Bir Yoga Günlüğü II: Gün 12

#28günyoga’nın onikinci gününde bu yazıya başlarken nerelere gideceğine dair hiçbir fikrim olmamasını, yine de hep yazacak bir şeylerin çıkmasını çok seviyorum.

Bu sefer sabah ve akşam dersi arasındaki dinlenme vaktindeyim. Yine lodostan mıdır nedir, gözlerimi zar zor açık tutabildiğim için az önce yazdığım iki cümleden sonra gittim biraz uzandım. İyi geldi.

Sabahki ders yine ince ayarlarla geçti. Bu sefer odak noktamız dairesel seriydi. Okurken gözünde hiçbir şey canlanmayanlar için biraz bilgi vereyim. Şu an üzerinde çalıştığımız iki ana seri var. Her bir seri belirli bir şekil veya asana kombinasyonları içeriyor. Gündüz yapılması icap eden, veya her güne tek bir pratik sığdırabiliyorsak eğer güneş günlerinde yaptığımız seri, lineer veya çizgisel seri. Akşamları, veya haftanın ay günlerinde ise dairesel seriyi yapıyoruz. Çizgisel serinin amacı -ki bunu bizim seri ile kısıtlamayalım- gece boyunca sinir sisteminde biriken enerjiyi sabah tekrar kana sokmayı amaçlıyor. Günün ritmiyle uyumlu olarak canlanalım, merkezî ateşi, hara’yı harlayalım diye. Akşam üzeri yapılan dairesel serinin amacı ise tüm günün sonunda kanda birikmiş olan enerjiyi tekrar sinir sistemine geri almak, ve böylelikle bir nevi de olsa bünyeyi geceye hazırlamak, zihnin ve sinir sisteminin yatışmasına yardımcı olmak.

Serilerden ve ekollerden bağımsız olarak akılda tutulması gereken önemli bir şey var, o da ters duruşların akşam yapılmaması gerektiği. (ŞOK.) Ters duruşların amacı, hatta varlık sebebi diyelim, kalp ritminin ve nefesin yavaşlaması. Bu açıdan asana ve pranayama çalışmaları arasında bir köprü görevini görüyor ters duruşlar. Nedense bu ‘ters duruşlar’ günümüz yogasında neredeyse tılsımlı bir yere sahip. Ellerin, başın üzerinde durmuyorsam yoga yapmıyorum gibi bir imaj yayılmış durumda. Veya bir öğrencinin seviyesi ters duruşta ne kadar uzun durduğuyla ölçülüyormuş gibi. Bedeni tepetaklak ettiğimizde hormonlara, iç organlara, omurlara, bedenin henüz yük taşımaya alışmamış kas, kemik ve eklemlerine ne olacağına dair en ufak fikrimiz olmamasına rağmen bu pozlara olan açlığımız son derece düşündürücü. Gözle göremediğimiz hasarlar için hatırı sayılır bir risk alıyoruz. Halbuki vücudun belirli bir şekle girebilmesi, o şekle girdiğinde faydasını görecek anlamına gelmiyor. Eğer başımın üstüne kalktığımda kalbim 160 atıyor, kulaklarımdan ateş fışkırıyorsa, ters duruş bana ters demektir. Henüz zamanım gelmemiş demektir. Onsuz daha iyiyim demektir.

Akşam dersine bir saat kala tekrar biraz dinlenmeye çekileyim. Haydi devam sangha!

 

 

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 11

Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bedenim hadi uyuyalım diye inceden eteğimi çekiştiriyor, ama bu günün yazısını yazmadan rahat edebilir miyim? Zor.

Yoğun kursumuzun ikinci günü. Bugün ve yarın, çifte kavrulmuş olarak günde iki ders yapıyoruz. Aklımıza ne geldiyse soruyor, hocamızdan ince ince bir çok şeklin detaylarını öğreniyoruz. En çok da şeklin ‘şeklini’ değil, belirli bir şekle ‘yol açan’ hareket prensiplerini öğreniyoruz.

Hepimiz biliyoruz ki (biliyor muyuz?) yogada vücudun aldığı form, varmaya çalıştığımız nihai bir amaç değil. Belirli bir estetik kaygısı gütmüyor veya bir performans peşinde koşmuyoruz. Bedeni ruhsuz bir şekilde bir pozun içine güçbela sokup orada bir şey değişecek diye beklemek beyhude. Tam aksine, bedende doğru hareket kanallarını devreye soktuğumuz zaman şeklin bir sonuç, adeta bir yan ürün gibi ortaya çıkışını izliyoruz. Hareket, şekle yol açıyor. İşte ancak o zaman can kusursuz bir şekilde akıyor. Kısacası yoga, vücudumuzu bir pozdan diğerine sokmak amacıyla hareket ettiğimiz bir çalışma değil. Kullandığımız, devreye soktuğumuz hareket prensipleri neticesinde belirli bir şekle varıyoruz. Bu ikisinin arasında Mekke’yle Mars kadar fark var. (Bu da Zhander Hoca’nın renkli dilinden bir alıntı).

28günyoga’da 11. günü kapatırken bu yazıyı okuyan sevgili Seviye 1 shadowîlere bir çağrım olacak. Temmuz’daki kursa muhakkak gelin! Çok ama çok faydasını göreceksiniz, kesin bilgi 🙂

A spiral snowflake

NGC 6814 Galaksisi. Foto: NASA

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 10

Bir Beşiktaş-Kadıköy vapurundan selam olsun tüm 28günyogacılara, ve gizli gizli blogu takip eden herkese.

Bu sabah 4 günlük yoğun kursumuz başladı. Dersimiz ilk baştaki konuşmalar dahil 3 saat sürdü. Herkes bir başına ve kendi hızında lineer seriyi yaparken hocamız da bizi gözlemledi, takıldığımız yerlerde yardımcı oldu. Sonrasında bize nerelerde eksik olduğumuzu gösterdi. Bize pek çok defa söylemiş olduğu şeyleri tekrar işitiyor olmanın utancı vardı içimde. Yoga’da guru’yu memnun etmenin çok büyük bir yeri vardır. Guru’yu memnun etmek de onun gösterdiği kör noktalara bakmakla, öğrettiği şeyleri uygulamakla ve çok çok çok çalışmakla oluyor. Yoksa guru’nun başka bir memnuniyet beklediği yok. Her şey öğrencinin gelişimi için.

Zhander Hoca’nın sürekli altını çizdiği bir şey var. “Don’t take pride in your ability, you did nothing for it!” Yani anadan babadan gelen, genlerden gelen güzel iskelet ve kas sisteminiz için böbürlenip durmayın diyor. Yeteğiniz yoga çalışmanızı iyi yönde de etkileyebilir, gözünüzü kör de edebilir. Ben hep acaba ikinci kategoride miyim diye sık sık sorgularım kendimi.

Kendimi bildim bileli fiziksel olarak dayanıklı bir insandım. Kadınların çoğunlukla fiziksel olarak güçsüz olarak gözüktükleri ve algılandıkları bu dünyada, ben çocukluğumdan beri ince, kırılgan, hanım hanımcık bir kadın olmamak için elimden geleni yaptım. Bu güç de bedelleriyle birlikte geldi tabii; ama o da başka bir yazının konusu.

Bizim nesil belki de sokakta oynayan son nesildi. Mahallede erkeklerle futbol oynamaya, koşu yarışı yapmaya bayılırdım. Rakibim kızlar değil erkekler olurdu. Okuldaki derslerime bu kadar ağırlık vererek büyümemiş olsaydım profesyonel bir sporcu olabileceğimi bile hayal etmişimdir sayısız kez. Demem o ki, vücudum ve kafam yatkın böyle şeylere. Çoğu zaman el mi yaman bey mi yaman diyerek zor pozlarda dayanmak için çaba harcarım.

Ama Zhander’in sözlerini kafamda evirip çevirdiğim bir gün sinsi bir düşünce sızdı zihnime. Ya gerçekten bütün bu marifetler bana ana babadan gelme ise? Ya ben hiçbir şey yapmadıysam bunlar için? O zaman gücümün arkasına sığınıp güzelce “günü kurtarıyor” ama doğuştan görece daha az yatkın olanların sabır ve sebatına sahip olmadığım için yerimde sayıyor olabilir miyim?

Kabulü zor olsa da, bu mümkün. Bugün hocamız Şirince’de tozluklarla yaptığımız egzersizin aynısını yaptırdı. Bu sefer battaniye kullandık. Şirince’deki idmanların çok faydasını gördüm. Daha da güçlü hissediyordum. Ama gün geçtikçe, zaman zaman hayatımı ele geçiren tembellik akınlarının altında bu mesnetsiz özgüvenin yattığını anlayabiliyorum şimdi. Üniversite ve master’da sunum veya sınavlara hazırlanmayı son güne bırakıp “nasılsa yaparız yaa” diyen benden farkı yoktu. Zorlu bir süreç öncesi zihnin “ya yapamazsam?” veya “kesin yapamayacağım!” diye konuşmasındansa “yaparız merak etme” diye fısıldaması psikolojik bir avantaj yaratıyor kesinlikle. Ben de bu avantajı kullanıyorum. Bunu biliyorum. Ama vücudun hazinelerine arkamızı yaslamak uzun soluklu bir yoga yolculuğu için çok sinsi bir tuzak! Marifetimiz bizi kör de edebilir.

Bugün biraz bunu düşüneceğim.

Bugünün görseli, -korkunç bir kapak tasarımı olmakla beraber- okumakta olduğum kitaptan gelsin. Vallahi son satıra kadar fark etmemiştim bu manidar paralelliği.

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 9

Akşamki ders için evden çıkmama yirmi iki dakika var. Henüz hazırlanmış da değilim. Şimdi yazamazsam bugün biliyorum hiç yazamayacağım.

Herkesin huzurunda anonsumu yapayım. Bugün yogamı yapmadım yoldaşlar. Yapamadım değil, yapmadım. (Onur da mı geçenlerde böyle yazmıştı?) Kendimce sebeplerimin başlıcası, yarın başlayacak ve pazara kadar sürecek olan yoğun kursumuz öncesi masajın kalıntılarını hâlâ tam olarak atlatamamış bedenime bir izin vermekti. Sabahki özel dersimden sonra eve gelip yapar mıyım diye düşündüm bir ara ama yemek üzerine uyku daha cazip geldi ne yalan söyliyim. Benim sevdaluk da planlanandan bir gün önce çıkageldi, onunla sohbet de pek tatlı geldi. Burçe’nin dediği gibi, bugün de böyle bir gün!

Seviyorum hepinizi 28günyoga yoldaşlarım. Yazılarınızı bayılarak okuyorum, hepinizle kalpten bir bağlantı kurduğumu hissediyorum. Samimiyet dozu yüksek bu yazılar sayesinde yogamı ihmal ettiğim bu günde bile kendime anlayışlı yaklaşmama vesile oluyorsunuz her biriniz.

Ben ettim siz etmeyin, devam edin yoldaşlar!

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 8

Dün gece epey huzursuz uyudum. Daha doğrusu pek uyuyamadım. Masajdan ötürü her yanım ağrıyordu. Sıtkı’nın kulakları çınlamıştır. Belki dokularda sıkışıp kalan toksinler serbest kalıp dışarı vurmuştu, bilmiyorum. Sabaha daha iyiceneydim ama erken kalkıp pratik yapacak halim pek yoktu. Masajın üstünden de bir 24 saat geçsin istedim açıkçası. O yüzden sabah kahvaltıdan sonra evden çıkıp Emirgan’daki özel dersime yollandım, pratiği akşam üzerine bıraktım.

Nasıl da özlemişim akşamüstü pratiklerini. Bu güneş gününde lineer seri tam yerine oturdu, güzelce harladı beni. Yogamın üzerine tekrar hazırlanıp evden çıktım, bu sefer kendi sınıfımın dersine doğru. Mart’ta Yeşim’in stüdyosu Agni Yoga’da başladığımız Hatha Yoga Kursu üçüncü ayına girdi bile. Mart’tan bu yana sınıf git gide küçüldü ama sabırlı sebatlı bir avuç öğrenci hiç sektirmeden devam ettiler. Haftaya onlarla son dersimiz, sonra yaz tatiline giriyoruz. Bugün bile sınıf o kadar sıcaktı ki, yazın kör sıcağında kim bilir nasıl olur!

Kendime ait bir sınıf açma fikri çok uzun zamandır, hatta neredeyse tüm geçen sene boyunca, zihnimin bir yerlerinde dolaştı durdu. Doğruluğunu bildiğim bilgileri, kendi doğrularımdan şaşmadan aktarabileceğim, bunu yaparken de tamamen özgür olabileceğim bir format hayal etmiştim. Pek çok arkadaşım ve hocalarım beni bu konuda cesaretlendirdiler. Hep aynı sorulara takılı kalmıştı zihnim, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu içten içe bilse bile. Ama nasıl? Nasıl olur? Nerede olur? Kimler gelir? Hayatta olmaz! Aklımda bir yer vardı, orası kapandı. Derken Yeşim mekânını duyurdu. Fotoğraflarına baktım, tamam burası dedim! Onca karın ağrısından sonra (gerçekten) kendimde duyuruyu yapacak cesareti sonunda buldum. Sonra bir baktım, sınıf dolmuş bile! Gelenlerin çoğunu tanımıyordum. Kimisi başkasının paylaşımlarından görmüş, kimisi evine yakın diye gelmiş, kimisi beni tanıdığı için gelmiş, kimisi blogdaki bir yazımı okumuş gelmiş, herkes kendince nedenini alıp gelmiş. Ama yoga yolu bir sebat işi olduğu kadar hoca ile öğrenci arasında kurulan karşılıklı bir simya işi de aynı zamanda. Tuttu mu tutuyor. Ekim’de yine bu formattan devam, bir sınıf da Avrupa yakasında olur belki!

Bu gecelik bu kadar. Kitap okumak vaktidir. Bu Cuma ayın 9’u dolunay, aman ha atlayamasınız dostlar. Biz 28günyoga’ya tam yeniayla beraber başlamadığımız için 14. güne denk gelmeyecek dolunay iznimiz. Şimdiden aklınızın bir yerinde dursun.

follow

Foto: Hiroki Inoue

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 7

Merhaba ey ahali.

Dün gece son zamanlarda alışık olmadığım kadar erken yatınca uzun bir süre uyuyamadım. Saat sabah 5’e yaklaşırken, ruhum mu bedenim mi artık bilmiyorum, ben’i oluşturan parçalardan biri uyandı; diğer yanım uyanmaya devam ederken saat çaldı mı? saat çaldı mı? diye heyecan yaptı Beyaz Tavşan. Vereceğim dersin heyecanı da var mı üzerimde? Var. O yüzden saat çalınca çoktan uyanmış olan parçam da rahatladı, kalan kısımlarımı kolundan çekiştirerek yataktan çıkardı.

Amacım, tıpkı Defne Hoca’ya asistanlık yaptığım tüm aylar boyunca olduğu gibi stüdyoya erken varıp kendi pratiğimi yapmaktı. Dersten önce yapacağım bu pratik hem kendimle, hem dersi yapacağım mekânla, hem de o mekâna gelecek öğrencilerle ince bir ayar tutturabilmem için elzem. Defne Hoca’dan bunu kaç kez duydum, hatırlamıyorum bile. Stüdyoya erken varmasına vardım ama salonu süpür, ortalığı derle toparla derken tam yogaya geçiyordum ki öğrencilerden biri erken geldi. Alt kapıyı otomatiğe almayı unutmuşum! Tıpış tıpış indim, kapıyı otomatiğe alıp tekrar yukarı çıktım. Kaldı mı bana 15-20 dakika? Olsun. Geçtim bir duvarın karşısına, kısa sürmesine rağmen bana yoğun gelen bir pratik yapıverdim. Sonra derse başladık. Başlangıç duruşumuz olan Samapada’da dururken, aklıma yine hocamın sesi üşüştü. Başlarda benim için samapada hep bitse de gitsek yeri olmuştu, bitse de hadi asıl pratiğe başlasak. Sonra bir gün hocanın dudaklarından şunlar çıktı: “Burada dururken şu an dünyanın neresinde olursa olsunlar bizlerle beraber yoga yapan bütün sanghaya, ve bu bilginin bize kadar ulaşmasına vesile olan bütün hocalarımıza bağlanıyoruz!” O günden sonra samapada benim için ısınmalar öncesinde ayakta dikildiğim bir yerden, kutsal bir duaya dönüştü. Ben de öğrencilerin karşısında yerimi almışken, hiç beklemediğim bir anda bunlar dökülüverdi dudaklarımdan. (Sonra baktım, Tansel de aynı şeyi yazmış bugünkü yazısında!) Herkesin birbirine zor zamanında omuz verdiği, destek olup cesaretlendirdiği, herkesi kendilerinin en iyi versyonları olmaya teşvik eden, herkesin kendi yolunu kendi zamanında yürümesine sevgi ve saygıyla tanıklık eden bir sangha, bir yoga öğrecisinin guru‘sundan sonra gelen ikinci baş tacıdır. Kaç kez yazsam, ne kadar çok tekrarlasam yetmez. Arkadan esen bir rüzgar olabildiği gibi, kimi zaman önden esen bir rüzgar da olabilir sangha. Canım sangha.

Tüm bunların sonrasında, bolca detay ve soru üzerinden geçtiğimiz, güzel bir ders olup bitmişti bile. Herkesi çok özlemişim! Dünyanın en güzel mesleklerinden birini yaptığımı tekrar tüm hücrelerimde hissettim, minnetle doldum.

Aslında bugün pek sosyal mecralarda takılmamam gerekiyordu. Sabahki dersten sonra Sıtkı’yla neredeyse 3 (yazıyla ÜÇ) saat süren bir masaj seansımız oldu. Neler neler, neler neler.. Eve kendimi zor attım, üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Arasıra Sıtkı’nın geçtiği tetik noktalar tıpkı o oraya bastırıyormuş gibi sızlıyor. Böyle olabilir demişti. Ayrıca git dinlen, bol bol su iç, bugün ve yarın mümkünse yoga yapma, ve biraz içe dön de demişti. Bu yazıyı da içe dönüklüğümden sayıp megabitler diyarına göndereceğim birazdan bir hamleyle.

Sevgili Gülçin’imin tarifiyle zerdeçal ve karabiberli kinoam pişti. Yanına da mercimek yaptım. Hayırdır inşallah, masajlar mercimekler filan, bugün kendime çok iyi baktım. Siz de kendinize iyi bakın.

Aaa bir dakika! Bunun söylemeden nereye gidiyorum? Biz bütün 28günyoga’cılar Defne Hocamızın açtığı bir blog altında buluştuk. Ay Fatma’nın yazısını facebook’tan bakayım, ay Burçe’ninkini şurada bulayım, Ayça’nınkini başka yerden arayayım, ay yazı kaçırdım mı ettim miydi derken: işte hepimiz buradayız, sizi de bekleriz. https://28gunyoga.wordpress.com/

sangha.jpg

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 6

Bu sabah tek uyandım. Yarım saati yatakta Facebook ve blogda şıkırdayarak geçirdim. O sırada Gökay aradı, varmışlar Niğde’ye. Adam koskoca dağa gitmiş, sen de bir zahmet on adım at da yoga odasına var dedim kendime. Ama hoş bir tonda söyledim bunu, yanlış anlaşılmasın.

Yataktan kalkınca ilk işim gözlüğümü aramak oldu. Profesyonel bir miyop olduğumu söylemiş miydim? Orta birinci sınıftan beri böyle olduğum için beynimin kategori işlemleyen kısmının miyop olmayan insanlara oranla daha efektif çalıştığını düşünüyorum. İleri derecede bir miyop olsam da baktığım şeyin neye benzediğini genellikle doğru bir şekilde çıkarımlayabiliyorum. Bu yetenek tabii evde, her şeyin yerini bildiğim yuvamda çalışıyor. Sokakta avcılara yem olurum. Lisede William Golding’in Lord of the Flies’ını okuttuklarından beridir de ıssız bir adaya düşersem bu gözlerle ne yaparım diye sık sık düşünürüm.

Gözlüğü bulunca evde asayiş berkemal mi diye bir tur attım. Sinek popülasyonunun çok artmamış olduğunu görmek sevindiriciydi. Yoga odasının kapısındaki barfiksten kendimi sallandırırken kulağıma minicik, neredeyse olmayan bir ses ilişti. Ve ben bu sesin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Dün Gökay yoga odasının balkonunda hazırlıklarını sürdürürken odanın içine arı familyasından bir üyenin girdiğini görmüştüm. Hayvanı öldüremem, o yüzden kalsın dedim şimdi bunun üzerinden olay çıkartmayayım. Dün ortalığı süpürürken görememiştim. Ama sabah ya hâlâ oradaysa diye bir korkum var. Ben de böyleyim işte. Vızıldayarak uçan tüm mahlukâtın kanat sesine inceden ayarlı antenlerle donatmış yaradan beni. Perdenin üzerinde vızıldayan bir sesi ise fark etmemem imkansız. Bir başka kanatlı yaratıkla imtihanımı eski okur ve tanışık hatırlayacaktır. Gelgelelim (Anıl’ın bize Şirince kampında kazandırdığı bu güzel bağlaç gerçekten de vazgeçilmezlerim arasına girdi), türlü akrobasiler sonucunda camdan dışarı özgürlüğüne kavuşturmayı becerdim minik yaratığı. Belki de gözlerim iyi görmüyor diye kulaklarım bu kadar iyi duyuyordur! Ha ha. Yine de çok iyi görememenin güzel bir yanı da var, buradan tüm miyop yogilere sesleniyorum. Gözlüksüz (ve tabii lenssiz) bir yoga seansının dinginliğini başka bir yerde bulmak neredeyse imkansız. Bu açıdan bence oldukça ayrıcalıklıyız. Dört ana yön duygumuzu yitirmeyecek kadar gözümüzün görmesi yoga yaparken gayet yeterli. Hiçbir detaya ihtiyaç yok. Gözlüksüz yapılan pratiklerde dış dünya silikleşip bulanıklaşırken iç dünyanın çözünürlüğü artıyor. Benden başka böyle düşünen miyop yoldaşım var mı?

Bu sabahki gözlüksüz yogam yine 4. gün yogasının bir uzantısı oldu. Eser miktarda da olsa hâlâ kırmızı kanın izlerini sürmek mümkündü. O nedenle her ne kadar tam kapasite bir pratiğin özlemini çeksem de bugünü de ağırdan aldım. Burçe’nin bahsettiği P Lite Tracker benim de telefonun vazgeçilmez app’lerinden biri. Ortalama periyod uzunluğunu gösteren, moduna veya semptomlarına göre kısa notlar alabildiğin, geçmiş veriler üzerinden gelecek ay hallerinin gününü tahmin eden basit bir uygulama. Şu anki verilere göre, başlıcası Eylül’de Budapeşte’de olacak olan eğitim dahil diğer önemli kursların hiçbirisine bir döngü rast gelmiyor gibi görünüyor. Ah Budapeşte! Seni düşünmediğim tek bir günüm yok.

Yarın sabah erkenden birinci seviye Shadowcular ile etüt dersimiz var. Alarm 5’e kurulsun. O nedenle şimdi homini de gırtlak, pufidi kandil, tumba yatak!

miyop.jpg

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 5

Ah sevgili günlük. Kanepemden sesleniyorum sana. Bütün camları kapattım. Şu an evde klavye tıkırtısından başka ses yok. En sevdiğim çaydan yaptım. Birkaç mum yaktım. Birce’nin Güney Amerika’dan getirdiği palosanto‘ya ilişti gözüm, biraz evi tütsüledim. Sonra kafası dağılmış ve dayanılmaz bir dozda ajite olmuş her kadının yapacağı şeyi yaptım; evi süpürgeye tuttum. Biliyorum, daha da çok gürültü çıkaran bu alet hiç de sokak gürültüsünün iritasyonundan kafayı yiyecek hale gelen bir zihin için ilaç gibi gelmiyor. Gelgelelim, benim için pek bir panzehir etkisi yaptı.

Gün oldukça huzurlu başlamıştı oysaki. Bol ışıklı mutfağımızda sıcacık bir kahve ile üzerine superfood‘lar serpiştirdiğimiz lezzetli granolalarımızı kaşıklarken safi huşu içindeydik. Öğlene doğru yoga odasına geçtim. Dördüncü gün gerçekten de dördüncü gün yogasını beraberinde getirmişti. İkinci prelüd üzerine bolsterlı seriden yaptım. Çalışmam bittiğinde çok sakin ve pamuk gibiydim; ama bir sersemlik gelmişti üstüme. Epey bir süre konuş(a)madan yoga kitaplarıma daldım. Gökay yanımda olmasına rağmen bu süreçte o da hiç konuşmadı, benim yoga gezegeninden dünyaya inme sürecime saygı gösterdi. Böylelikle ben de yavaş yavaş geri geldim.

Sonrasında Gökay çantasını toparlamaya girişti – bu akşam Aladağlar’a gidiyor. Akşama doğru, benim yerinden oynatamayacağım bir hale gelmiş olan sırt çantasını yüklendi ve evden çıktık. Çantaya iliştirilmiş olan kazmalar ve kramponlara Küçükyalı mahalle eşrafının meraklı bakışları altında minibüse bindik. Gökay’ı binmesi gereken otobüse götürecek olan aracın gelmesine 50 dakika vardı. Ne olduysa o 50 dakika içinde oldu.

Desem yalan olur. Çünkü huysuzlanmalarımın öncesi de vardı. Öncelikle, aylardır apartmanın girişinde neredeyse yüzlerce (bence binlerce) bulunan, ama bu zamana kadar evin içinde görmediğim için kafaya pek takmadığım o minik lağım sineklerinden, bugün içinde evde bir anda 10-15 tane görmek sinirlerimi bozdu. Evet hiçbir zararları yok. Öyle vızır vızır ortalıkta uçmuyorlar da. Kondukları yerde duruyorlar sakin sakin. Ama huylandım bir kere, çünkü ortada önünü alamadığım bir durum var. Bir yerden geliyorlar ve nereden geldiklerini bulamıyoruz. Evdeki bütün giderler zaten İstanbul’umuza has o fena koku sebebiyle paket bandıyla bantlanmış durumda. İmkanım olsa beton filan dökerim! Hali hazırda kullanılır durumda olan lavabolardan gelme imkanları yoksa, nereden geliyor olabilirler? En sonunda kullanmadığımız küçük tuvaletin lavabosundan şüphelendik, sanırım da doğru tespitti. Gerekenleri yaptık ama ben yeterince huylanmıştım.

Derken sokağa çıktık. Allahım, bu ne gürültü.. Bu nasıl bir kaos.. Nasıl bir mahşer günü.. Veya ben böyle yaşıyorum. Vakit geçirmek için Bostancı’daki Yaşar Usta’dan dondurma alalım dedik. Oturalım da yiyelim böyle geze geze yemeyelim. Oturuyoruz ama, kornasız ardışık üç saniye geçmiyor, tam iftar arifesi, herkesin gözü dönmüş durumda. Bütün arabalar birbirinin üstünde. Kafayı yiyeceğim. Gökay bir şeyler anlatıyor, dikkatimi veremiyorum. Ellerimi kulaklarıma kapatıp bağırmak istiyorum. Bağırmıyorum. Zaten veda etmeyi sevmiyorum. Bir an önce bitsin istiyorum, çünkü işkence gibi geliyor şu an her şey gerçekten. Hep kafam karışıyor böyle durumlarda. Mesela şimdi bir yoga idmanı gereği bütün bu dış etmenlerden bağımsız olarak santosha‘yı aramalı ve bu seslerden rahatsız olmanın önüne mi geçmeye çalışmalıyım? Yoksa şu an bu karmaşa ve kaos içerisinde durmaya devam ederek kendime dair ahimsa prensibini ihmal mi ediyorum? Yani bu iritasyonum bir tercih mi, yoksa gerçekten benim duyu organlarım çok hassas ve ister istemez sinir sistemim böyle aşırı bir tepki mi veriyor? Kendime şefkat mi vermeliyim, yoksa bu zor durumun içinde ‘olanla’ kalarak delirmemi mi gözlemlemeliyim? Yanıtsızım. Tek bildiğim bir şey var, o da yaşadıklarımın sensory overload, yani duyusal yüklenme denen şeyle oldukça örtüşmesi. Duyusal bütünleme dedikleri şey bende işe yarar mı acaba?

Gökay’ı minibüse bindirir bindirmez yine ortalamada iki buçuk saniyede bir beş kez korna çalan bir başka minibüse binerek eve döndüm. Minibüsten iner inmez burnuma gelen o harika kokuyla beraber bu aşırı derecede ajite olmuş zihnimi yatıştırmanın olası tek bir çözümü varmış gibi görünüyordu: Pide yemek. Ve evet, yaptım bunu. Sıcacık pideyi kollarımın arasına aldım, marketten de bir tane sinek kovucu. Apartmanın basamaklarını uçarak çıktım, kapıyı kapatıp bir oh çektim. Biraz pideyi kemirdim. Sonrasında dedim ki, yarın sabah evde tek başınasın. Sabah kalkman gerekecek. Bugünkü hazırlık esnasında yoga odası da kirlendi diye aman bahaneler üretmeyesin! Kaptığım gibi bütün evi süpürgeye tuttum. Bir iyi geldi ey okuyucu, sana anlatamam. Sonra işte yazımın başında bahsettiğim ritüeller ve sağolsun şu bir bardak çay sayesinde biraz kendime geldim, yatıştım. Bu yazıyı postalar postalamaz da yatağa yollanıyorum. Yarın kaldığımız yerden devam!

overload

Böyle zamanlarda ben. http://ghostlystatic.deviantart.com/art/Sensory-Overload-654568539

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 4

Yarın tekrar pratiğin başına geçer miyim ümidiyle başlıyorum bu satırlara ama bunu periyodun günü değil kanın rengi belirleyecek, onu da yarın olmadan öğrenemeyeceğiz. O yüzden bugün yine tatil.

Sabahki özel dersim iptal olunca bugünü de dinlenmeye ve yoga köstebekliğine ayırdım. Köstebeklikten kastım; internette eski yoga metinleri aramak, bulmak, bulamamak, tekrar aramak, sonunda bulmak, indirmek, onun referanslarından başka bir yere gitmek, sekmeler arasında kaybolmak, yine bulamamak, pdf’leri bulunamayanların hard copy’lerini aramak, bulunca sevinmek, ve İngiltere’den gelirken acaba bana bunları getirir miydi diye ablaya sevimli bir mail taslağı hazırlamak (ve onun her şeyi bu yazı sayesiyle öğrenmesi) suretiyle yapılan periyodik arşiv kazısı. Senede üç dört defa böyle yüklü ve günler süren bir araştırmaya girişiyorum ve her seferinde elime hazine değerinde metinler geçiyor.

Ciddi bir yoga öğrencisi olmak istiyorsak bu arkeolojik kazılara zaman zaman bulaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu da eğitimimizin bir bacağını oluşturuyor bence. Ne yaparsam yapayım elime geçiremediğim metinler için henüz zamanımın gelmediğini düşünüp onları beklemeye alıyorum. Elime geçirdiğim metinlerin de hepsini anlıyor muyum, tabii ki hayır. Çoğunu anlamıyorum demek daha doğru olur; ama teorik bilgi, üzerine yine zihinle düşünürken değil; – çelişkili gibi görünse de – pratiği yaptığın sırada bedende canlanıyor ve bilinçte yerini buluyor.

Bizim hocalar sürekli pratik ve teorik bilginin elele gitmesi gerektiğini vurguladığı için uzun vakit Patthabi Jois’un “Yoga %99 pratik, %1 teoridir” sözü üzerine düşünmüştüm. Madem öyle Patthabi Jois da %50-50 demez miydi? Sonradan vardığım naçizane kanı şu oldu. Bence burada Patthabi Jois Yoga’nın bilimselliğine ve uygulanabilirliğine (practicality) bir atıfta bulunuyordu. Yani diyordu ki Yoga’da pratiğe dökülemeyen, tabiri caizse “havada kalan” hiçbir şey yoktur. Alain Daniélou’nun da dediği gibi, “The Yogi lives with cold logic.” Yogi keskin bir mantıkla yaşar. Patthabi Jois aynı zamanda da şunu vurgulamak istiyordu sanırım: Ne kadar teorik metin çalışırsan çalış, ‘mat’ın üzerine geçip bunu pratiğe dökmediğin müddetçe bir ilerleme olmaz. En azından biz sıradan ölümlülere bahşedilen Hatha Yoga bunun böyle olduğunu söylüyor. Gündelik çalışmaları aksatıp sadece teorik bilgi peşinde koşuyorsak bu da açgözlü zihnin tuzağına düştüğümüze bir işaret. O yüzden, hep denge.

Bugünlük bu kadar olsun. Akşamki ders için yavaş yavaş hazırlanıp çıkmam gerek. Bu arada 28günyoga’nıza bir çeşni katıp beş gün boyunca güzel bir toplulukla beraber yoga yapmak isterseniz, 14-18 Haziran’da Gül Dirican ile beraber yapacağımız kampa sizi de bekleriz. Kamp boyunca blogu güncel tutabilecek bir durumum/imkanım olabilecek mi bilmiyorum ama ne olursa olsun o temponun bir yerine, mümkünse de sabahın erken saatlerine bir self-pratik sığdırabilmem konusunda 28günyoga kafilemiz en büyük desteğim olacak. Hem Gül de Ashtangi’dir, o da erkencidir!

 

keyif.jpg

Foto: Faik Üstün

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 3

28günyoga’da geldik üçüncü güne! Bugün ben de Fatma’nın deyimiyle yedek kulübesinde olduğum için yogasını yapıp yazısını yazanlara ponpon kızlık yaparak geçirdim günümü diyebilirim. Herkes o kadar güzel yazmış ki. Meğer amma çokmuşuz da farkında değilmişiz, veya kendi yalnızlığımızda debelenirken, unutmuşuz.

Renkli günlerde kendim yoga yapmadığım gibi başkasına da yaptırmaktan hiç hoşlanmıyorum dürüst olmak gerekirse. Özellikle yoğun geçen ilk üç günden birine bir dersim denk geliyorsa, ki gelmediği olmuyor, kocaman bir çelişkinin içinde buluyorum kendimi. Hareketleri göstermekten geçtim, onları anlatmak için harcadığım enerjiyi bile sanki yedek rezervden kullanıyormuşum gibi geliyor. Bir seferinde, bundan yıllaaar yıllar önce, Ankara Devlet Opera’nın odalarından birinde o zamanki şan hocamla dersteyken, o sırada çalışmakta olduğumuz egzersizi birden yarıda kesip, ağır Rus aksanıyla “Sende var regl?” diye sormuştu. Şok geçirmiştim. Sesimden regl olduğumu nasıl anlamıştı bilmiyorum ama anlamıştı. Kulağıma geldiği şekliyle kendi sesimdeki bu farkı ben hâlâ anlayamıyorum. Ama böyle günlerde sesimin kontrolü güçleşiyor, esnekliği azalıyor, her şey normalde olduğundan iki kat efor istiyor. Burası muhakkak.

İşte bugün de biri sabah biri akşam olmak üzere iki dersimin olduğu bir gün. Evet çok yoğun bir gün değil; ama aslına bakarsanız ayağımı uzatıp evde oturmak istiyorum sadece. Dün akşam geç saatte biten dersimden çıktığımda eve ne kadar erken gitsem kârdır düşüncesiyle yine 21:15 Beşiktaş vapuruna depar atmak zorunda kaldım. Hareketin tüm ağırlığını bütün iç organlarımda hissederken, aklıma nereden bilmiyorum, Yelena İsinbayeva geldi! Kızım dedim, şuradan şuraya üç dakika koşmak bile zulüm gibi geliyor insana ay halindeyken, millet bu halde olimpiyatlara katılıyor! (Yelena İsinbayeva, 2008 Pekin Olimpiyatları’nda kadınlar sırıkla atlamada yine kendine ait olan bir önceki olimpiyat rekorunu 5.05’le kırarak efsaneleşmişti. İsinbayeva’nın bu esnada regl olup olmadığına dair bir bilgim yok.) Peki nasıl yapıyor bu kadınlar? İnsanın mutlak surette hissizleşmesi lazım diye düşünüyorum. Şimdi hemen cinsiyetçi otomatik pilotlar devreye girmesin, kadınlar her zaman her şeyi yapabilir diye. Tabii ki yapabilirler. Ben de bütün ergenliğim boyunca ay hallerimdeyken hiçbir şeyden geri kalmamak için elimden geleni yaptım. Birkaç sefer hariç beni yataklara seren bir reglim hiç olmadı. Üniversitedeyken veya çalışırken gidip de revirde yatmışlığım, izin almışlığım yoktur. Şimdi şimdi diyorum, ne kadar da her şeyi hiçe sayarak yaşamışız/yaşıyoruz. Hayattan düşmenin (bunu böyle algılamanın daha doğrusu) ezikliği içinde bedenlerimizi hissizleştirmişiz. Şu an, eskisine göre oldukça insani şartlarda çalışıyorum. Güzel bir döngüm var, bahar aylarıyla beraber gelen tatlı da bir dengem. Yine de kadınların ay hallerinde haldır huldur bir o yana bir bu yana savrularak çalışmalarını doğaya aykırı buluyorum.

Geçen Eylül’de Lavenham’da gerçekleşen Shadow Yoga kursunda Emma Hoca çok güzel açıklamıştı bu döngüyü. Ayın, günün, ve mevsimlerin döngülerinden bahsederken konu kadınların döngülerine geldi. Konuşma şöyle devam etti: “Menstrüasyonun da kendine ait mevsimleri vardır. Regl döneminin hemen ardından bahar gelir, taze enerji. Yumurtlama yazdır, bedenin ısısı artar, üremek için güzel zaman.” Sıra PMS’e geldiğinde bunun sonbahar demek olacağını hepimiz anlamıştık. Yaprak dökümü.. Kendinden depresifli bir dönem. “Kanla beraber kış gelir” diye devam etmişti, “o yüzden kadınlar regl zamanı kış uykusuna yatmalı!” Sınıfça kahkahalarla gülmüştük. Can-ı gönülden katılmamak elde mi? Böylelikle winter is coming geyikleri gerçek muhattabını bulmuş oldu bence. Sahi, Game of Thrones ne zaman başlıyordu?

circulo9