Bir Yoga Günlüğü: Gün 8

Bugün hiçbir şey yapasım yok. Şu an yazmak bile zor geliyor.

Sıcaktan beyin fonksyonlarımı yavaş yavaş yitirdiğimi düşünüyorum. Günde 5 kez filan buz gibi duş alıyorum, duş aldıktan 5 dakika sonra yine duş almadan önceki halime dönmüş oluyorum.

Bu sabah da erken kalkamadım. Uyandıktan sonra da epeyce sallandım. Eğer daha önceki günler kısmen isteksiz olarak yogaya başladığım seferler olduysa da, bu sabah GERÇEKTEN isteksizdim. İsteksizden öte belki de yorgun, bitkin, bıkkın, bilmiyorum. Doğru sıfatı bulamadım.

Yoga odasına geçtim, bir süre ayakta ne yapacağımı bilemez halde dikildim. Ayak parmaklarımın üzerine inip başımı dizlerimi üzerine doğru bıraktım. Her sabahki Pınar bedeniydi. Dizlerimi yere koyup bir çocuk pozuna kapandım, ve 10 dakika oradan kalkamadım. Ağır ağır çocuk pozundan doğruldum, yüzükoyun yere uzandım. Bıraksam orada bütün gün yatardım. Güç bela topukları birleştirip ayak parmaklarını iki zıt yöne çevirdiğin makarasana’ya girdim. Güç bela dediğim de yüzüstü yatarken her iki bacağın bir dış rotasyon yapmasından ibaret. Bi zahmet. O bile çok geldi.

Kalktım. Gerçekten devam edemeyecektim çünkü.

Oradan kahvaltıya geçtim. Açılmaya, uyanmaya, kendime gelmeye ihtiyacım vardı. Mutfak evin en güneş alan yeri olduğu için yine yüz derece. Pencereyi de kapayıp perdeyi indirdim. Her gün yaptığım mekanik hareketlerle moka potun kafasıyla gövdesini birbirinden ayırıp eski kahveyi temizledim, kahvenin dolduğu hazneyi şöyle bir sudan geçirdim. Acı, güçlü bir şeye ihtiyacım vardı. Moka potu ocağın üzerine koyup müslimi yapmaya yollandım. Kahve fokur fokur olunca ateşin altını kapatmaya koştum. Kapağı kaldırınca gördüğüm şeyi bir süre beynim yorumlamakta zorlandı. Ayılmak için sert bir kahveye ihtiyacım vardı ama moka pota kahve koymamıştım. İşte öyle bir sabah bu sabah anlatabiliyor muyum?

Günün geri kalanında birkaç yapılması gereken iş halletim, evrene bir faydam dokundu en azından. Öğleden sonra bir öğrencim gelecekti, biraz evi toparladım. O gelmeden önce biraz ısınmaları yaptım. Kendi yogamı dersimizin sonrasına bıraktım.

Ders bittikten sonra yine karnıma ağrılar girdi nerdeyse. Bu hissi nereden tanıdığımı bulmaya çalıştım. Üniversitede final gününden önceki günün hissine çok benziyordu. Başına bir türlü oturamadığın nalet bir ders gibi. Bir mecburiyet var ve ona bütün varlığıyla karşı koymaya çalışan bir insan yavrusu.

Öte yandan böyle bir ‘regresyon’ bekliyordum da. Yol uzayıp devam ettikçe, zihin büsbütün zorlamaya başlıyor. Değişime daha da güçlü bir şekilde direnç gösteriyor. Ne yapalım diyip geçtim yeniden yoga odasına. Isınmalar, kurmasthana, ardından kaval kemiklerini sert parkenin üzerinde kendine getirecek bir seri. Üzerine çökmeler. 36’da bıraktım. Sabahki halime göre arka beden bir hayli açık, öne katlanmalar daha rahat. Biraz ters duruş, biraz navasana. Kopuk, tabiri caizse ‘staccato’ bir pratik oldu. Bugün de böyle olsun. Görsel aramaya bile mecalim yok.

Sizin nasıl gidiyor 8. gün? Benimkinden daha iyi bir gün geçirdiğinizi umuyorum. 28günyoga’ya sarılmaya devam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 7

Normal şartlar altında yüzde yüz yogayı yalan edeceğim bir sabahtı. Dün gece bir arkadaşımın doğum gününü kutlamak üzere toplaştık. Garsonun su servisi yaparmışçasına daha bardağım bitmeden yeniden doldurması yüzünden ne kadar şarap içtiğimi de kovalayamadım. Oradan çıkıp başka bir mekana gittik. Bir bardak ve salatalık dolusu alkollü bir içeceğe kıymış olduğum paranın bari hakkını vereyim diye içinde tam olarak ne olduğunu bilmediğim passion fruit’li egzotik bir şey içtim. Gece nasıl olursam olayım ve saat kaç olursa olsun kendi evime döneyim inadını dün gecelik kırıp bir arkadaşımda yattım, çünkü hiçbir şey yapmaya halim kalmamıştı. Sabah kalkıp 8:45 vapuruyla Kadıköy’e geçip oradan eve yollandım. Açlıktan midem kazındığı için klasik vapur tost çay ikilisine sığındım. Dolu karınla da şimdi nasıl yoga yapacağım diye içimden hayıflandım.

Cadde’deki dersim için Pazarları 12 gibi evden çıkmam gerekiyor. Yogayı böyle bir şeylerin arasına sıkıştırmayı gerçekten hiç sevmiyorum ama işte idealler peşinde koşan zihnim için tam günü: hem midem dolu, hem az zamanım var, hem de alışık olmadığım bir gece geçirdim ya, alkol ve ağır uykunun sonrasında arka bedenim yine kaskatıdır diye de bir öngörüm var. Hani akşam yaparsam daha iyi olur filan. Ama ya akşam da yapamazsam? korkusu ağır bastı, geçtim tıpış tıpış yoga odasına.

Ben anlamadım, sanki arka bedenin ilacı şaraptaymış gibi bir açık bu sabah beden, bir açık! Ha ha. Acaba Özge’nin yatağı visko diye mi böyle oldu? Çarşambadan beri beni çekiştiren kas incinmem bile uslu uslu duruyor, can yakmıyor. Peki dünkü tenis topunun hayrını bu sabah görüyor olabilir miyim? Bunun için çok daha kontrollü bir deney ortamına ihtiyacım var. Her şey bir yana, alkol pittayı iyice coşturduğu için bu bana kan, ter ve göz yaşı olarak geri dönecek onu biliyorum. Nitekim öyle de oldu. Sular seller içinde bir saat çalıştım. Bugün çökmeleri yapmadım. Isınmalardan sonra canım 3. prelüd çekti. Mayura’da dirsekler tam yerine gömüldü, onca tere rağmen sağa sola kaymadı. Hop! Şaka gibi. Derler ki zehiri bile sindirebilirmişsin Mayurasana sayesinde. Ben de kanımdaki alkol derimden ter olarak fışkırırken birkaç nefes kaldım orada. Akabinde bir durak da padmalısı. Bu padma mayurasana’da sol iç kasığımda bir şey çıtlıyıp rahatlıyor her seferinde, çok seviyorum. Pratiğin devamını yine önceki günlere benzer bir seriyle getirdim. Tatlı hislerle pratiği bitirdim.

Yolun dörtte birini aştık bile ey karavan! Sen ne yaptın bu çöl Pazar’ında? Bizimle misin?

Hadi ben Vikinglerime kaçtım.🗿 Bugün buraya bir de şarkı bıraktım.

Bir Yoga Günlüğü: Gün 6

Bugün yogaya bir tenis topu üzerinde başladım.

Yanlış duymadınız. Ama önce, öncesini anlatayım.

Garip bir döngünün içerisine yuvarlanmış gibiyim. Sabah erken kalkmak için yatağa nispeten erken giriyor, ve sabah uyanamadığım için aslında uyumam gerekenden fazlasını uyuyorum. Bu da büyüklerimizin dediği gibi daha çok uykunun mayalanmasına yol açıyor ve sonuç olarak sabahları hep sersem gibi çıkıyorum yataktan. Nerede o kışın Shadow Yoga’ya giderken sabahın kör karanlığında yataktan zımba gibi fırlayışlarım? Bir yerlerde duruyorlardır heralde.

Bir süre evin içinde avare avare dolaştım yine, içimde bir sıkkınlık hali. Salona gittim, oradan yoga odasına yürüdüm, sonra geri salona gittim, oradan bir tenis topu aldım ve yoga odasına gelip tenis topunun üzerine yattım. Bedenim oldukça sıkışık hissediyordu. Zaten gece sıcakta uyuyabileyim diye evin bütün açık camları arasında yine büyüklerimizin pek tasvip etmeyeceği bir cereyan altında uyuyorum, başka türlü uyuyamıyorum çünkü. Bu da genelde yataktan tutulmuş olarak kalkmama sebebiyet veriyor. Gerçi yatağın kendisinden de şüpheleniyorum ama, henüz yatak konusunda kafamdaki radikal geçişi bir türlü gerçekleştiremedim.

Tenis topunu göbek deliğimin üzerine yerleştirip nefes verişleri kullanarak bütün vücut ağırlığımı üzerine bırakmaya çalıştım. Olmuyor tabii. O kadar garip bir his ki. İçimde kabaran duygulara rağmen kalmaya çalıştım. Sabah sabah içimden bunu yapmak geldiyse vardır bir hikmeti diye düşünerek. Burası, aynı zamanda bir marma noktası olan nabhi chakra’nın yeri. Nabhi, yani navel. Ayurveda’ya göre iç organları besleyen kan damarlarının yuvası burası. Ve tabii daha neler nelerin yuvası. Bir derste tenis topu yerine yumruğumuzu koyarak yatmıştık yere. Yine ağırlığımı bırakmak için çabaladığım bir sırada, zihnimde ‘mideme yumruk yemiş gibi oldum’ diye tabir edebileceğimiz anların, anıların hissi çaktı. Hayatı yaşarken yediğimiz yumrukların da yuvası burası aynı zamanda. Hiç öyle soyut bir kavramdan bahsetmiyorum. Yalnızca bir dakika yumruğunuzu göbek deliğinin hemen üzerine yerleştirip yüz üstü uzanın, ve izlemeye başlayın neler fokurduyor. Mayurasana için de harika bir idman.

Karnımdaki hisler dayanma sınırımı aşınca sırt üstü dönüp bu sefer de tenis topunu kürek kemiklerinin hemen altına, çökmeler boyunca alev alev yanan pitta noktasına koydum. Aaaah. Burada bir süre kalıp yeniden yüzüstü döndüm, bir süre daha nabhi’nin üzerine. Oradan ısınmalar, biraz dinamik udiyana, ardından çökmeler. Zar zor 36’ya gelebildim. Defalarca pes etmeyi düşündüm. Dördüncü dokuzluda kafamdan alevler fışkırıyordu. Ha gayret, ha gayret diye diye devam ettim. Pek çok kez hangi sayıda olduğumu unuttum. Üst komşu bebeğiyle oldukça tiz bir frekansta oyun oynuyordu, yerde bir şeyler yuvarlanıyordu, dikkatim dağıldı. Bittiğinde zihnim karman çormandı.

Tüm bu kaos bir yana, her türlü çökme, mulabandha’yı çalıştırmak ve daha derinden hissetmek için birebir. Ben mulabandha’nın nasıl bir şey olduğunu, gariptir, hamile yogası dersleri verirken fark ettim. Yani nerede olduğu, ne menem bir şey olduğu hep tartışma konusudur da, yine o kaslar ve zihin arasındaki sinir hücrelerinin muhabbetine gelip dayanıyor her şey. Onlar arasında bir bağlantı kurulana kadar tamamen teorik bir bilgi olarak kalıyor yoksa. Bu idrak da acele ettirebildiğin bir şey değil. Ne zaman geliyorsa o zaman geliyor. Ama hayatı kolaylaştırdığı bir gerçek.

Dünkü 45’likten sonra bacak kaslarında herhangi bir tutulma veya sertleşme olmadığını görünce, dengeleyici pozları doğru seçtiğimi hissettim; hiçbir şey değiştirmeden dünkü serinin aynısını yaptım. Bacak kasları iyiydi ama latissimus dorsi ağlıyordu. İşe bak ki, marma haritasında ana pitta noktası olarak görünen ve kürek kemiklerinin hemen altında, omurganın her iki yanında yer alan – ve tenis topunu koyduğum bu nokta, tam olarak da latissimus dorsi’nin omurgaya bağlandığı noktayı, yani T7 civarını işaret ediyordu. Bunu da anca janu sirsasana c’li bir seri paklardı. Navasana ve birkaç ters duruş sonrası yüzüstü padmasana’ya vardım. Dün nöronlar arasında kurulan köprü bugün de yerinde duruyordu, patika biraz daha sağlamlaşsın diye uzun kaldım.

Bugünkü macerayla beraber #28günyoga’da 6. gün de geride kaldı. Bakalım yolun devamı neler saklıyor. Sizin yolculuk nasıl gidiyor?

çiç

Bir Yoga Günlüğü: Gün 5

Bugün enteresan başladı.

Sabah 4:45’e kurduğum saate uyanamayacağımı gece alarmı kurarken biliyordum. Bu sabah erken kalkma olayı sanırım tamamen psikolojik bir olay. Yeterince güçlü niyet edip gönülden istersen alarmsız bile kalkabiliyorsun. Ama derinlerde bir yerde dizginleri sinsi sen’e devretmişsen, istersen 10 saat uyumuş ol, yine de kalkmıyor o beden yataktan.

İşte bu sabah da kendimi yataktan çıkarma çabama telefonun ışıklı ekranında göz attığım Feysbuk ve blogum eşlik etti. 4. gün için pratiğini yapan herkes bir şeyler yazmıştı, biliyordum bu 28 günü sessizce takip eden ve bir ucundan katılsa da belli etmeyen birileri daha bizimle beraberdi. Dün müsibet dediğim şey işte bu sabah beni yataktan çıkartan şey oldu. Genellikle pittası baskın bir vata olarak son birkaç aydır bedenimde ve haleti ruhiyemde baş gösteren değişiklikler, kaphamın da dengesinin bozulmuş olabileceğinin göstergesi. Ama ne yalan söyleyeyim, çok ihtiyacım vardı bu kaphaya! Beden sanki 30 yaşla beraber, ‘dur iki dakika da tadını çıkaralım’ diyordu. Bu sabah Zeynep Çelen’in postunu gördüm, slouchasana ismini verdiği bir hali tarif ediyordu. İşte benim de son altı ayım, derslere koşturduğum ve hayat enerjimi toplu taşım araçlarında tükettiğim zamanlar haricinde bir elim yağda, diğer elim balda, slouchasana’yı pratik ederek geçmişti.

Beslenme şekli elbette doshaları çok etkiliyor. Son altı aydır genellikle kahvaltı için yediğim yulaf ezmeli yoğurtlu müsli, mesela başlı başına bir zanlı. Hem büyük ihtimalle glutensiz değil (büyük ihtimalle diyorum çünkü malesef gluten konusunda tam bir cahilim) hem de yoğurt zaten olduğu gibi kapha kaynağı bir yiyecek. O yüzden de aslında beslenme konusu kişinin kendi bedenine uygun bir şekilde çözümlenmediği müddetçe yapılan yoga pratiklerinden maksimum verimi almak imkansızlaşıyor. Bir yandan kendini geliştirmek için efor harcıyorsun, ancak değiştirmediğin diğer alışkanlıkların yüzünden aslında sarf ettiğin çaba kadar sonuç alamıyorsun. Bunu gayet iyi biliyorum, ama eğer şimdi de beslenme tarzıma takarsam biliyorum ki ne yapacağımı bilememekten paralize olacağım ve obsesif zihnimin eşliğinde bu sefer pratik de aksayacak – çünkü ‘kitabına uygun olmamış’ olacak. O yüzden sakince zihnimin bu kısmını yatıştırıyor ve pratiğime bakıyorum. Yine de beslenme konusu oldukça mühim bir şey. Patanjali’nin ashtanga’sında asana’nın üçüncü sırada yer almasının tesadüf olmaması gibi, bizim hoca Zhander Remete’nin kitabının da Mitahara ile başlaması tesadüf değil. Mitahara’yı kabaca ‘saf yiyeceklerin kontrollü tüketimi’ olarak çevirmek mümkün.

Nerede kalmıştım? Hah yataktan çıkıyordum. Sabah mahmurluğunda bir süre daha evde avare avare dolaştım, 9’a doğru pratiğe başladım. Ne yalan söyleyeyim, gerçekten gönülsüz ve isteksizdim. Daha samapada’da yorgun hissettim. Sonrasında olacakları pek beklemiyordum. Zaten yoga gerçekten böyle zamanlarda hep sağ gösterip sol vuruyor. Bir şey beklemeyerek başına geçtiğin pratikler sana cömertce meyvelerini sunarken bir beklentiyle giriştiğin pratikler genellikle seni şööyle bir uzaktan kesiyor ve suskunluğunu koruyor. Bugünkü pratik son zamanlarda yaptığım en yaratıcı ve özgür pratik oldu. Ne yapacağımı hiç planlamamıştım. Udiyana bandhanın önceki günlere göre hatırı sayılır şekilde derin olduğu görünce keyfim yerine geldi. Bir süre dinamik udiyana çalıştım. Son zamanlarda ayak bileklerimde hissettiğim tıkanıklık için suçi’de oturdum, ama yandım ki ne yandım. Kalkıp çökmelere başladım. Hiçbir hedefim yoktu. Bu sefer zihin aritmetik cambazlıklar yapmadı, ama bazen heyecandan kaçta olduğunu unuttu, onların yerine son kaldığım sayıyı tekrar ederek devam ettim. 45’te bıraktım. Daha devam edebileceğimi hissettim, ama çökme projemin bekası ve sürdürülebilir olması açısından sınırıma gitmedim. Çökmeleri bitirdiğimde burnumdan aşağı ter damlıyordu. Sertleşen bacak kaslarımı dengelemek için supta virasana’da uzuun uzun kaldım, ardından biraz soğumak için daha dairesel bir güneşe selam. Kayık pozu zangır zangır titretti, ama zihin sakindi, titremeye rağmen uzunca tutabildim. Aklıma Defne’nin Navasana’yı gösterirken – ve bir yandan konuşurken – bir su yatağının üstündeymişçesine rahat ve sakin duran hali geldi, gülümsedim. Biraz ters duruş sonrası yüzüstü padmasana’ya geldiğimde, ilk defa beynimle bacaklarım arasındaki sinir hücrelerinde bir köprü kurulur gibi oldu ve bacaklar birkaç milim de olsa havalandı. Birden hiç de fena bir yer değilmiş gibi gelmeye başladı burası. Kısa bir şavasana sonrası sessizce bir oturuşa geçtim, içime bir ışık, bir ferahlık doldu.

Bir süredir içimde kopukluğunun yokluğunu hissettiğim bağlantı bir şükran dalgasıyla yeniden yerini buldu.

Sizin 5. gün nasıl gidiyor? #28günyoga’ya devam!

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 4

Bu #28günyoga benim için bir taşla iki kuş vurdu. Hem her gün yoga yapmama, hem de her gün yazı yazmama vesile oldu. Bununla da kalmadı, beraber pratik yaptığımız pek çok kişiyle aramızda başka türlü bir bağ kurdu. Ne iyi etmiş de gelmişiz.

Benim bu sabahki yogam da yağmur sayesinde oldu diyebiliriz. İlk kurduğum saate uyanamadım. 7 gibi uyanıp, pes etmek üzereyken pencereden içeri dolan taze yağmur serinliği hemen gözlerimi açtı. Sabah uyanır uyanmaz sosyal medyaya atlama illetinden bir türlü kurtulamadım. Belki bir 28gün de bunun için lazım. En azından sabah ilk uyandığında, yemek yerken, ve akşam yatağa girince, bakma şu merete işte. Yok. Yirmi dakika kaybettirdi bu musibet bana. Evden 9’da çıkmam gerektiği, ve kahvaltımı da aceleye getirmek istemediğim için, yine ‘şimdi sıkıştırmıyım yogayı, akşama yaparım’ diyecektim ki akşam dersimden sonra eve gelip hiçbir şey yapmaya halimin kalmayacağını öngörünce dosdoğru geçtim yoga odasına. 45 dakikalık bir pratik oldu. Savaştığımız zihin kalıpları da tam olarak bu ve benzerleri işte. ‘Belirli şartlar oluşmadıkça yoga yapamam!’ ve bunun gibileri.

Dün akşam yatmadan evvel önceki gün incittiğim yerlere biraz kas gevşetici sürüp masaj yaptım. Yatarken daha iyi değildim. Kalktığımda daha iyi hiç değildim. Sabahın ilk sürprizi, pratiğin ilk uttanasanasına indiğimde gövdemle bacaklarımın yaptığı 90 derecelik açıydı. Başımın ağırlığını bir milimetre öne bıraktığım an sol popomdan enseme boylu boyunca şimşekler çaktı. Dün akşama doğru içilen şaraplar ve gece geç saat yenen dondurmaların bir hediyesi olarak sabah karnım kaskatıydı, ve udiyana bandhalar dolayısıyla tam olmadı. Udiyana bandha olmuyorsa benim bedenin arkası açılmıyor zaten. Ya da bedenin arkasını kapatan her neyse udiyana bandhalarımı benden alan da aynı şey. Böyle günler pratik açısından belki biraz can sıkıcı, hatta biraz can yakıcı da olsa, pırlanta değerinde bilgiler içeriyorlar. Böyle günler -ve daha iyileri sayesinde bedene dair daha bütüncül bir fikir, hissiyat edinmek mümkün oluyor. Bu da ‘benim hamstringlerim çok kısa’ veya ‘femurumun dış rotasyonu el vermiyor’ gibi mikro bir bakış açısından çok öte, kendini sadece anatomik özelliklerinle değil psikosomatik bir varlık olarak beden-zihin-nefes bütünlüğünde görebilmeni sağlıyor.

Çökmelere geldiğimde glutelardaki ekstra gerginliğin önceki günün çökme çılgınlığından ileri geldiğini anladım. Oldukça sertlerdi, ve 9’dan ileriye gidemedim. Onun yerine daha lineer bir güneşe selam serisi tercih edip, aralarda bol bol utkatasana varyasyonu başka bir çökmeden geçtim. Kalçayı topuklara doğru olabildiğince düşürdüğün ve kolları başın tepesinde tuttuğun bu utkatasana varyasonundan her geçtiğimde, sonrasından gelen uttanasana’nın daha derin ve açık olduğunu fark edeli epey oldu. Çökmeler apana vayu’nun akışını güçlendirdiği ve arka beden de apana vayu’nun himayesinde olduğu için, uzun ve güçlü tutulan bir çökmenin ardından gelen öne katlanmalar daha kolay ve derin oluyor. Shadow Yoga’yla tanıştığım ilk gün, ‘benim hamstringlerim çok kısa’ cümlesini ben de Defne’ye kurmuştum. O da bana ‘apana vayu’ demişti. İkinci Shadow Yoga dersimde paschimottanasana’da alnım kaval kemiklerime değdi. O anı bütün berraklığıyla hatırlıyorum, heyecandan nefesim kesilmişti! Böylelikle ‘hamstringlerim kısa’ miti de çürümüş oldu. Kas dediğin bu bir gün uzun bir gün bu kadar kısa olan bir şey değil ki. Demek ki başka bir şeyler var gözardı ettiğimiz. O derste her ne olduysa apana vayu çalıştı, ayaklara indi, benim gibi arka bedeni çoğunlukla ıslak bir çarşaf üstünde uyumuş da tutulmuş gibi hisseden biri için böylesine bir poz mümkün oldu. Son birkaç aydır yine böyleyim mesela, her türlü öne katlanma zor geliyor, ama artık ‘oram buram kısa, şuram kapalı’ diye takmıyorum. O günkü bedenimin durumuna göre bana yardımcı olacak hareketleri seçip, öyle ilerliyorum. Bugün de pratiğin sonundaki uttanasana ile başındaki arasında oldukça fark vardı. Demek ki neymiş? Çalışınca oluyormuş.

Yarın sabah için yine erken bir pratiğe niyetliyim. Keşke yine yağmur yağsa. Sizin #28günyoga nasıl gidiyor?

fox

by Mike Medaglia

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 3

#28günyoga’nın 3. gününden herkese merhaba!

Ben bu satırları yazana kadar bu yolculuğa beraber çıktığımız pek çok kişi kendi yogalarını yaptılar bile. Kimisi sadece meditasyonla katıldı, kimisi yeni öğrendiği bir seriyi yaptı, kimisi şafak saydı 🙂 Güzel olan şeyse herkesin bir şekilde, bir ucundan, gayretle, bu vagona atlamasıydı. Eğer uzaktan seyredenlerdenseniz, ay bunu kaçırdım bir dahakine başlarım diyenlerdenseniz, tam olarak da size konuşuyoruz 🙂 Bırakın bahaneleri, atlayın vagona.

Bugün sabah 7:30’da karşıda bir dersim vardı, ve hali hazırda 6’ya doğru uyanmayı gerektiriyordu. O yüzden bugün sabah yogasını atladım. Yola çıkarken ağzıma attığım muz dersten sonrasına kadar eriyip gitti tabii. Beni evime taşıyacak olan 8:50 İDO’sunu da kılpayı kaçırınca, bir sonrakini beklerken bir simit ve bir ayranla kahvaltı yaptım. Eve gelmem 10’u buldu. Karnımdakiler erisin de öyle yogaya başlayayım diye yatağa şööyle bir uzandım, harika bir şekerlemeye yuvarlandım. Çalanı meçhul kapı ziliyle uyandım. Çok uzun zamandır konuşamadığım bir arkadaşımla telefonda uzuun uzun hasret giderdik, böylelikle saati 12 etmiş oldum. Ve başladım yogama.

Dün gittiğim bir özel ders öğrencim bana yoga hocası olarak gün içinde verdiğim yoga derslerini kendi yogamdan sayıp saymadığımı sordu. Ben de ona ders verirken dikkatinin tamamının öğrencinin üzerinde olduğu için bu ikisinin çok farklı bir şey olduğunu söyledim. Hatta dedim kendi bedeninin o kadar farkında olmuyorsun ki, özellikle ısınmamışsan, pozları gösterirken kendini sakatladığın bile oluyor! Çok güzel demişim. Çünkü tam olarak da aynı derste bir pozu gösterirken sol taraftaki gluteları bir güzel incitmişim. Güler misin ağlar mısın.

Bu son minik incinmeyle beraber son aylarda iyice kapanan arka bedenimle bugün Uttanasanalarda yine leylek gibiydim. Ne çökmeler fayda etti ne udiyana bandha derinleşmeme. Çökme demişken, bugün sayıyı 36’ya yükselttim. Bedenimin her yerinden ter damlacıkları fışkırırken, sayması kolay olsun diye 9arlık setlere böldüğüm çökme projesinde, bir ara zihin o kadar ajite oldu ki hareketin yoğunluğuyla başa çıkmak için türlü türlü numaralara girişti, acaba 9dan 1e kadar mı saysaymış, acaba inip kalkmayı ayrı ayrı sayıp sonra toplam sayıyı ikiye mi bölseymiş, vay efendim çökerken sayıp kalkarken saymasamıymış, neler neler.. Fiziken sınırıma henüz gelmemiş olduğumu bilmeme rağmen zihin ben o pozu artık bırakayım diye ne numaralar çekti! Tırmanış hikayemi anlattığım başka bir yazıda zihnin bedenin potansiyeli üzerindeki -benim buradaki durumumda negatif- etkisini anlatmıştım. Tam tersinin de mümkün olabileceğini teorik olarak biliyoruz. Zihnin dizginlerini elimize alabilsek kim bilir bu bedenle neler neler yaparız diye düşünmeden edemiyorum. 

Bu çökme dediğim şey ayaktan bildiğimiz Malasana’ya doğru yavaşça inip kalkmayı içeriyor, (‘yavaşça’ buradaki kilit sözcük oluyor). Tek farkı kollar omuzlarla aynı hizada geniş bir çember halinde, iki elin parmakları birbirine hafifçe değer vaziyette duruyor. Bu da bir süre sonra kürek kemiklerinin arasındaki pitta noktasının alev almasına yol açıyor. Daha doğrusu pozun bir şeye yol açtığı yok, benim bedenimdeki tıkanık noktaları nazikçe su yüzüne çıkartıyor o kadar. Daha fazla devam edemememdeki en büyük sebep, bacaklarım daha gidebilecekken sırtımın arkasına biri bir şey saplıyormuş gibi hissettiren bu pitta noktasıydı. Çökmeleri takiben 2. prelüde geçtim. Bir ara gözüm saate takıldı, 12:30 diyordu. Yanlış gördüm heralde, saat 13:30 filan olmalı diye düşündüm. Çökmeler zihnin zaman algısıyla öyle bir oynamıştı ki, ben başlayalı yirmi dakika olmuşken o çoktan bir saati devirdiğini sanmıştı. Bir saat!

Bugün udiyana bandhalardan da, Mayura’dan da pek hayır gelmedi. Ne simit ayransa üç saatte erimemiş. Azıcık bir ayrandı, üç saat sonra bile hala lıkır lıkır edip durdu içim.  İşte sabah yogasına bir artı daha. Bomboş bir karın ile biraz boş bir karın arasında oldukça fark var. Zaten aç karnına yaptığınız yoganın sizi epey bir süre tok tuttuğunu da deneyimlemişsinizdir. O yüzden daha önce hiç denemediyseniz, sabah aç karnına yapacağınız bir yoga pratiğini deneyip farkı görün derim.

Prelüdün arkasından sevdiğim bir seriyi yapıp, ardına Navasana’yı ekledim. Çökmelerden nasibini alan bacaklarla bu kayık beni yine titreten bir yer oldu. Pratiği kapatırken, komşunun süpürge sesi eşliğinde kısa bir Şavasana’ya uzandım. Kalkıp oturmalı bir kapanış yaptım. Bir gün belki şu ayının zerafetine ulaşırım diye heveslenip, kalan günlerde de Navasana’ya uğramayı aklımın bir kenarına not ettim!

bear_yoga

Bir Yoga Günlüğü: Gün 2

Eveet.

Öncelikle, bu ne biçim bir sıcak demek istiyorum sayın seyirciler. Bünyemi alt üst eden, nefes bile alamadığım bir hava var bugün dışarda. Bu da her türlü ekstra hareketi neredeyse imkansız kılıyor. Bu satırları da, evin nispeten en serin köşesi olan yatak odasında, tavandaki pervanenin altında yazıyorum. Dışarıdaki sis ve pus tabakasının bir benzeri de benim beynimin üzerine çökmüş durumda.

Dünkü yazıyla beraber pek çok kişi #28günyoga kervanına katıldı. Ben de hem çok mutlu oldum, hem daha da motive oldum. Meğer ne kadar çok kişiymişiz benzer şeylerin ihtiyacında olan. Birlik ve beraberlik duygusu, her nerede olursa olsun, yaşamı daha yaşanabilir kılan, engelleri ortadan kaldıran, insana güç veren bir duygu. O yüzden birbirimizin rüzgarında yol alacağız bu 28 gün – ve sonrasında.

Bugün 4:45’te zınk diye uyandım. Rüyamda Vikings görüyordum, çok heyecanlıydı. Son günlerdir deli gibi izlediğimden olsa gerek 🙂 Saat 5 gibi yoga odasında, üç adet üstüste konmuş raftan, üç adet mumdan ve birkaç minik objeden oluşan altarımın önünde yogama başladım. Hava karanlık, dışarıda kuş sesinden başka hiçbir ses yok, ve şehir dingin! İşte özlediğim şey. İstanbul’un bu halini para versen satın alamazsın.

Bugün yeni ay olduğu için oturarak başladım. Esasen yeni ay ve dolunayda, enerji ya yerlerde ya da çok yukarılarda olduğu için yoga yapılmaması salık verilir. Pratik bir sebebi de var bunun: beden farkındalığı azaldığı için sakatlanma riski de yüksek oluyor. Ancak ben henüz bir önceki gün başlamış olduğum silsileyi sürdürebilmek adına, bol bol oturmalı pozlardan oluşan yumuşak bir pratikle bugünü geçirmeyi tercih ettim. Mumların karşısına geçip bir süre sessizce oturacaktım, ancak bağdaş kurduğumda yaptığım ilk şey dün gece de ekmeğini benden çıkartan sivrinin gezdiği yerleri kaşımak oldu. Hareket etmeye başlayınca kaşıntılar da geçti. Yavaş, sakin, dünya henüz uyanmamış, inşaatlar mesailerine başlamamışken, araba ve minibüs seslerinin yokluğunda, nefesimin sesini uzun uzun dinleyebildiğim bir pratik oldu. Kurmasthana’da 16 nefes bugün düne göre biraz daha ‘sıcak’ oldu. Ay halim bitmiş gibi görünüyor olmasına rağmen genellikle son gün feyk atmaya meyilli olduğu için bugünü de udiyana bandhasız ve Mayurasız geçirdim. Çökmelere geldiğimde, bacaklarım yorulmuştu bile. Kafam o kadar dağıldı ki kaça kadar saydığımı bile unuttum, karıştırdım. Sanırım 16 civarında pes ettim. Bu haftasonu için kendime koymuş olduğum 30 küsürlük hedefin gerçeküstülüğü konusunda hafiften şüphelere düşsem de, inancımı yitirmemeyi tercih ettim.

Bu arada bir noktaya değinmemde fayda var. Dünden sonra ‘illa sabahın köründe mi kalkıp yoga yapmamız lazım?’ diye soran birçok insan oldu. Elbette ki hayır. Benim kendimde kırmaya çalıştığım kalıp sabah erken kalkamamayı içerdiğinden, ve sabah saatlerinin bu anlattığım sihirli ve sakin ‘kafasını’ çok sevdiğimden, önümüzdeki bu bir ayı özellikle buna odaklanarak geçirmeye niyetlendim. Ama günün geri kalan her saati de olur! Önemli olan, baş koyduğumuz yolda her gün, atlamadan, kısa bir süreliğine bile olsa vakit geçirmek. Bedenle çalışıyor olsak da bu her şeyden önce bir zihin terbiyesi olacak. Çünkü dönüşüm başladıkça, zihin daha da çok bahane üretip işi yokuşa sürecek. Öyle zamanlarda da birbirimizden destek alacağız işte.

Yaklaşık 1 saat süren pratikten sonra hava almak için bir pencereden başımı uzattım. Dışarıdaki hava serin ve davetkardı, yanıma bir muz bir de günlüğümü alarak sahile indim. İner inmez tabii ki bir kuçuyla karşılaştım. Derken iki, derken üç oldular. Ben bu satırları yazarken de benim oturduğum bankın arkasında hırlaşıp oynaştılar. Hayvanların birbirleriyle oynarlarken bedenlerinin ne kadar yumuşak ve – bu lafı sevmiyorum ama – akışkan olduğunu görmek her defasında hayranlık uyandırıyor. Aynı anda hem zımba, hem de pelte gibiler. Çılgınca koşturup yuvarlanıyor, taklalar atıp hiçbir şey olmamış gibi tekrar koşturmaya devam ediyorlar.  Onlar doğuştan yogiler!

Sizin 2. gün nasıl geçti?

#28günyoga’ya devam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 1

Büyük ustanın huzuruna çıkmama bugünden itibaren tam olarak 1 ay 10 gün kaldı. Ay haliydi, ayın kendi halleriydi, eğitim için yapacağım yolculuktu derken bu bana çalışılabilir yaklaşık 30-35 gün bırakıyor. Ne kadar ‘formda’ ya da hazırlanmış olsam, biliyorum ki onun karşısına hiçbir zaman tamamen hazırlanmış olarak çıkmak imkansız. Ama en azından geçtiğimiz aylarda sıcaklar, tatiller, dersler, darbeler vs. sebeplerden ötürü kaytardığım zamanların arasını bu bir ayda biraz olsun kapatabilir, kaybettiğim gücümü biraz olsun toparlayabilirim.

İşte o yüzden ben de 1 Ağustos itibariyle, geçtiğimiz Ramazan ayı boyuca hocam Defne Suman’ın yaptığı gibi, #28günyoga sloganıyla niyet ettim bir yoga diyetine girmeye! Hem yarın da yeni ay. Eğer siz de benim gibi yaz aylarının rehavetinde kişisel yoga pratiğinizi sürdürmekte zorlananlardansanız, buyurun bu yeni ayın peşine birlikte takılalım.

Dün gece, tamamen kendi yogam etrafında düzenlemeyi planladığım bu yeni ayın ve başka birkaç gelişmenin de heyecanıyla bir türlü uyuyamadım. Saati, sıcaklardan biraz olsun kurtulmak ve güneşle beraber kalkabilmek için (yazın o bile geç ya!) 5:50’ye kurdum. Uyuyamadıkça kalan uyku saatlerimin hesabını yapan zihnim bir türlü durmadı, o durmadıkça ben yatakta döndüm, döndükçe uyuyamadım. Derken uykuya daldım, bu sefer de saat 4:45 gibi bir sivrisinek tarafından uyandırıldım. Üç gecedir haklayamadığımız bu sivri anlaşılan sinek kovucudan da kurtulmuştu. İçimden bir ses şu an kalkıp yapacağım bir yoganın, her yer sessizliğe gömülmüşken ve nispeten serinken bana ilaç gibi geleceğini, ve bu sevgili sivrinin ulvi bir amaç uğruna tepemde vızıldadığını söylüyordu. Ama dinlemedim o sesi. Alışkanlıklar ağır bastı, ve genellikle böyle dinç uyandığım bir uykunun üzerine uyumaya devam ettikçe sonrasında sersem gibi olduğumu bile bile tekrar uyumaya çalıştım, ve bir süre sonra başardım. Tahmin ettiğim üzere, sabah çalan alarmı susturduğumda bir rüyanın tam ortasındaydım, ve alarmı kapattığım gibi uyumaya devam ettim.

Sabah ritüelleri ve yoga odasının temizlenmesi sonrasında yogamın başına geçmem 9 buçuğu buldu. Karnım açtı ve şişkinliğim inmişti. Ay halim tamamen sona ermediği için zaten ağır bir pratik yapmayı planlamıyordum. Diğerlerine oranla nispeten daha kısa ve daha yumuşak olan 2. prelüdü seçtim, Kurmasthana kapısında 16 nefes kaldım ve Samakonasana’dan sonrasını Shadow Yoga’da 4. gün yogası dediğimiz bir seri ile sürdürdüm. Bolsterlı, bol bol dinlenmeli bir seri. Ona rağmen şıp şıp terlediğim bir pratik oldu. Yeni ayı atlattıktan sonra çökmelere kaldığım yerden devam. En son projede 30’da bırakmıştım, bu sayıya öncelikle yeniden ulaşmak ve sonrasında artırmak bu ayın projesi olacak. Ve pek tabii asanaların anası Mayura, ve hocamın yaz ödevi verdiği yüzüstü Padmasana’lı seri. Tek kelimeyle gıcık olduğum bir poz bu yüzüstü Padmasana. Ama tam olarak da bu sebeple yapmam gerekiyor. Gerçek bir işkence benim için, vücudumdaki tüm kemiklerin, eklemlerin, kasların, bir bir isyan çığlıkları attığı. Ama vardır elbet onun da bana verecek bir hikmeti.

İşte benim ilk günüm böyle geçti. Sizden ne haber?

#28günyoga’ya devam!

samakona.JPG

Samakonasana. Foto: Günsu Engin

 

 

 

Korkunun Kollarında

Çağımızın popüler bir hastalığı vardır, halk arasında panik atak diye de bilinir. Genellikle hep başka insanlar yaşar bu panik atak denen şeyi, biz yaşamayız. Öyle gelir bize. Ara sıra yaşarsak da bunun panik atak olduğunu anlamadan geçiştiriveririz.

Psikoloji yüksek lisansı yaptığım için halk arasında bu da beni pek çok kişinin nezdinde otomatikman ‘klinik psikolog’ sınıfına sokuyor, ki alakam yok. Evet belki sıradan insanlara göre klinik psikolojiye ait kavramlarla daha haşır neşiriz ancak benim alanım olan sosyal psikolojide fazla bir yeri yoktur patolojinin. Dolayısıyla benim de panik atak sendromuna ilişkin bilgilerim ortalama bir insanınkinin ötesine geçmez. Bir musibet bin nasihatten iyidir derler ya, işte bir tecrübe de kulaktan dolma bin tane bilgiye bedel. Neyin ne olduğunu çok güzel anlıyorsun.

Geçen hafta Gökay’la iki günlüğüne Geyve’ye tırmanmaya gittik. Oldukça acemisi olduğum bu spora ilk günden beri terörle karışık çılgın bir sevgiyle bağlandım. Standart bir spor aktivitesine göre insanı zihnindeki ölüm korkusuna meydan okumak zorunda bıraktığı için kaya tırmanışının ayrı bir ‘kafası’ olduğu muhakkak. Bu kafa, lunaparkta içine bindiğinde korkudan manyaklar gibi çığlıklar attığın, rayların tepesindeyken sağına soluna akla hayale gelmeyen küfürler saçtığın, başka milyon tane yerde olabilecekken o an tam orada olmana lanetler saydırdığın bir roller coaster macerası sonrasında tren durup da her şey bittiğinde, -eğer henüz kusmadıysan- acayip bir şekilde seni ele geçiren ‘Haydi bi daha! Bi daha!!’ kafasına çok benziyor.

Belki bu spora daha az korkuyla başlayanlar vardır, ben onlardan değilim. 21 yaşıma kadar yükseklik korkusu olmadan yaşamış biri olarak, bir gün Sagrada Familia’nın dar merdivenlerinden yukarı çıkarken bel hizamın aşağısında kalan bir pencereden aşağı attığım bir bakışla beraber tüm dünyam alt üst oldu, o gün bugündür de içim bir hoş oluyor yükseklerden aşağı bakınca. Kaya tırmanışını ilk denediğimde Günsu’yla beraberdim Geyikbayırı’nda. İpin bir ucu en az yedi farklı noktadan yedekli bir halde en yukarıdaki halkadan geçerek belimdeki kemerde düğümlü, diğer ucu da Günsu’nun elindeki emniyet aletinde. Top rope dedikleri. Yani aslına bakarsan düşüp ölme ihtimalin sokakta yürürken bir muz kabuğuna basıp ölme ihtimalinden çok daha az. Hatta yok. Muzu yerken boğularak ölme ihtimalin bile daha çok. Ama gel de anlat bunu zihnine.

İlk denememde yerden henüz üç dört metre yükselmişken aşağıya bakmamla beraber kafamda bir şeyler attı, kuyruk sokumumdan içeri bir yumruk girip karnımın içindeki bağırsakları patlatacakmışçasına sıkmaya başladı, oradan nefes borumu ve ciğerlerimi, en son da kalbimi ele geçirdi. Ben de oracıkta, öyle, asılı kaldım. Zihnimin bütün fonksiyonları kapattı tatile gitti. Bir tek kulaklarım kaldı, o da kayadan kulaklarıma geri yansıyan, acınası bir ritimde kapasitesi yirmide birine düşmüş ciğerlerime sanki bir pipetten alıp vermeye çalıştığım nefesimin ağlamaklı sesini duydu o kadar. Kollar bacaklar desen, başıboş hortum kadar kontrolsüz, anlamsız bir şekilde asılı kalmakta direttiğim (burası önemli) kaya parçasının üzerinde son gücüme kadar kastığım parmaklarım acıdan ciyak ciyak. Sonra birden bir şey oldu, kafamı ayaklarımdan kaldırıp yüzümün iki santim ötesindeki kayaya baktım. Selam dostum, bir senle ben kaldık mı şimdi burada? Günsu’nun aşağıdan hadi yavrum, hadi kızımları, nefes al, nefes ver talimatları geliyor. Kayaya baktığım o an bütün hücrelerime garip bir idrak yerleşti, işte andasın yavrum! Anda kal anda kal dedikleri bu olsa gerek! Bu sporun belki de bu kadar bağımlı eden tarafı da buradan geliyor. Kaya ve ipin haricindeki her şey teferruat kalıyor. Korkudan aklını yemediğin sürece de o zihninde sadece ‘o an’ var oluyor. Al sana meditasyon. Birkaç derin nefes al verden sonra nefeslerim biraz daha düzene girdi. Al sana pranayama. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, bir kuvvet geldi bir yerlerden, Allah ne verdiyse kolu bacağı yukarıya doğru alıp rotayı bitirdim. Günsu beni yere indirdikten sonra da her yerim titriyor, ama muzafferane bir his de yayılmış içime, adrenalin kokteylinden kafam bir dünya, deliler gibi mutluyum. Ayaklarım yere değer deymez de ‘Bi daha! Bi daha!’ diye geçiriyorum içimden, mecalim olsa zıplayıp el filan çırpacağım. Öyle bir coşku.

O günden sonra bir kez Geyve’de, bir kez Şile’de, sonrasında da yeniden Geyikbayırı’nda tırmanma şansım oldu. Top rope olmayan ve senin yükseldikçe ipini emniyet noktalarına taka taka çıktığın tırmanış olan lider çıkışı öldürsen yapmam diyordum. Manyak mıyım ben? Adrenalimi yaşıyorum, bir şekil çıkıp iniyorum işte, daha fazlasına ne gerek var? Bir kere deneyince hastası olacaksın, bırakamayacaksın dediler. Yok dedim istemez. Elimin kayaya üçüncü kez değdiği bir sefer, neyime güvendim de lider çıktım bilmiyorum. Aşağı bakıyorum, karnım hoplamıyor, manzaraya bakıyorum, kalbim sıkışmıyor. Amaan diyorum eskisi gibi korkmayınca da o kadar heyecanlı olmuyormuş. Sadece yukarı, sadece yukarı, yine Allah ne verdiyse çıkıyorum. Emniyette Gökay olduğu için kafam rahat, zihnim en ufak bir risk hesabı yapmıyor, hesaba katılması gereken bir risk varsa bile görmüyor, mutlu mesut hayatına devam ediyor. Böyle böyle birkaç sefer daha geçti.

Taa ki geçen Perşembe’ye kadar.

Bir önceki gelişimizde yağmur yağdığı için yarıda bırakmak zorunda kaldığım bir rotanın önüne geldik. İsmini hatırlamıyorum şimdi. Düşük dereceli rotalardan biri. İlk bolt benim için biraz fazla yerden yukarda, ancak eğim pozitif, elinle ayağınla bir yerlere tutunup kendini yukarı çekip takacaksın ilk bolta ekspresini, ipini de attın mıydı oradan tamam. Benim gibi acemiler için psikolojik bir tampon o ilk bolt. Ama daha bu ilk boltta olmaya başladı bir şeyler. Yukarı devam ettikçe allah allah diyorum ya, ben buraya geldiğimde daha da acemiydim, epey de iyi gidiyordum, sağıma soluma bakıyorum şimdi ayağımı atacak bir yer bulamıyorum. Nasıl yapmıştım geçen sefer? Ayak atacak yer var da, ben görmüyorum. El ara kızım el ara. Acemiyken yaptığın bir başka şey de sanki seni kolların taşıyacakmışçasına, delicesine ellerinle tutunacak bir şeyler aramak. Ve bulduğunu bırakamamak.

Birkaç bolt daha yükseldim, bir yere gelip kitlendim. Çılgınlar gibi elimi atacak bir yer, tutunacak bir ot, bir çatlak bir delik bir bişey arıyorum. Gökay’ın talimatları kafamda çınlıyor, ayak çalış ayak çalış! Arama bas git! Nereye basıp gideyim ulan diye geçiriyorum içimden, basacak ayak mı var? Hadi sol ayağı attım şu deliğin ucuna diyelim, sonra ne olacak? Sağ ayağı nereye atacağım? Düşünmeden gidince bu sefer önceden hesap et ayağını nereye atacağını diye kızar. Şimdiyse arama arama bas git diyor. Nefesler sıklaştı, aklıma Rock Warrior’s Way’deki iç diyalog meselesi geldi. Neler geçiriyorum o anda aklımdan, bir ona bakayım dedim. Çözüm önünde, karşında duruyor be yavrum, sakin kalırsan göreceksin. Hop hop. Daha önce de yaptığın gibi. Kollar bacaklar titriyor, bir punduna getirip yapıyorum yukarı bir hamle, öbür ayağı atacak yer yok lanet olsun, gerisin geri iniyorum son çıktığım yere kadar. Gökay aşağıdan bir şeyler söylüyor. Haydi kızım diyorum, şu iç diyaloğunu sevecen, destekleyici bir şeylere yönelt. Mind the sword, mind the people watch, mind the enemy, too many mind… No mind. diyorum, dinletemiyorum. Karnımdan yukarı tanıdık bir şeyler yükselmeye başladı. Allah dedim korku geliyor. Korkunun geliyor oluşu korkunun kendisinden daha çok korkuttu. Yine vücudumda bildik yerlerden geçti, eline bir yumak ip dolarmışçasına bağırsaklarımı birbirine kattı, midemi aldı un ufak etti, kalbimin üzerine çöktü, boğazımı aldı iki eliyle sıkmaya başladı. Midem bulanıyor. Ağzımı açsam ağlayacağım. Avaz avaz hem de. Tut kızım kendini tut. Tut bırakma. Bırakırsan gece yarısına kadar burada tünemiş vaziyette kalacaksın. Gökay hal ve hareketlerimi başka yüzlerce kişinin üzerinde görmüş olduğu için yaklaşmakta olan tsunaminin farkında, sakin ama buyurgan bir ses tonuyla beni kendime döndürmeye çalışıyor. Benim kafa gidik. Nefeslerini düzenle diyor, birden ona kadar say diyor. Biri bana ne yapacağımı söyleyince zihin uslu çocuk gibi hemen nefeslerin üzerine eğiliyor, biraz rahatlatmaya çalışıyor. Bir yanağım kayaya dayalı, (nolur tenimin bir parçası temas etsin şu kayaya!), birden ona kadar yavaş yavaş sayıyorum. Aklımdan o an bir filmin bir sahnesi geçiyor böyle nefesli, ama hatırlayamıyorum. Gökay ayaklarına güven, ellerini aşağıya bırak, yaslan kayaya diyor. Ah be yavrum, ben burada varoluş savaşı veriyorum, sen bana ellerini aşağıya bırak diyorsun. Beni bıraksan ısıracağım kayayı! Bir ancık bırakabiliyorum elleri, refleksle geri kalkıyor kollar yukarı. Kaldırma bırak! Bir gayret bir daha dene, haydi kızım güven ayağına bırak elleri, yok annem yok, o el o kayaya tutunacak. Gerçekte neredeyse işlevsiz olan ellerimin boyumun yukarılarında bir yerlerde bir çatlakta, bir kovukta, tek parmağımın girdiği bir delikte ümit araması boşuna değil. Zihnim kayaya tutunmaya çabaladıkça ellerim de gidip bir yerleri tutmak, bir yerlere asılmak istiyor. Halbuki parmak uçlarında bir merdiven basamağının üzerinde durmaktan bir farkım yok o anda, gayet de güvende ve rahatım. Ben asıldıkça vücudum daha da kasılıyor. Bacaklarımın zangır zangır titrediğini karşı köyden bakan görecek. Kaç dakikadır buradayım? Beş? Yirmi? Anasını sattığımın boltu da o kadar yukarda ki. Geride bıraktığım boltla aramda tam yarı yarıya mesafe var. İnsem inemem, çıksam zaten çıkamıyorum. Ellerim paramparça oldu. Gökay hala ellerini bırak diyor. Manyak mısın oğlum ne elini bırakması? Hiç de halden anlamıyor diye düşünüyorum. Tecrübelenince unutuyor işte insan acemiliğini. Başka zaman olsa sakinleşirim de, artık o çizgiyi çoktan geçtim güzelim. Bırak elleri! komutunu duydukça gözlerimden yaşlar fışkıracak gibi oluyor. Babamla araba kullanmayı öğrenmeye çalıştığım bir an mı geldi aklıma? Korkuyoruuuuum diye aşağı bağırıyorum. İnmek istiyoruuum. İnmek istiyoruuum. Son bir gayret sinirleri tutuyorum, burada bırakırsam tövbe inemem. Uyku tulumunu kılıfına tıkıştırdığım gibi korku da iç organlarımı biir bir yumak yumak ediyor. Ne menem bir şeymişsin sen.

Burada tabi değinmek gereken güzel bir ayrıntı var. O da neden? Sorusu. Neden bırakmıyorsun? İp dediğin arkanda bıraktığın ekspreslerden geçerek aşağı kadar iniyor, bir ucu emniyette. Asabını toparlayıp hafifçe kendini kayadan itsen, kontrollü bir düşüşle ipine kemerine oturacaksın rahat rahat dinleneceksin. Bu kadar kasmaya, kendini tüketmeye ne gerek var? İşte sana Psikoloji 101. Bir yandan yukarı ilerlemeyi becerememeyi bir nevi yenilgiyle eş tutan, zora, zorluğa karşı pes etmemekle kendini şahlandıran egom, öte yandan zavallıcık, temel bir yaşama tutunma arzusu ve ölüm terörü arasında kalbi kuş gibi çırpınan, tek isteği sağ salim ayaklarını yere değdirmek olan bir başka ben. Ama öbür deli manyak ne yapıyor? Tutunuyor abicim. Parmaklarının ucundaki son güç damlası da tükenip kaslar iflas edene kadar tutunuyor.

İşin garibi nasıl indiğimi hatırlayamıyorum. Çünkü düştüm de o rotada. Ama inerken mi düştüm, yoksa o esnada yukarı çıkma çabası içerisindeyken mi düştüm bilmiyorum. Anın heyecanıyla neremi çarptığımı da çok fark etmedim, zaten çok bir şey de olmadı. Gökay bu sefer de sen napıyorsun, öyle düşülür mü! diye bağırmaya başladı. Hani çocuk yere kapaklanıp da bakışlarını annesine çevirir, orada korku ve panik ifadesi bulunca kendisinin de korkmasının gerektiğini idrak edip yavaş yavaş ağlamaya başlar ya. İşte Gökay’ın sesindeki tını da fazla sert ve keskin çıkınca, dışarıdan muhtemelen daha korkutucu görünen düşüşümün arkasından daha fazla korkmam gerektiğini idrak edip paniğime bir yenisini daha ekledim. Ama bu kısım hangi ara oldu işte onu hatırlamıyorum. Asıl olay ben iç organlarım ve tüm uzuvlarım kasılmış, nefes borum neredeyse kapanmış bir halde yere inip popomu sonunda toprağın üzerine koyduğum an başladı.

Yere konduktan sonra sanırım panik atak geçirdim. Sanırımı mı kaldı ya, basbaya geçirdim ben. Ataktı, panikti, terördü, çılgınlıktı. Nefes alamadıkça daha da alamamaya başladım, pipet diyorum ya, aslında nefes borusunun çapı şimdi baktım iki santimmiş. O ara herhalde iğne deliği filan kadar olmuştu. Gökay yüzümü iki elinin arasına aldı, gözlerine baktırtıyor, nefes al ver diyor, ağlama krizi de eklenince nefes almak imkansız bir hale geliyor. Burundan giren nefesler rahatlatmaya başlıyor. Gökay’a sarılmış vaziyetteyken gözlerim kayanın karşısındaki yeşilliğin, vadinin, köyün güzelliğine takılıyor. Alıyor beni bir gülme! Ulan ne komiksin Pınar, şuraya geldin eğlence olsun diye, girdiğin tribe bak. Korkudan öleceğine bıraksana. Hahaha ne kadar komik derken tekrar vuruyor beni bir korku dalgası, kolumdan tutup beni kendi dansına doğru çekiyor, ben gözlerim donuk vaziyette tekrar ağlıyorum. Hıçkıra hıçkıra, deliler gibi. Arada bir neye ağlıyorum diye soruyorum, bulamıyorum. Sanki bundan önce korkup da hiç belli edemediğim bütün anların anısına ağlıyorum. Aklıma Kavi’nin masaj seansı geliyor, oradan bir tanıdıklık hissi. Yine kaç dakikadır buradayız bilmiyorum. Bir asır geçti ben sakinleşene kadar. Hayatımda böyle bir şey yaşadığımı hatırlamıyorum. Diye düşünürken aslında başka birisinin arabasında hızlı giderken de buna benzer bir korku hissettiğimi, korkudan ağlamaklı olup da çaktırmamaya çalıştığım anları hatırlıyorum ışık hızıyla. Demek onlar da bir nevi panik atakmış diye geçiriyorum. Bir nevisi mi kaldı kızım, bir türlü kabul edemiyorsun. Evet panik atak geçiriyorsun.

Ben sakinleşince kampa geri döndük, domates soslu mısırlı baharatlı bir makarna yaptık, yer yemez uyuduk. Ertesi gün sinirlerimi haşat eden rotaya tekrar gitmek istedim. Orada bırakırsam biliyorum bir daha asla devam edemeyeceğim. Gökay top rope açtı, çıkarken birkaç kez ipe oturdum ama ne yapıp ettim rotayı bitirdim. Kitlendiğim yeri nasıl geçtim orayı da hatırlamıyorum. Korkum geçti mi? Hayır. Sonrasında birkaç rota daha deneyip, hiç adetim değildir, yarıda bırakıp aşağı indim. Oh dedim ya! Yarım kalsın anasını satayım. İlla bitirmek zorunda mıyım? Psikoloji 101 dedim ya. İnsanın kendine dair birtakım keşiflerde bulunması için harika bir ortam sağlıyor kaya tırmanışı. Kendi kendinle nasıl konuşuyorsun, nasıl telkin edip nasıl kandırıyorsun, başkası müdahale ettiği zaman ne tepki veriyorsun, korkuyla nasıl başa çıkıyorsun, ya da çıkamıyorsun, bitirmek bitirmemek, kazanmak kaybetmek, denemek ve pes etmeye dair fikirlerin, önyargıların neler? Gözlerini açarsan hepsi biir bir gözünün önünde, şu çatlağın üstünde, bu deliğin içinde, seni bekliyor.

Doğanın içinde, kendi doğan senin keşfetmen için seni bekliyor.

IMG_4734

Fırtınadan sonraki sessizlik. Foto: G.B.

Zoraki Zorba: Süper-ego

Geçen yazıyı yazdıktan sonra tangocu arkadaşlarımdan tut koçluk veren yakınlarıma kadar farklı uğraşlar içinde olan o kadar çok kişiden benzer yorumlar geldi ki, insanın kurduğu tüm ilişkilerin kendisiyle olan ilişkisinden şekillendiği gerçeği biraz daha içime sinerek derinlere yerleşmeye başladı.

Ben insanın kendisiyle bir ilişki içerisinde olduğunu, nispeten içe dönük bir karakter olmama rağmen, ne yalan söyleyeyim, bu yaşıma kadar fark etmemiştim. Yeni aydım bu gerçeğe. Öyle yaşayıp gitmişim onca sene, içimdeki ben de sessiz sakin sabırlı, fark edilmek için neredeyse otuz sene beklemiş. Uslu çocuk.

Sürekli dışa dönük yaşamaya mecbur bırakıldığımızdan mıdır; takdiri, onayı, sevgiyi, doyumu dışarılardan bir yerlerden bulmaya çalıştığımız ve belki de ilişki denilen şeyi sadece ikinci veya üçüncü kişilerle kurulabilecek bir şey olduğunu zannettiğimizden midir nedir, içimizde daha derinlerde yatan, daha özde olan bir benliğimizle bir etkileşim, bir ilişki, bir diyalog halinde olabileceğimiz aklımıza bile gelmez çoğu zaman. En azından benim gelmezdi.

İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi tanımak yolunda mercek altına alınabilecek en güzel ipucunu bize kendimizle konuşma şeklimiz, kendimize neler söylediğimiz, ve bunları hangi tonda söylediğimiz geliyor bana göre. Yani kafamızın içinde o susmak bilmeyen iç diyaloglar. Bu iç diyalog meselesine daha önce de kafa patlatmış olsam da, o zamanlar bile bunu yine tek yönlü bir bağıntı olarak almışım, yeni yeni fark ediyorum. Yani sanki ben dediğim şeyle bu iç sesim tamamen birbirinden kopuk, izole hayatlar sürüyormuş gibi. Biri kendi hayatını yaşamaya çalışırken öbürü de bir yerlerde oturmuş, neyin nasıl olması gerektiğini ondan iyi bilen olamazmış gibi mütemadiyen beni sınayıp ona geri bildirim veriyor, ben de uzun zamandır görmediği ama tekrar konuşmaya halinin olmadığı bir tanıdıkmış gibi gözlerini kaçırarak yanından yürüyüp geçiyor bu sesin çoğu zaman. Ben kendi standartlarını karşılayamadığı zaman onu azarlayan, iyi günündeyse ara sıra yüreklendiren, belki gaz veren, kriz anlarında sakin ve serinkanlı kalmayı becerip, “dur bakalım sırayla hallederiz” diyebilen, ara sıra da kendi kendisiyle dalga geçen bir ses mesela benimki. Epey de renkli bir kişilikmiş bu iç ses, bak şimdi yazınca fark ettim. Kötü niyetli biri de değil, hiç değil. O benim aile sistemimden, tecrübelerimden, kültürün koşullandırmalarından beslenmiş, mevcut toplum sistemi içinde ben yaşamımı sürdürmeye devam edebileyim, içine büyüdüğüm ahlaki ve sosyal normlara göre en zararsız, en güvenli, en risksiz, en ‘normal’ hayatı yaşayayım diye gece gündüz çabalıyor, yılmadan bana durum raporu veriyor. “Bugün iyi iş çıkarttın kızım”, “Bugün felakettin – böyle gidersen sefil ve çulsuz biri olarak öleceksin”. İyi günündeyse “Amaan, sen de insansın be ya! Rahatla biraz!” diyor. En çok onu böyleyken seviyorum. 🙂

Üzerine vazife olmayan işleri vazife edinen bu iç sese psikolojide süper-ego deniyor. İsim babası meşhur Sigmund Freud, orjinali über-ich. Süper-ego, basit bir deyişle, kozmosun kişiye göre içselleştirilmiş hali. Çocukken evrenin işleyişi bize nasıl öğretildiyse, o görünen manzara süper-ego tarafından minyatür bir kar küresi haline getirilip benliğin soğuk ve kurak köşelerinde ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmek üzere güzel bir sırça fanus içinde rafa kalkıyor. Bir şeyi iyi yapıp yapmadığımızı, veya bir şeyi yaparak iyi çocuk olup olmadığımızı anlamak için anne babamızın gözünden geri bildirim almamız gerekmiyor artık: onun yerine süper-ego var. Hazır ve nazır, her an tavsiyeye, müdahaleye hevesli. Pelerinli ego. Sen de kahraman olasın diye çalışıyor. Pulitzer ödüllü antropolog Ernst Becker, 1973 yılında yazdığı The Denial of Death kitabında toplumu şöyle tanımlamıştı: “Society is a codified hero system”. Yani toplum, kodlanmış bir kahramanlık sistemidir. İşte süper-ego tam da bu kodlanmış toplum içinde biz de kahramanlar arasında yerimizi alalım diye çırpınıyor. Tek yaptığı bu yavrucağın.

Öte yandan, belki kendiliğinden, belki de bir önceki yazıda bahsettiğim gibi öz ile çalışan başka herhangi bir disiplin içerisinde yol kat ettikten sonra, gün gelip de bir iç sesinin olduğunun ve insanlarla olan ilişkilerinde verdiğin tepkilerin bu iç sesin senin içinde neyi nasıl konuştuğuna ne kadar benzediğinin farkına vardığın zaman meydana gelen kabuk çatırdaması sırasında yapılabilecek en kötü şey belki de, “Aman Allahım ne kadar zorba bir iç sesim varmış!” deyip tekrar kırbacı yüklenmek. Sakin ol şampiyon. O kendi kendine o hale gelmedi. Onu da suçlama. O senin için en iyisini yapmaya çalışıyordu sadece. Sen izin verip evreni algılayış şekline versiyon atlattığın zaman, o da kendini güncelleyip ona göre davranacak. Tek istediği bağrına basılmak aslında. Kolay mı sanıyorsun toplumun dünyanın tüm zalimliğini üstüne alsın? Sen daha çok onay al, daha çok takdir gör, daha çok benliğinin boşluklarını kapatasın diye o hep kötü polis olmak zorunda kaldı. Sonunda o da yorgun düştü. İyisi mi el ele tutuşup bir tatile çıkın siz.