamdan bahsetmezsem diye. Takıntıların da gözü kör olsun! Normal olarak sağ tarafta bulunan ve yazı başlıklarımızın olduğu kısımdaki usülsüzlükler başta çok gözüme batıyordu itiraf edeyim sangha. Ben ki bir yazıda farklı puntoyla yazılmış, veya aynı puntonun farklı paragraf aralığıyla yazılmış bir kısım göreyim.. Bir titreme gelir. Basarım ctrl a’yı, topyekün hizaya çekerim. Comic sans fontuna tahammülüm yoktur, gayri ciddi bulur, hemen doğru dürüst bir fontla değiştiririm. Fabrikada bu korkunç font ile yazılmış bütün resmî dokümanları bir gün oturup tek tek değiştirmişliğim vardır. Şimdi mesela herkes kendine göre bir başlık koyuyor ya, tüm çabalarıma rağmen, hatta arada Türkçe karaktersiz, kimi büyük kimi küçük harfli filan… Gözüm seğiriyor sangha, öyle söyliyeyim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir durum, farkındayım. Mühendislikten kalma bir takıntı olması muhtemeldir, üstüne fabrikadaki iş hayatım eklenince içimdeki format çılgını meydanı boş bulup beni ele geçirmiş de olabilir. Her şeyin bir standardı olmalıdır elbet. Yoksa dirlik düzen kalmaz, herkes kafasına göre takılsa, kaos maazallah! Hem HER şeyi yazmakta serbestiz diye isyan ediyor mağaramdaki zorba, yeter ki şu başlıklar aynı formatta olsun, gözünüzü seveyim!! Neyse. Sen başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin sangha.

Yogam diyordum. Bugün bir gevezelik var üstümde. Sabahtan beri de böyle. Bugün 06:20’deki alarmla uyandım. iPhone sağolsun Bedtime diye bir şey yapmış, bir güzel alarm melodileri var, usul usul melek katında sallanarak getiriliyor ruhum tekrar vücuduma. Baktım bizim sabah bülbülleri uyanmış, benden bir saat önce yoklamalarını vermişler. Olsun be canım diyorum, sabahın 6:20’sinde uyanmışsın, bu da bir şey sayılır. Üstelik de tek seferde, ertelemeden. Kalktım, tuvalete gittim. Bütün o sıradan ve gündelik aktiviteler içinde, halledilmemiş meselelerim üzerine başkalarına söylemeye cesaret edemediğim şeylerin bir tiradını atarken yakaladım kendimi. Kafamın içinden yani. Uuuuuh! Neler neler saydırdım. Ne kadar da güzel ifade ettim kendimi.

hoşt hav.jpg
Hayatımın kısa bir özetidir.                                                                                                          Şaka şaka. Yoga öncesi hayatımın.

Bence en az 15 dakika geçti böyle. Sonra yogaya başladım.

İkinci prelüd bugün de vesselam. Bana bu üç prelüd ve angaharalar içinde en zorlandığın, en hayattan soğuduğun, en sevmediğin poz hangisi diye sorsalar tereddütsüz ikinci prelüddeki uttanasana varyasyonları derim. İçimden. Ki ikinci prelüd kısadır, kırmızı çadır sonrası yogaya dönüşün müjdecisidir, kısacıktır, hemen biter. Ama sen onu bir de bana sor. Sanki çok öne katlanabilirmişim gibi bir de yamuklusu. Te allam, kim icat ediyor bu pozları?

Bugün güneşle şöööyle bir selamlaştık. Samakona ve Hanumangiller yüksek yüksek tepeler idi. Bütün yogam boyunca o kadar kalçamdaki hislere endeksliydim ki, iki tane koskoca pozu, Atikranta’yla Mayura’yı unuttum. Üstelik aynılarını dün de unutmuştum. Gerçi Atikranta’yı yapamayabilirdim ama Mayura’ya mazeret? İki bacağın alçıda olsa yaparsın. Neyse! Sonra kahvaltı, kahve derken bir ders için düştüm yollara. Gerisini biliyorsunuz.

Ama bilmediğiniz çok şey var bugüne dair! Mesela ben bugün bir süper kahramanın evine gittim! Fatmacığımla nasıl geçtiğini anlamadığım bir beş saat geçirdik. Bir ara o blogunu yazarken ben de kütüphanesinde ilk gözümün iliştiği kitaba gömüldüm, ve ne inciler ne inciler buldum sangha! Epeydir Mevlana’nın Mesnevi’si peşindeydim ancak bir türlü denk getirip güzel bir baskısını bulamıyordum. Rastgele açtığım şu dizelerle bugünü noktalayayım, parantezlerimi senin çapraz referanslarına bırakayım sangham.

640.

Gergefin eli yoktur ki kendini korusun. Konuşması yoktur ki zararı ve faydayı açıklasın.
Bu beytin manası Kur’an’da beyan olunmuş, Hak, “Attığın zaman sen atmadın” buyurmuştur.
Okun atılışı, mâna bakımından bizden değildir. Biz yayız, oku atan Tanrı’dır. (Bkz: Zen ve Okçuluk)
Bu sözler cebir değil, Hakk’ın Cebbar adının mânasıdır. Onu zikretmeyi sana söylemektir.
Aczimiz, mecburiyetimizin işareti; mahcup oluşumuz da irademizin delili oldu.
Eğer irademiz yoksa bu üzülme, bu utanma niçin? (Bkz: Ramesh Balsekar, Suçuluk ve Günah)
Üstadın talebesine tazyiki niçin? Devamlı tedbir fikri neden?” (Bkz. Master Oogway, Kung Fu Panda)
Eğer sen, irade zorla tanınmış ve aydınlık ay, bulut ile örtülüdür dersen
Dinlersen işte doğru, güzel bir cevap: Küfrü terk ile dine doğru yolu bulursun.

650.

Hasta olunca bu bıkkınlık nedir? Asıl uyanıklık hastalık zamanındadır.
Hasta olduğun zaman Hakk’ı anar, istiğfar edersin.
Suçunun ve günahının çirkinliği görünür, bundan sonra itaate niyet edersin. (Bkz: Ben)
Bundan sonra Hak yolunda ibadet edeyim diye ahdeylersin.
Öyleyse âşikar oldu ki hastalık, sana akıl gözü ve uyanıklık oldu.
Bu sırrı bil, aslını ara. Arif isen bu sana rehberdir.
Kim uyanıksa o dertlidir. Kim agâh ise yüzü sararmıştır.
Hakk’ın cebrine inanıyorsan teslimiyetin, O’na taatini takdimin hani? (Bkz: Piraye’nin Çaba ve Tevekkül isimli yazısı)
Zincirle bağlanan için neşe, hapis olana hürriyet nedir?
Elinin ayağının bağlı olduğunu, padişah çavuşlarının seni gözlediğini açıkça gör.
Acizlere çavuşluktan sakın. Zira çavuşluk mizacı muteber değildir.

Mevlana, Mesnevî-i Şerîf, TİMAŞ Yayınları.

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 12

Bugün sabah güneşin doğumuyla kendiliğinden uyandım ve sabah ritüellerimi yaptıktan sonra yogama koyuldum! diye başlamayı çok isterdim bu yazıya sevgili sangha. Öncelikle, güneşin doğumuyla uyanmadım. Alarm 05:20’de çaldığında odanın içinde grili mavili ışıklar vardı. İçimdeki o çok cılız sese yine tutunamadım, yine tutunamadım. Kızıla çalan pembeler içinde saatler ilerlerken, sol koltuk altımda elime bir kitle gelmesi üzerine paniklediğim bir rüyadan, yatak odasının pencerelerinin baktığı apartmandan birinin bir halı silkelemesi üzerine uyandım. Uyandığımda yatakta enlemesine yatıyordum. Hiç düşünmeden elim koltuk altıma gitti, rüyadaki hisleri arandı. Bulamayınca rahatladı. Yoga odasına geçtiğimde saat 8.30’du.

Dün gece yatakta kafamdan ikinci prelüdü tekrar etmiştim. Bir ara prelüd düşünmekten uyuyamadığım bir zaman vardı itiraf edeyim. Bundan birkaç sene öncesine tekabül ediyor. Hangi hareket nerden başlıyor, hangisinin adı neydi, gizli ipuçları neydi, diye diye kafamdan serileri tekrar ederken heyecandan uyuyamıyordum. Bu ‘mental imagery’ yani zihinsel imgeleme denen şeyin aslında psikolojide de hatırı sayılır bir yeri vardır. Vaktiyle (üç sene olmuş) bir cognitive psychology ödevim için bu konuyu araştırmıştım. Uzun uzun buraya bilimsel çalışmaların bir özetini aktarmak isterdim ama belki başka zaman. Özetle, işe yarıyor sevgili sangha. Bir şeyi fiziksel olarak yapmanın tam olarak yerini tuttuğu söylenemese de, insanın zihninde kendini bir şey yaparken canlandırması, neredeyse gerçekteki aktiviteyle benzer kas fonksyonlarını çalıştırıyor ve beynin benzer köşelerini aktive ediyormuş. ‘Yapmış kadar oluyoruz’ yani bir anlamda. Yogamızın yerini alsın diye değil bunu anlatışım elbette, ama serileri içselleştirmek için oldukça elverişli bir teknik. Öbür türlü ay şimdi ne geliyordu, bundan sonra ne vardı, sağ mıydı sol muydu, dur bir notlarıma bakayım, dur bir app’i açayım diye diye bütünlüğü kopuyor yapmaya çalıştığımız şeyin.

Evet ikinci prelüd diyorduk. Her şeyi göz önünde bulundurursak, güneşe selamlara kadar iyi gitti diyebilirim. Ama o buz tutmuşluk, dokuların birbirine yapışmışlık hissi yine orada. Vaişaka’da, ashvata’da kuyruğumu aşağı uzatmaya çalıştıkça hissediyorum içerden. Sarpa’da alışkın olduğum yere inmiyor gövde, yüksekten çalışıyorum. Ne zaman sol bacak geride, sağ bacağım önde arda bujanga’ya girdim, anladım ki buradan sonrası gelmeyecek. Bir süre bir yolunu arandım, boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. Leğen kemiğimle bacak kemiğim arasında birileri halat çekme oyunu oynuyor gibiydi, hayır bizimle kalacak, hayır burada duracak, hayır burada, hayır hiçbir yere gitmiyor! Gençler bana müsaade diyerek yavaşça sıyrıldım pozdan, yerdeki hareketlere. Basit ve hafif bir seri ile tamamladım. Yerde sessizce otururken odaya ve içime kuş sesleri hücum etti. Demek kafamın içindeki gürültüden hiçbirini duymamışım hareketleri yaparken.

Yogam bittiğinde elime çayımı alıp huşu içinde kuş seslerini dinlerken püfür püfür esen sabah rüzgarında balkonda günlüğümü yazmaya koyuldum diye bitirmeyi çok isterdim bu yazıyı sevgili sangha. Ne var ki, evi süpürdüm. Evi süpürmemek gibi bir seçeneğim kalmamıştı. Zaten balkonum da yok. Ama süpürmem bittiğinde keten tohumlu ve chialı mis bir avokadonun eşliğinde çayımı yudumladığım doğrudur, yaşanmıştır.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 10&11

Bugünlerde blog biraz tenhalaştı mı sangha, yoksa bana mı öyle geliyor? Birtakım yazarlarımızın son birkaç gündür hiç sesi soluğu çıkmamakta. Eğer yokluğunuzun fark edilmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!

Son iki gün çok hızlı geçti. Dün Ayça beni ziyarete geldi, okudunuz mu? İstanbul’da istesek buluşamazdık. Fırsat bu fırsat deniz kenarında bol bol kaynattık. Doktor Kemal’le olan macerasını sanırım ondan dinlememiz gerekecek. Sonrasında biraz eşyalarımı topladım, Amerika’da yaşayan ve yılın sadece belli zamanlarında açan nadide çiçekler gibi zar zor denk getirerek görüşebildiğim arkadaşlarımı ziyaret etmek için akşam çıkıp Gündoğan’a gittim. Bir senelik arayı bir saatte kapatmaya çalıştık, ama buna da alıştık. Eve dönüp hafif bir yemek yiyip yattım. Böyleydi onuncu günüm.

Bugün İstanbul’a geldim. Yirmi iki gündür evimden uzaktaymışım. En son şu an oturduğum koltuktan bu yoga günlüğünü yazdığımda ikinci turun 15. günündeymişiz. Heyhat! Eve girer girmez yüzüme ağır, beklemiş, evin her yerine yayılmış bir sıcak dalgası çarptı. Camları açtım. Mutfak yine hayvan mezarlığına dönmüş, benim meşhur minik sinekler, ve evin içine girme talihsizliğinde bulunan diğer kanatlı mahlukların cesetleri mutfak karolarının üstünde.. Çiçeklere çarptı gözüm. Çiçeklerim! Yanmışlar sıcaktan. Orkidenin tek kalan çiçeği hâlâ üzerinde ama iyi değil belli, beti benzi atmış. Bir cins antoryum çiçeği olduğunu şu an size yazmak üzere aratıp öğrendiğim diğer çiçeğimin durumu ise kritik. Zaten son zamanlarda pek iyi değildi, korkarım buradan döndüremeyeceğiz onu hayata. Kötü hissettim onları öyle görünce, bir çiçeğe bile bakamıyorsun diye parmak salladı içimdeki ses. (Söylemediklerimi siz doldurun hanımlar.) Oradan zihnim hemen Gökay’a çiçekleri sulamadığı için sinirlenerek bir çıkış yolu aradı ama o fikre de o kadar tutunamadım ki hemen kendime kızmaya geri döndüm. Adam napsın, eve 6 saatliğine filan uğradı iki iş arası.

Son dönemde yanan ve iade edilemeyen uçak biletlerimin bolluğundan, kalçam sebebiyle zoraki tatilimi uzatmaya karar verdiğimde bu Çarşamba’ya aldığım uçak biletini ne olur ne olmaz diye esnek bilet olarak almıştım. Hayatımın ilk esnek biletidir. İyi ki de öyle yapmışım. Çünkü yine planlar değişti, babam da İstanbul’a gelmeye karar verdi. İşime de geldi doğrusu, o kadar şeyi çekerek veya sırtlanarak hiç mi hiç taşımak istemiyordum havaalanlarında. Atladık bu sabah 6’da arabaya, güneş kızıl pembe bir top gibi dağların yamacını ısırarak doğuyordu. Yollar bomboştu, 8 saatte evdeydik. Uçakla gelsem zaten bir saat önce evden çık, bir saat önce limanda ol, bir saat uç, bir saat kafadan rötar, yarım saat bavul bekle, otobüse veya taksiye bin çık, trafikte takıl, eziyet çek, vs. derken zaten en erken 6 saatte filan gelebilirdim eve. Mis gibi de oldu doğrusu. 22 günlük İstanbul yokluğundan sonra yaşanacağı yüzde yüz olan bir Sabiha Gökçen şoku/kaosu/travması yaşanmadı böylelikle.

Ama şimdi gözlerim kapanıyor sangha. Buna karşı koymayacağım sanırım. Yarın sabah ikinci prelüd ile yogamı eteğimde ziller kafamda mehter marşları ve karnımda kelebekler ile karşılayacağımı umuyorum. Belki ben de Fatma’nın yazdığı gibi “Dün hayalini kurduğum pratik değildi bu sabah yaptığım. Ama dünkü hayal, bu sabahki gerçek” diye yazarım size yarın. Kim bilir?

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 9

 

yalandunya

Bugünlerde zihnim her şeyi birbirine bağlıyor sangha. Oldum olası bayılmışımdır dedektiflik oyunlarına, insanların birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları bağları anlamaya, ve zihnimin içinde farklı kompartmanlarda yer eden ve ayrık gibi görünen bilgilerin arasında bir bağlantı kurmaya. O yüzden olsa gerek bu köstebeklik aşkı.

Bugün yogama döndüm. Öyle, size yazdığım gibi, bir anda oluverdi. Nereye gideceğini, ne yapacağımı bilmiyordum. Isınmalar temkinli, anilasana’ya geçiş çooook yavaş. Sol kalçamın içindeki dokulara birisi buzlu sprey sıkmış gibi. Buzlu bir suçi, üzerine manduka, ve kapanış. Uzun uzun oturdum, sorular sordum, teşekkür ettim, boyun eğdim.

Kapanışın sonunda sessiz otururken aşağıdan sesler gelmeye başladı. Daha doğrusu tüm yogam boyunca gelmişti bu sesler, babam aşağıda bir şeyler izliyordu, ama ne olduğunu anlamamıştım. Tam merdivenlerden inecekken tanıdım: Kung Fu Panda! Gelmiş geçmiş en iyi animasyonlardan biri. Birkaç defa izlemiş olmama rağmen kaçıramazdım, hemen koltuğa geçip kuruldum. Tesadüf olamazdı, çünkü tesadüf diye bir şey yoktu.

Çok geçmeden şeftali ağaçlı o muhteşem sahne geldi. Shifu ile Usta Oogway’in konuştuğu, ve Usta’nın veda ettiği sahne. Her defasında olduğu gibi yine hüngür sümük ağladım, yan kanepede oturan babama çaktırmamaya çalıştım. Shifu, hırsına yenik düşerek karanlık tarafa geçmiş olan ve yüreklere korku salarak yaklaşmakta olan eski öğrencisi Tai Lung’un gelişini öğrenmiş, Tai Lung’u alt etmek üzere koca şişko panda Po’dan nasıl bir Ejderha Savaşçısı yaratacağı konusunda ümitsizliğe düşmüştür. Oogway’ın Po’yu seçmiş oluşunun bir kaza, bir tesadüf olduğunu, Po’nun aslında Ejderha Savasçışı filan olamayacağını söyler ustasına. Usta Oogway de eski öğrencisi Shifu’ya şöyle der:

‘Dostum, sen bu kontrol ilüzyonundan vazgeçmediğin sürece ne panda kendi kaderini gerçekleştirebilir, ne de sen.’
‘İlüzyon mu?’ der Shifu,
‘Evet’ der Oogway ve şeftali ağacını gösterir. ‘Bu ağaca bir bak Shifu’ der, ‘istediğim zaman çiçek açmasını sağlayamam, meyve vermesini de.’
Shifu ağacın bir tekme vurup bir şeftali düşürür ve atılır: ‘Ama kontrol edebileceğimiz şeyler de var! Meyvenin ne zaman düşeceğini kontrol edebilirim! Tohumu nereye ekeceğimi kontrol edebilirim. Bu bir ilüzyon değil, Usta!’
‘Aaah aah evet’ der yaşlı Oogway parkinsonlu gibi titreyerek, ‘Ama sen ne yaparsan yap, o tohum büyüyüp bir şeftali ağacı olacak. Ondan bir elma veya portakal olmasını isteyebilirsin, ama o şeftali olacak.’
‘Ama bir şeftali Tai Lung’u alt edemez!’ diye haykırır Shifu ümitsizlikle.
‘Belki de alt edebilir’ der Oogway, ‘eğer ona rehberlik edersen, onu beslersen, ona inanırsan.’
‘Ama nasıl? Nasıl? Yardımına ihtiyacım var, Usta!’
‘Hayır, senin sadece inanmaya ihtiyacın var. Bana söz ver Shifu, inanacağına söz ver…’
‘Deneyeceğim…’

Ve şeftali çiçekleri arasında bu alemi terk eder Usta. İzleyip siz de ağlamak isterseniz diye videonun bir linkini buraya koyuyorum.

Gelgelelim, bugün bahsini etmek istediğim şey başka türlü bir ilüzyondu, ama ilüzyondu neticede! Nereden düştü aklıma bilmem, belki de dünkü Zen ve Okçuluk alıntısı zihnimin içinde bir yerlerde dönüp duruyordu hâlâ. Kendiniz işe karışmadan bir şeyin olamayacağını sanıyorsunuz! Bu da kontrol ilüzyonunun allahı değilse neydi? Bir şey olacağına varacaksa varacaktı gerçekten de. Kaçsak da, istemesek de, hediyemiz, kaderimiz, talihimiz neyse bizi bulacaktı. Bir de ilüzyonun geri kalanı vardı aslında. Yaşadığımız fenomenler dünyasında, bize –mış gibi görünen, her şey. Yalan dünya!

Aklıma bu yalanlık düşünce köstebek burnum beni bir Upanişad’a götürdü. Bir ustanın ‘dizinin dibinde oturarak’ dinleyemeyecektim bu kadim bilgiyi ama dizimin üzerine koyduğum telefonun kindle’ından girip erişebilecektim. Öyle de yaptım. Sonra aşağıdaki mısraları buldum. Sonra biraz daha ileri gidip kendimce, hadsizce Türkçe’ye çevirdim. Bugünün arkası yarını olarak burada bırakıyorum.

Conscious spirit and unconscious matter
Both have existed since the dawn of time,
With maya appearing to connect them,
Misinterpreting joy as outside us.
When all these three are seen as one,
The Self reveals his universal form and serves
As an instrument of the divine will. 

All is change in the world of the senses,
But changeless is the supreme Lord of Love
Meditate on him, be absorbed in him,
Wake up from this dream of separateness.

Shvetashvatara Upanishad, I9-10*.


 

Bilinçli ruh ve bilinçsiz madde
Her ikisi de varoldu ezelden beri
Maya bunları birbirine bağlar göründü,
Keyif bizden öteymiş gibi gözüktü.
Ne zaman bu üçü yek olarak görülür,
Evrensel halini ifşa eder Öz,
Ve ilahi iradenin bir uşağı olarak iş görür.

Duyular aleminde her şey değişkendir
Sevginin Tanrısı ise muaftır değişimden,
Onun üzerinde tefekküre dalın, onun içinde eriyin,
Uyanın bu ayrıklık rüyasından.

*Eknath Easwaran – The Upanishads

 

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 7&8

Siz hiç Camel’ın Ice şarkısını dinlediniz mi? Şu an evdeki kısıtlı yalnızlığımın tadını bu şarkının eşliğinde çıkarıyorum. Her dinleyişimde içimde garip şeyler oluyor.

Bugün yine ikiledim sevgili sangha. Dün pek içimden gelmedi yazmak. Ama ne var ne yoksa okudum. Okuduklarım sonucunda içimde kabaran tüm duygulara da yapılabilecek en iyi açıklamanın yine bizim blog yazarlarından birinden geldiğini gördüm. Tansel’in çoklu kişilik bütünleşmesi tespitine tamamen katılıyorum. Ben de benzer yöndeki hislerimi anlatabilmek için birtakım sözcükler peşindeydim. Kendi yaşadıklarımın önemsizleşmesi, sadece bende olduğunu sandığım defoların anonimleşmesi, hatta defo olmaktan çıkıp ortak bir insanlık ve beşerilik paydası haline gelmesi, kafamda yeni kapılar araladı. (Ice’ı loopa aldığım için ekrandaki imleç bir süredir yerinde sayıyor..)

Hızır’daki kampımız için evimden ayrıldığım üçüncü haftanın içindeyim. Yavaş yavaş sıla hasretinin, kendi düzenimi aramanın getirdiği huzursuzluk vrittileri baş göstermeye başladı. Bu vrittileri iyi tanıyorum. Çelişkili gibi görünse de bu hal Pınarca’da şu duruma tekabül ediyor: bir yerinde duramama hali ile ne yapacağını bilememekten ötürü hiçbir şey yapamama hali. Dinamik araf. Yerçekimsiz ortamda salınım. Kendi kendinden beslenen bir atalet. Yerçekimim yerine geçebilecek olan yogamdan kısa bir süre mahrum kaldım evet, ama aslında yapabileceğim çok şey vardı. Fiziksel boyutuna ne kadar çok önem verdiğim son dönemde anlaşılan yogamı modifiye edebilirdim. Sabah erken kalkıp evin içinde belirlediğim bir köşede veya bahçede sessizce oturabilirdim örneğin. Her gün aynı saatte samapada’ya geçip, hocamla ve sanghamla temas kurup, beş dakika orada durup, sonra ellerimi göğsümde kavuşturarak emeği geçen tüm arkadaşlara şükranlarımı sunduğum bir kapanışla yogamı sona erdirebilirdim. Ve bu görünüşte hiç fiziksel aktivite içermeyen beş dakika, bana bir buçuk saat boyunca burnumdan ter damlayarak vardığım bir yoga sonrası vecd halini yaşatabilirdi tastamam. Ama yapmadım.

Yapmadım.


 “Doğru yolda” diye bağırdı usta, “amaç güdülmez, yarar beklenmez! Hedefi vuracağım diye ne kadar çabalarsanız o kadar başarısız olursunuz, amaçtan o kadar uzaklaşırsınız. Bir şey başarma tutkunuz yolunuza dikilmiş bir engeldir! Kendiniz işe karışmadan bir şeyin olamayacağını sanıyorsunuz.”

“Ama siz bana defalarca demiştiniz ki” diye atıldım, “okçuluk bir zaman değerlendirme oyunu, amaçsız bir eğlence değil, bir ölüm kalım meselesidir!”

“Yine de öyledir derim. Biz okçu ustaları bir atış – bir can deriz. Siz bunun ne demek olduğunu şimdi anlayamazsınız ama aynı düşünceyi anlatan şu benzetme belki size yardımcı olur. Biz okçu ustaları deriz ki: Yayın yukarı ucuyla okçu göğü deler, aşağı ucunda ise bir ipek ipliğe bağlı olarak yeryüzü asılıdır. Atış sırasında sarsıntı güçlü olursa bu ipek iplik kopabilir. Bir amaç güdenler ve kaba güce güvenenler için bu kopuş kesindir. Bu kişiler yerle gök ortasında orta yerde çaresiz çırpınır dururlar.”

“Peki ne yapmalıyım?” diye üzülerek sordum.

“Sabretmeyi öğrenmelisiniz.”

“Peki bu nasıl öğrenilir?”

“Kendi kendinizden kurtularak, amaçsız bir gerilimden başka bir şey kalmayıncaya dek kendinizle ilgili her şeyi geride bırakarak…

Zen ve Okçuluk, Eugen Herrigel. Yol Yayınları, sf. 54-55.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 5&6

Dün akşam doktordan eve döndüğümüzde babam bana güzel bir cin tonik yaptı. Kendine de viski koydu. Karşılıklı içerken bir baktım sarhoş olmuşum. Günlerdir de ilaç alıyorum diye ağzıma bir şey koymuyordum. Doktordan güzel haberlerle gelince ilaç milaç dinlemedim, kendimce bir kutlama havasına girdim. Buraya geldiğimden beri neredeyse sürekli yatar vaziyette olduğum için tatilimin ancak başlıyor olduğuna kanaat getirdim ve beni çarpana kadar tonikli cinimi yudumlamaya devam ettim.

Öğleden sonra hastaneye vardığımızda, önce meme, sonra da ortopedideki kontrol randevularımı beklerken fırsattan istifade gidip MR raporumu aldım. MR raporunda kalçamla ilgili çok bir şey yazmamasının yanısıra sol overdeki kistimden tut vajinal tampona dair hakkımda görülebilecek her bir şey yazıyordu. Pes! Ortopediste bile açıklamasını yapmak zorunda kaldım, ben ne bileyim? Her neyse. Raporda ödem bile yazmıyor oluşu ilginçti. İnsan çektiği acılara karşılık gelecek tıbbi bir bulgu beklentisine giriyor sanırım ama bedenin tam olarak nasıl işlediği hakkında çok da bir fikrimiz yok bence. Son dört gündür giderek iyileşiyorum, bugün biraz yüzdüm. Galiba insanın kendisine güvenebilmesi için önce başka birisinin ona güvenmesi gerektiği gibi, beden de ‘otorite’ kabul ettiği bir takım şahıs ve teknolojiler sonucunda bir şeyinin olmadığını duyunca daha mı çabuk iyileşiyordur nedir? Bir hafta kadar daha genel olarak yatay pozisyonumu çok bozmayarak yavaş yavaş yogama dönmenin hayallerini kuruyorum.

Shadow ailemizin süper ananesi Çağlayan, geçtiğimiz yazılarımdan birinin altına ‘ödem geçer, yazı kalır’ şeklinde bir yorup yapıp, daha sonra kendi yorumunu ‘ödem geçer, yoga kalır’ şeklinde güncellemiş. Bundan çok değil beş gün önce, ağrıların en şiddetlendiği ve elimi attığım zaman sol pubik kemiğimin üstünde fındık tanesi kadar bir kitleyle karşılaşıp hazreti gugılda deliler gibi kasık fıtığı arattığım o buhranlı gecede göz yaşlarımın arasında Defne Hoca’yı mesaj yağmuruna tutmuştum. Çok korkuyorum, çok korkuyorum! O da neden korkuyorsun? demişti. Tam olarak neden korkuyordum? Mesela, diyelim, yürüyememekten mi? Kalıcı hasar olmasından mı? Hadi kalıcı hasar olmadı diyelim bedenimin eskisi gibi olup olamayacağından mı korkuyordum? Hayır ben o gece savunmasız bir çocuk gibi içli içli ağlayıp yoga hayatım bitti diye korkuyordum. Bitti. Bir daha ne eskisi gibi yoga yapabileceğim, yoga yapamayacağım için de öğretemeyeceğim. Öğrencilik hayatım da, öğretmenlik hayatım da bitti. Bitti. Kendine yeni bir hayat seç. Benim ‘biterse diye korkuyorum’lu cevabımın üstüne çok kısa bir typing.. ve ardından kafamdan odunla vurulmuşa döndüğüm cevap geldi: Nefes alan her canlı yoga yapabilir. DANK.

Şimdi burada biraz duralım. Epeeeyce bir duralım.

Nefes alan her canlı yoga yapabilir.

Nefes alan her canlı yoga yapabiliyorsa ve bu durumda ben kalçamdaki bir incinmenin yarattığı (iç sesim yazıya müdahale ederek ama hatırlasana ÇOK acıyordu diyor) korku ile bir daha yoga yapamayacağım diye sızlanıp duruyorsam demek ki ben yogadan hiçbir şey anlamamışım. Zaten Pazartesi’den bugüne kafamın içinde bir yazıklar olsun! pankartıyla geziyorum, o ayrı. Evet, anlamamışım demek. Belki buna benzer bir sözü daha evvel başka öğrencilerime söylemiş, binlerce defa yazmış, zihnimin içinde bir yerlerde ‘yoga fizikselin ötesinde, beden sadece bir araç, performans yapmıyoruz, şekil önemli değil’ şeklinde laflar savurmuşumdur. Ama ‘anlamamışım’ demek ki. İdrak etmemişim. Bu bilgi zihnimde beylik bir bilgi olarak kalmış, bedende kavramamışım. MR sonuçlarını söylediğimde David Hoca da alim Çağlayan gibi ‘şimdi beden iyileşecek, ve ders kalacak’ dedi. Ohh. Ohh. Karnıma bir odun da buradan. Olsun varsın. Bütün derslerimi baştan öğrenmeye razıyım.

Bu kargaşada yeniayın niyetlerine ne oldu diye sorarsanız, en başarılı ‘performans’ımı sosyal medya detoksu alanında gösterdim. Güneş günleri feysbuksuzluğum ay günlerine de sıçradı. Ohh be. Blogu da feysbuka linkledim, çat diye koyuveriyor oraya elim değmeden. Zaten telefonum da bozuk, göbeğini şarjdan ayırınca bir saat bile dayanmıyor yavrucak, ankesörlü telefon gibi kullanıyorum artık. On dakikalık sessiz oturuşları, başım önümde eğik sangha, yapamadım. Ama yapacağım. Çok da üstüme gelmiyim. Her ne kadar MR sonucum dipçik gibi çıksa da az buz korkmadım ayın 20’sinden beri. Ona da ohh. Şimdi beden iyileşecek, ders kalacak..

 

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 4

Yeni yazarların da katılmasıyla beraber sayısı her gün giderek artan blog yazılarının hepsini teker teker okumaya bir mesai ayırmak durumunda kalmaktan ötürü çok mutluyum sevgili sangha! Bugün Ceren’in yazısının kapanışında kahkahalar attım mesela. Baya bildiğiniz yatakta geri yuvarlanarak filan. Ayça’nın yumurcaklarıyla olan çetin mücadelesini ve bunu aktarma biçimini yine hayranlıkla karışık bir hayretle okudum, tüm sahneler bir bir gözümün önünde canlandı. Fatoş’un Ali’sinin daha çok yaz Fatoş, ben seni böyle daha iyi anlıyorum demesi içimin yağlarını eritti, ikisine birden bir sonraki görüşümde kocaman sarılmak geldi içimden ama ben Fatoş’un omuzlarına çıksam Ali’yle anca göz göze geliriz o yüzden belki Ali’nin bacağına sarılmakla yetinirim.

Bugün sanırım yazılarımız üzerine yazacağım, zira hâlâ kırmızı çadırspor ve kalçayı dinlendirme günleri.

Düşündüm de, blogdaki yazıların yoğunluğu ve yazanlarının samimiyeti sayesinde hiçbir yoga hocalık eğitiminde bulunamayacak altın değerinde bilgiler ve tecrübeler takas ediliyor burada. RYT 15000 olsan bulamazsın! Herkesin kendi gölgeleriyle buluşma ve yenişme sürecini burada bu kadar açıklıkla dile getirmesi, bize hiçbir ‘ileri seviye’ eğitimin katamayacağı kadar şey katıyor. Bu gruba bir de bu yüzden minnettarım. Yoga Alliance’ın ‘continuing education’ diye bir zımbırtısı varmış ya. Bundan öte continuing education mu var allah aşkına? Gazeteden kupon biriktirircesine kovalanan içi boş saatleri ben ne yapayım?

Pek çok kişi tam ihtiyacı olduğu anda Defne Hoca’nın bir yazısıyla karşılaştığını yazıyor son birkaç gündür. Benim için de bu hep böyle olmuştur. Ama farkında mısınız bilmem, en başından beri duymaya ihtiyacım olan şeylerle ben buradaki yazılarla da karşılaşmaya başladım artık. Örneğin dün sabah ağır bir ruh hali ile gözlerimi açarken gücümüzün bizi vezir de rezil de etmesi konulu yazım aklıma gelmişti. (Manidar.) Geçtiğimiz turun hangi gününe denk geliyordu o yazı bilmediğim için biraz aramam gerekecekti. Sabah kendi blogumun istatistiklerine bakarken bir de ne göreyim? Kim olduğunu, nereden sekerek oraya geldiğini bilmediğim tek bir kişi, benim bir önceki turun onuncu gün yazısını okumuş. O yazı da buymuş. Hah dedim, bravo. Sonra, dün Marifetler – Sesler – Güçler serisinin sonuncusu da bitti, evden çıkarken yanıma okumak için Zen ve Okçuluk’u almıştım, sabah blogu okurken ne göreyim, Beste de aynı şeyi okuyor. Ayça 28günyoga’nın yavrularına da sıçramasından bahsetmiş, ben de bugün yaşadığım olayla beraber gördüm ki bizim bu 28günyoga bloğu bizim sandığımızdan da uzaklara sıçramış sangha!! Nasıl mı, hemen anlatayım.

Öncelikle, hepinize, ve gerçekten hepinize tek tek çok teşekkür ederim. Pek çoğunuz buradaki yazılarıma yorumlar yaptı, bana destek oldu, bir kısmınız mesajla halimi hatrımı sordu, içinizden biri bana Reiki bile yolladı. Sanırım beni iyileştirdiniz sangha. Bugün yataktan düne göre çok daha iyi çıktım. Moralim de daha iyiydi. Bugün aslında bu kalça olayı araya girmeseydi de annemle beraber başka bir doktora gitmek üzere randevu almıştık bir doktordan. Bizim her şeyi bilen akil kadınlardan (ve birkaç adamdan.. 🙂 oluşan bir Shadow whatsapp grubumuz var. Her şeyi bilen derken abartmıyorum. Kedilerin yakalandıkları göz hastalıklarından tutun akıllı telefon yedeklemesine kadar geniş bir yelpazeye yayılan sorulardan şu ana kadar yanıtsız kalanı olmamıştır. Ben de bir süredir meme muayenesi olma konusundaki fikirlerimden ve yaşadığım birtakım rahatsızlıklardan ötürü bizim gruba bu konuda işin ehli bir doktor tanıdığınız var mı diye sordum. Piraye bir doktor ismi yazdı, ama bu kişi Bodrum’da dedi, hay hay dedim ben de Bodrum’dayım, başka şey istesem olacakmış. Meğersem bu kişi bizim yoga camiasının da bildiği, hocamın da tanıdığı bir doktormuş. Tüm bu referanslar yeterli olduğu için bayram sonrasına bir randevu kapıverdim. O yüzden hem bu sabah meme muayenesi olmaya, hem de kalçamı göstermeye hastaneye doğru koyulduk sabahın erken saatlerinde.

Doktorun odasına doğru yürürken konuya nereden gireceğimi düşünüyordum ki tam olarak az önce size anlattığım gibi bir girizgahla, minik yoga grubumuzdan aldığım tavsiye üzerine geldiğimi anlatarak girmenin iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Aramızda, en fazla 10-15 kelime değiş tokuşu yapılmıştı ki kulağım, içinde bulunduğum mekan ve uzamdan ötürü duysa da algılamada biraz zorluk çekeceği şu cümleyi işitecekti: Sizin 28günyoga blogunuzu takip ediyorum! Büyük harflerle bir daha yazayım mı sangha? Bodrum Acıbadem’de bir genel cerrah bizim 28günyoga blogumuzu takip ediyormuş! Sevinçten havalara uçtum. Şu ahir ömrümde doktorlarla yaptığım tüm muhabbetler arasında en ilginciydi. O yüzden, 28günyoga nerelere sıçramış diyorsam bir bildiğim var! 🙂

Muayene gönül ferahlığı içinde bitti. Benim de meme yapım anneminki gibi fibrokistik olduğundan yaşadığım rahatsızlıklar normalmiş. Emin olmak adına bir de ultrason istedi. Normalde 40 yaşından önce mamografi çekilmediği, ve benim jinekoloğum meme muayenesi yapmadığı için ileride ne olur ne olmaz diye elimde bir ‘before’ resmi bulunsun istiyordum. Ultrasonu yapan doktor da kistik bazı yapılar gözlemlediğini, bunların tamamen iyi huylu olduğunu ve meme yapısından kaynaklandığını söyledi. Ortopedi muayenesine yollanmadan evvel bu güzel haberler bana doping oldu. Kalça muayenesine gelecek olursak, burada pek eureka! anları yaşanmadı doğrusu. Çekilen MR’ın raporu olmadan pek yorum yapılamadığı için ekrandaki resimlere bakarak, kalçanı epey bi zorlamışsın dedi doktor, ben de hmm dedim. Kalça eklemimde yüklü miktarda ödem olduğunu, bu ödemin oradaki kasların içine de dağıldığını görebildiğini söyledi. Ben de bugüne kadar çekilmiş olduğum boyun ve diz MR’larından sonra baktığım yerde ödem olup olmadığını görebilecek kıvama gelmişim, bugün doktorla beraber ekrana bakarken onu anladım. Gökay’ın tavsiyesiyle birkaç gündür almakta olduğum ilacı verecekmiş doktor da zaten. O yüzden dünyamız pek değişmeden çıktık hastaneden, neticede yarın tekrar gideceğim raporu aldıktan sonra doktoru görmeye.

Hepinize tüm kalbimle tekrar teşekkür ederim güzel sangha. Bana akıl ve moral oldunuz. Hepiniz çok değerlisiniz.

Bir Yoga Günlüğü III: Gün 3

28günyoga’nın ikinci, geçen sene tek başıma attığım turu da sayarsak üçüncü turunun üçüncü gününden, kırmızı çadırdan, ve bütün gün hiç kalkmadığım yataktan merhaba sangha.

Bugün hayatımda ilk defa, başı sonu ve her şeyiyle planlanmış olan bir seyahatimi uzatıyorum. Bugüne kadar kaçırdığım uçak, biletini alıp da çıkmadığım bir yolculuk, vaktinde dönmediğim bir ‘tatil’im yoktur. Bunun da bir ilki varmış. Normal olarak yarın akşam 4 uçağıyla Bodrum’dan İstanbul’a dönüyor olmam lazımdı. Dönmüyorum. Önce Cumartesi döneyim diye düşündüm. Derslerim ne olacak? En azından Pazar dersimi vereyim.. Sonra baktım, o da olacak gibi değil, o dersimi de başka hocaya emanet ettim. Sanırım haftaya Çarşamba döneceğim. 15 gündür görmediğim sevdiceğimi, o bir göçer kuş misali komşu ülkedeki turundan dönüp iş için gideceği başka şehre yollanmadan 6-7 saatliğine de olsa görebilecektim Cumartesi dönseydim. Ama haftaya İstanbul’da yalnızsam, şimdi oraya dönmenin ne anlamı var? Yarın da doktora gidiyorum nihayet. Kontrolleri de burada yaptırırım diye düşündüm. Burada aile evimde bir Zebercet misali pamuklara sarılmış bakılmaktayken, tek başıma İstanbul’u neyleyim?

Kafam biraz allak bullak bu aralar. Değişik duygu durumlarına sürükleniyorum. Hani insan bir şey hatırlamaya çalışırken dilinin ucuna gelir de orada bir hayalet gibi kayıverir ya zihnin kancasından, onun gibi bir haldeyim. Bir şeyi hatırlamaya çalışıyorum, biraz daha uzansam ona varacakmışım gibi. Esas önemli olanın ne olduğuna dair bir şeyler yüzüyor zihnimde. Bir soru cümlesi olarak. Esas önemli olan neydi, onu hatırlamaya çalışıyorum.