Bir Yoga Günlüğü II: Gün 21

Yerleşik hayattan merhaba sangha. Bu sabah aile evinde gözlerimi açtım.

Dün Edremit-Bodrum arası otobüs yedi saat sürdü. Otobüsler dolmuş olmuş. İzmir, Söke, Milas, diye diye sekerek geldik. Bu kadar uzun süren bir yolculuk boyunca hiç doğru düzgün mola verilmemesi enteresandı. Yalvar yakar şöförden tuvalet izni kopardık. Torba’ya yaklaşırken polis kontrolünde otobüsü çevirdiler, kimliklerimizi toplayıp kontrol ettiler. Olaysız devam ettik. Bodrum Merkez’e vardığımda oldukça yorgundum. Halikarnas Balıkçısı’nın 1938 senesinde diktiği belirtilen ve seksen değil sekizyüz yıllıkmış gibi duran dev okaliptüs ağacının karşısında bir restoranda yemek yedik ailecek. Daha doğrusu ben yedim. Sonra da eve geldik ve kafamı yastığa koyar koymaz uyumuşum.

Yazının devamını getirebilmek için biraz başa sarmam gerekiyor. Yazması kolay değil. Kampta son gece bir kaza yaşadık. Kampa katılan arkadaşlarımızdan biri düştü ve yaralandı. Hepimiz çok, çok korktuk.. Bizim müdahale edebileceğimiz bir durum olmadığı için ambulans çağırdık. Gecenin ilerleyen saatlerinde hastaneden gelen haberler yüreğimize su serpti; şükür ki önemli tetkiklerin hiçbirinde olumsuz bir bulguya rastlanmamıştı. O gece nasıl geçti pek bilmiyorum, zaman akmadı. Tek bildiğim sakin kalabilmek için insanüstü bir çaba sarf ettiğimdi. Hepimiz için zor bir geceydi.

Ertesi gün vedalaşıp ayrıldık. Ben de oradan otogara geldim. Uzun süren yolculuk biraz kendime gelmemi sağladı. Yolculuğun sonunda beni bekleyen anne baba şefkati ilaç gibi geldi.

Bugün Bodrum’da fırtına var. En azından bizim olduğumuz yerde. Kapı pencere kapalı oturuyoruz. Ben boğazım geçti derken göğsümü üşütmüşüm. Öksürüklerin tınısı pek iç açıcı değil. Akşam babam Vicks terapisi yapmayı önerdi, seve seve kabul ettim. Okaliptusun faydaları..

Yazılardan ötürü #28günyoga’dan ev halkı da haberdar. Babam bloga abone, annem de fırsat buldukça yazıları takip ediyor. O nedenle burada daha önceki seferlerde hiç oturtamadığım yoga düzenini oturtmam için bana destek oluyorlar. Yine de evde yoga yapacak yer bulmak zor oldu. Garip ama gerçek. Açık hava yogasına karşı olmama rağmen en kötü bizim terasta yaparım diyordum ama bugünkü hava şartları ve hastalığım sebebiyle bu seçenek hemen elendi. Annem o sırada yemek yapmakta olduğu için bütün evi yemek kokuları almıştı. Ortak kullanım alanından farklı bir yer olsun istedim en azından, nispeten tek başıma kalabileceğim. Böyle bir yer yoktu. Üst kattaki odaların açıldığı, neredeyse bir mat ölçülerindeki minik alanda en azından elim kolum bir yerlere çarpmadan hareket edebilirim diye düşündüm. Üst katla alt katı birbirinden ayıran bir şey olmadığı için evin içindeki tüm sesler ve kokular yukarı gelmekteydi. Ben de yogamı yaparken onları duymazdan gelmeye çalışmadım, ideal ortamı bulamadım diye şartlarla savaşmadım. Annem alt katta arkadaşıyla telefonda konuşurken ben nefes saymaktaydım. Bir ara babam odadan çıktı, sessizce yanımdan geçip aşağı indi. Hareketin gidişatı beni dibimdeki duvara götürdüğünde matın üzerinde kendimi ona göre ayarladım. Matlı yogadan giderek soğuyorum. Birkaç ay önce çok ince, çok hafif, gerçekten güzel bir Manduka mat aldım. Bir Shadowcu’nun en az ihtiyacı olan şey bir mat ama yine de seyahat ederken, veya yurtdışındaki kurslara giderken kolayca kıvrılıp şekilden şekile girecek bir mat elzem oluyor. Ne var ki bu mat, kaymasını istediğin zamanlarda da kaymıyor. Üstündeki ağır plastik kokusundan da kurtulamadım. Ama evdeki taş zemin bir nebze yumuşasın diye kullanmak gerekti. Kalebodur üstünde DizMorartan nasıl olacak diye merak ettim ama bir şey olmuyormuş. Mekânım dardı ama manzarası şahaneydi. Sabit ve seferi tüm 28günyogacılara selam olsun!

bod.jpg

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 18-19

Burada telefondan ve internetten uzak harika bir hayat yaşıyorum. Telefon sınırlı santimetrekarelerde çekiyor. Hattım vodafon olduğu için hiçbir yerden çekmeme lüksüne sahibim. İnternet bağlantısı içinse ‘internet kafe’ye gitmem lazım. Manzaraya nazır bir internet köşesi yapmışlar Hızır’da, kampın ücra bir köşesinde. Bu sabah bütün yazılan 28günyoga yazılarını okudum sevgili sangha! Sanmayın ki burada kalben sizden ayrı kaldım. Kamptakiler bile soruyor, ne oldu 28günyoga, devam mı, yapıyor musun, yazabiliyor musun? Evet dedim iki günde bir koyabiliyorum ama devam tabii ki.

Bugün kampın son günü sayılır. Sinem’le Rana’nın TT grubu da burada, akşam mezuniyetleri var. Âdet olduğu üzere akşam parti var yani. Pazar sabahki dersten sonra yavaş yavaş dağılırız.

18. günün yogasını dün sabah Gül’ün dersine girerek yaptım. İki saatlik dersin uzun bir kısmını ısınmaya ayırması çok hoşuma gitti. Yıllardır her yoga öncesi ısınmaya alışınca kırk yılda bir girdiğim toplu stüdyo dersleri sonrasında istisnasız her sefer tutuluyorum. Bu sefer hiçbir şey olmadı. David geçen gelişinde yogacıların çoğunun, farklı beden disiplinleriyle uğraşanlar arasında profesyonellikten en uzak olanları olduğundan dem vurmuştu. Çok haksız sayılmaz. Evet pek çoğumuz yogayı bir spor olarak görmüyor ve spor niyetiyle yapmıyoruz. Ama neticede kullandığımız araç beden. Bugün profesyonel olarak bir spor dalıyla uğraşıyor olsak, muhakkak ona göre besleniyor olurduk. Bedene giren her bir gram besinden haberimiz olurdu. Uğraştığımız hareket alanına özgü ısınmak ve uğraştan hemen sonra yine ona uygun olarak soğumak şart olurdu. Ona göre uyur, ona göre uyanık kalırdık. Kısacası tüm hayatımız o uğraştığımız sporun etrafında dönüyor olurdu. İster atlet olalım, ister tırmanışçı, ister yüzücü.. Ama nedense, en az bir maratoncu kadar yoğun bir idman gerektiren yogaya çoğunlukla böyle yaklaşıyoruz. Daha ziyade bir hobi, bir eğlenti, bir atıştırmalık olarak. Öyle olunca hayat boyu ‘ortada kuyu var yandan geç’ kıvamında kalıyoruz. Ondan sonra da ‘ben yıllardır yoga yapıyorum, hiçbir şey değişmiyor!’ diye havlu atıp tamamen bırakıyoruz peşini.

Yazının ortasına 19. Günün yogası girdi. Dom bu sefer tertemizdi, birkaç karıncayı ezmemeye çalışarak yaptım çizgisel seriyi ama sanırım çaturangalardan birinde hafiften ayağımın altına almış olabilirim birkaçını. Yogadan sonra internet kafeye geldim. Ayça’nın bahsettiği gibi benim de bir vize çilem var. Bodrum dönüşüne bir randevu almıştım Hollanda konsolosluğundan, buraya gelmeden önceki gün tatil diye iptal ettiler. Telefonla aradığımda da bir sonraki tarih olan 3 Temmuz için henüz randevuların açılmadığını söyledi konuştuğum kadın. Şimdi siteden girip baktım, gayet de açıkmış. Kadının lafına güvensem açıkta kalmıştım belki de! Randevuyu güncelledim, içim rahatladı. Şimdi yemeğe! #28günyoga’ya devam!

IMG_6866.JPG
internet kafemin manzarası

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 16-17

Kamp Gün 1: Çarşamba

Cennetten merhaba!
Dün sabah Hızır Kamp’a vardık. Her şey çok hızlı gelişti. 7:15’te kalkması planlanan uçağımız bir hışım tüm yolcularını toparlayıp erkenden kalktı ve planlanandan 25 dakika erken Edremit’e inmiş oldu. Havaalanından çıkar çıkmaz iki taksiye bölüştük ve saat 9 olmadan Hızır Kamp’taydık. Grubun bir kısmı öğlene doğru, bir kısmı da akşam geldi, ve böylelikle tamamlanmış olduk.

Öğlen 12:30’da bizim gruba ev sahipliği yapan güzel zeminli dom’da yogama başladım. Ne olur ne olmaz diye ince matımı yanıma almıştım ama ayağım ahşaba değer değmez geri kıvırdım matı. Buranın parkeleri, belki de ağacından ötürü, alışkın olduğumdan da yumuşak geldi. Benim evdekilerle karşılaştırınca beş milimlik matın üstündeymişim gibi hissettim. Bizim dairesel serinin içinde yer alan ve benim kısaca DizMorartan diyeceğim harekette bile yumuşacıktı her şey. Kuş, horoz, ağaç, dere, traktör ve tabii ki uçan vızvızların sesi eşliğinde geçti yogam. Zihin sakindi, kulağımın dibinden viuu diye geçen kanatlılar bir defa hariç reflekslerimi harekete geçirmedi. 28günyoga’nın onaltıncı gününde kamp şartlarına yenik düşmediğim için ayrıca mutluydum. Yogadan bir süre sonra dere kenarına inip suda bir şansımı denedim. Buz. Ama harika geldi!

Akşam 5 gibi ilk dersimiz için buluştuk. Bir sürü insan arabayla, bir çoğumuz da uçakla geldiği için malum vata semptomları, tutulmalar, ve Kaz Dağları’nın gelir gelmez çarpan havasıyla beraber üzerimize çöken ağırlığı bertaraf etmek için uzun bir eklem serisi yaptırdım. Aikido’dan bedenime yerleşmiş olan ısınma serilerini yin derslerinin başına koymayı çok seviyorum. Bizim Shadow’daki ısınma serisine oldukça benziyor hareketler zaten.

Ders sonrası her zamanki gibi enfes yemekler bizi bekliyordu. İnsan hayattan daha ne isteyebilir? İda Ana’nın kucağındayım, kendimi kutsanmış hissediyorum.
Kamp Gün 2: Perşembe

Sabah uyanır uyanmaz ilk işim boğazımı test etmek oldu. Pazartesiden beri tamamen iyileşememiş olan boğaz ağrımdan eser yoktu dere sesleri eşliğinde gözlerimi açtığım bu sabahta. Havanın ve suyun yaraması demek ki böyle bir şey.

Bugün de yogamı öğleden sonra yaptım. Stüdyonun zemini düne göre biraz daha minik haşere ile doluydu. Bu da odağımı biraz dağıttı. Aşırı uyarılan reflekslerimden ötürü birkaç defa ara vermek ve kaldığım yerden yeniden başlamak zorunda kaldım. Epeydir üçüncü prelüdü yapmıyordum, çok içimden geldi. Hareketlerin sırasını unutmuş muyumdur diye kaygılandım ama vücut şekillerin içine girdikçe bir sonraki şekli otomatikman hatırladı, ben daha neydi neydi diye düşünürken kendiliğinden girdi bile. Kendi çalışmamı tamamladıktan sonra biraz akşamki dersi kurguladım. Bunları yazarken de gözlerimi zar zor açık tutabiliyorum ne yalan söyleyeyim. Buranın havası fena çarpıyor! Egsoz dumanı ve inşaat pisliği solumaya alışan ciğerler bu kadar oksijen görünce şaşırıyorlar tabii. Bünye için başlı başına bir sedatif etkisi yaratıyor. Bir şekerlemeye yuvarlanıyorum…

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 15

Bugün kesinlikle daha iyi olarak kalktım yataktan. Vücut toparlamış. Boğazım da daha iyiydi. O yüzden moralli bir başlangıç yaptım güne.

Sabah yedi buçuk gibi Gökay’ı işe gönderdikten sonra biraz kendi işlerimi yaptım. Bugün akşamki derse kadar önümdeki ondört günlük kamp + tatil için bavul hazırlamam lazım. Bavul hazırlamaktan hiç haz etmediğimi söylemiş miydim? Az parça bir şey bile alsam bütün eşyaları toparlamak için odadan odaya odadan odaya o kadar dolanıyorum ki bavul bittiğinde ayaklarıma kara sular inmiş oluyor. Daha verimli ve daha az yorucu hale getiremedim şunu. Kısmet artık.

#28günyoga tamamına ermeden önce evimde yaptığım son yogaydı bu sabahki. Günün icap ettiği şekilde çizgisel serimizi yaptım. Başlarken zihnim belki şunu es geçersin, belki şunda az kalırsın diye rüşvet vermeye çalıştı bana. Ama sıra o pozlara geldiğinde hemen sesini kıstı, bir süre sonra tamamen yok oldu. Ben de seriyi hiç bozmadan tamamladım. Özellikle de Sarvangasana’dan çekiniyordum. Acaba biraz daha toparlansan da sonra mı uğrasan.. Ama içimde bana güvenen ve beni itekleyen bir güç buldum, onun peşinden gittim. Yogamı bitirdiğimde değişik bir his vardı içimde. Kaygısız, endişesiz ve teslim olmuş halde buldum kendimi. Aşırı klişe biliyorum, ama her şeyin olması gerektiği gibi olacağına dair bir güven. Çabayı göster, gerisini Allah’a havale et, gibi bir teslimiyet!

Geçtiğimiz kursta yoga çalışmalarımızı güneş ve ay döngüleriyle nasıl daha uyumlu hale getirebileceğimizi konuşurken, bir gün ay bir gün güneş şeklinde ilerlememizin mantığını sorduk David’e. Türkçe’deki gün isimlerinde pek belli olmasa da, pek çok uygarlıkta ortak kabul edilen kadim bilgiler diğer dillerdeki gün isimlerinin içinde gizli bir şekilde yer alıyor aslında. Pazar ve Pazartesi’yi çözmek kolay; Sunday, Moonday. Peki geri kalan günleri nasıl anlayacağız? Hocamızın yanıtını doğru anladıysam eğer, mantık bir güneş bir ay şeklinde ilerlemiyor. Dünyaya en yakın yedi gökcismi haftanın belirli günlerinde Dünya’yı daha çok etkiliyor. Bu gezegenlerin kimisi daha ziyade Güneş’in etkisi altında, kimisi de Ay’ın. (Veya Güneş’le Ay’ın temsil ettiği güçlerin etkisi altında). Belki de hangilerinin aksi huylu (malefic) hangilerinin iyi huylu (benevolent) oldukları üzerinden gitmek daha doğrudur. Zhander Remete’nin Shadow Yoga kitabını ilk edindiğim 2013 Ekim’inden beri en az anladığım bölüm astrolojik bilgilerden bahsettiği bu bölüm olmuştu. (Zaten geri kalanını da anlamamıştım). Bölüm 3: Zodyakta yer alan Gezegen ve Burçlar ve Onların İnsan Sistemi Üzerindeki Etkileri. David’le yaptığımız soru cevap sonrası haftanın günlerinin isimlerinin nereden geldiğine dair biraz araştırma yapıp bilgileri Shadow Yoga kitabında yer alan bilgilerle örtüştürmeye çalıştım. Çıkan sonuç epey ilgimi çekti.

Haftanın günleri pek çok dilde isimlerini gezegenlerden alıyorlar. Özellikle Latin kökenli dillerde bu hâlâ böyle. İtalyanca konuşuyor olsaydık bugünün adı Martedi olacaktı örneğin: Mars’ın Günü. Çarşamba Merkür’ün, Perşembe Jüpiter’in, Cuma Venüs’,ün, Cumartesi de -ki İngilizce’sinden göz kırpıyor- Satürn’ün günü olmuş. Eski Germanik veya Anglo-Saxon geleneklerine baktığımızda gün isimleri belli tanrı ve tanrıçalardan geliyor. Örneğin Salı, yani Tuesday, Tīwesdæg’miş. Tiw veya Tyr ismi verilen ve tek elli savaş tanrısı. Enteresan bir şekilde bu tanrı yunan mitolojisinden tanıdığımız savaş tanrısı Mars ile pek çok benzer özelliklere sahip. Çarşamba, yani Wednesday ise, Woden yani Odin’in günüymüş. (Vikingciler buraya). Odin ile Merkür arasındaki benzerlik diğerleri kadar net olmamakla beraber her ikisi de ölülerin ruhlarına rehberlik eden mitolojik figür olma yönünden benzeşiyorlar. Thursday, bildiniz belki; Thor’s day, -ki İngilizce thunder sözcüğü de buralardanmış- fırtına günü! Nordik mitolojide Thor fırtına, şimşek, vs. gibi gök olaylarının tanrısı. Yunan eşleniği Jüpiter de aynı görev tanımına sahip. Cuma gününe geldiğimizde yine coğrafyalar arası bir paralellik görüyoruz. Friday, Frīgedæg, ismini Anglo-Sakson tanrıçası Frige’den alıyor. (Vikingler’de Freya). O da tahmin ettiğiniz gibi dişiliğin, doğurganlığın ve cinselliğin tanrıçası. Tıpkı Venüs gibi. Cumartesi’de işler biraz karışıyor. En azından Anglo-Saxon ve Nordik kültürleri arasında. Cumartesi ismi pek çok dilde Satürn’ün günü olarak kalmışken günümüzdeki İskandinav dillerinin pek çoğunda Cumartesi günü tam olarak ‘yıkanma günü’, Lørdag şeklinde yerini almış. Olsun varsın. Artık elimizde bir harita var. Peki ya Hinduca bir takvim kullanıyor olsaydık bugünün ismi ne olacaktı diye merak ettim, karşıma Mangalavār çıktı. Yani Mangala’nın günü. Evet bildiniz. Demek ki onca zamandır birinci prelüdde selamladığımız Mangala, bizim Mars’mış! Yaşasın köstebeklik.

Shadow Yoga kitabının üçüncü bölümüne göre Güneş, Mars ve Satürn tabiatları itibariyle ‘malefic’ yani aksi huylu olarak geçiyorlar. Detaya girmeden diğer gezegenlerin ‘benevolent‘ yani iyi huylu olduklarını ve Ay’ın nüfuzu altında olduklarını söylüyor  Zhander. Bu şekilde sıraya koyduğumuzda Pazartesi, Çarşamba, Perşembe ve Cuma ‘ay’ günleri; Salı, Cumartesi ve Pazar ise ‘güneş’ günleri oluyorlar. Buradaki sürpriz bilgi bana Perşembe oldu aslında. Zhander Hoca’nın kitapta verdiği bilgiden yola çıkarak onun bir güneş değil ay günü olduğunu çıkarsamış bulunuyorum, ama bu benim yorumum tabii. Sağlam bir astroloji bilgisi burada işimize çok yarardı.

Ben yarın seferiyim sangha! Hızır Kamp’ta bildiğim kadarıyla internet yok. Kamp sırasında blogu güncel tutabilir miyim onu da bilmiyorum. Ama haberleşiriz bir türlü. Ben yazımı yazamasam da kalbim sizlerle ve tüm 28günyoga yoldaşlarımla olacak 🙂

Arrivederci!

mitoloji.jpg

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 14

Günaydın! Tamı tamına yolu yarıladık sevgili sangha. Ben bu yazıyı bitirene kadar öğlen oldu bile.

Ben nasılıma gelirsek, bu sabah bir enkaz olarak uyandım. Bademcikler şişmiş, boğazımda bir hırıltı. Dün gece ıslak saçla yattım diye mi, yoksa akşam mezelerle beraber devirdiğimiz bi duble rakıdan mı, bilmiyorum. Güne hızlı bir başlangıç yapacak güçte değilim, o yüzden yattığım yerden yerde duran kitabıma uzandım. Belimin ağrısı çok fena. Sözcüklerle beraber ağrılarımı bir süreliğine unuttum. Bitti Marifetler. Kitabın ilk sayfasına tarih atmışım, 5 Ağustos 2007, Rimini diye. On sene geçmiş Rimini’de geçen yazın üzerinden! İkinci bir tarih daha attım. Şimdi sırada Sesler var.

Yataktan kalkabildikten sonra âdetim olduğu üzere sabah evin içinde yine biraz turladım. Belim kopacak gibi ağrıyor. Sırtım, omuzlarım, boynum, kaskatı. Karın kaslarım ağlıyor. Geçtiğimiz dört günün yoğun çalışması üzerine, dün Sarvangasa’da gönüllü olmanın bedelini de ödüyor gibiyim. Hocamız pozların detaylarını gösterirken kaç dakika orada kaldım bilmiyorum. Sarvangasana’ya omuz duruşu denmesi aslında enteresan. Boyun omuru duruşu demek çok daha doğru olur. Ağırlığın tamamını bir iki boyun omuru taşıyor yalnızca.

Şimdi bana uzak bir geçmiş, hatta bir önceki hayatım kadar uzak gelen bir geçmişte, P&G’nin Ace fabrikasında bir mühendis olarak çalışır iken, sorumlu olduğum bir koli kodlama projesi vardı. Bu proje öncesinde, koliler ürün cinsine göre ayrı ayrı tedarik ediliyordu. Her koli içine konacak ürünün cinsine göre önceden barkodlanmış olarak geliyordu, biz sadece üretim tarihini, batch numarasını filan atıyorduk üstüne. Yani Lavantalı Ace için ayrı koli, Bahar Kokulu Ace için ayrı koli. Bu da ayrı envanter, ayrı planlama, ve fazladan bir sürü verimsiz sürece mâl oluyordu. Velhasıl, yanılmıyorsam 2012’nin kışıydı, nihayet tüm ürünler için tek bir baskısız koli kullanımına karar verildi. Aklın yolu da zaten bunu diyordu. Bu sebeple artık ürünün kendine has 869’lu çubuklu barkodunu da biz basmak zorundaydık. Bunun için de yeni kodlama makinaları kurmamız gerekiyordu.

Çamaşır suyu şişelerinin koli kodlama ünitesine girdiği ve çıktığı yerdeki üretim bandı yerden benim dizimden biraz daha fazla bir yükseklikte yer alıyordu. Dolayısıyla yeni takacağımız kodlama kafaları ile uğraşırken hep iki büklümdük. Kodlama ünitesi ile onun hemen öncesinde takılı olan sensörün birbirleriyle uyumlu çalışmaları gerekiyordu, yoksa sensörün koliyi algılayıp kodlama kafasına bas! emri verene kadar koli çoktan tıngır mıngır geçip gitmiş oluyordu kodlanmamış, veya yarı kodlanmış olarak. Yeni makinaları devreye alana dek hep içi dolu kolilerle çalışmak zorundaydık, çünkü boş koli hafif olduğu için bantta ilerlemiyor ve her şey normal üretim şartlarında nasıl olacaksa deneme üretimini de aynı şartlar altında yapmamız gerekiyordu. 1L’lik Ace’ler 1,1 kilo civarındaydı ve bir koliye 18 tane sığıyordu. Bu da 1L’lik bir Ace kolisini 19,8 kilo yapar. 2L’lik Ace’ler ise yanlış hatırlamıyorsam 10ar tane idi, dolayısıyla kolisi da ortalama 22,2 kiloya geliyordu. Ben 2012 kışını bahara bağlayan o aylar boyunca, bir türlü doğru düzgün bastırtamadığımız koli kodlamanın heba ettiği 20şer kiloluk kolileri banttan yere, yerden banta, oradan başka yerlere, taşı babam taşıdım. Görev tanımımda koli taşımak yazmıyordu ama o sıralar kimsenin ağzından düşürmediği ‘on the floor olma’ yani üretim hattında operatörler ile beraber çalışma mottosu sebebiyle böyle işler yaparken buluyordum kendimi. Zaten masa başında oturup saçma sapan kağıt kürek işleriyle uğraşacağıma operatör amcalarla beraber takılmayı ben de daha çok seviyordum. Ama kolileri taşısınlar diye tutulan ve kimi zaman benden bile genç olan erkek taşeron işçiler (biraz da bana şaşkınlıkla bakıp işi dalgaya vurduklarından) doğru dürüst çalışmadıklarından iş başa düşüyordu.

Velhasıl, proje yaza doğru sonunda bitti, başarıyla devreye aldık yeni sistemi. Fakat ben o sırada kolumu kaldıramaz hale gelmiştim. Bunu da lafın gelişi söylemiyorum. Ocakta duran bir tavayı sapından tutup kaldıramıyordum, su ısıtıcısını haznesinden kaldıramıyordum, hiçbir şeyi uzanarak kaldıramıyordum. Sonradan isminin C7 olduğunu öğreneceğim boyun omurum balon gibi olmuştu. Acısından dokundurtmuyordu bile. Doktora gittiğimde yavrum sen trafik kazası mı geçirdin, bir yerden mi düştün? diye sordular. Yok dedim doktor, ne alakası var. Bir sabah böyle uyandım, o gün bugündür de geçmedi. Çekilen MR’lar sonucunda C7 spinöz prosesinde ciddi bir ödem görünüyordu. O yazı ofiste ensemde 3M’in küçük mavi buz torbalarıyla geçirdim. Boynumu güzelce dondursun diye sırtüstü üzerine yattığım daha büyük buz torbasıyla beraber uykuya dalmayı bile öğrendim. Garip bir şekilde, ne doktorlar ne ben, o zaman bağlantısını kuramadık. Bunun neden olmuş olabileceğine dair en ufak fikrimiz yoktu. Bu mistik incinme, neredeyse bir buçuk yıl kadar sürdü. Bir gün artık iyileşti.

Ben o yazdan sonraki yaz işi bıraktım. O iki yaz arasında iki arpacık, iki diş apsesi, bozulan cilt ve saçlar, iki diz emarı, bir kemik dansitesi ölçümü ve kırılan bir ayak başparmağı ile beraber hasar haneme yeni inciler ekledim. O sene o kadar çok doktora gittim ki sigorta ertesi sene primimi arttırdı, telefonda konuştuğum sigortacı kadın acıklı bir tonda ‘hasarsızlık indirimi’nin ne olduğunu ve benimkinin neden sona erdiğini anlatıyordu. Alınan bütün bu hasarlar, biraz benim kafasızlığımın bedeli oldu. O üçbuçuk sene boyunca neden o korkunç yere hayalet gibi gidip geldim bilmiyorum. Halbuki babam beni 2009 yılının ortalarında o zamanki fabrika müdürü Jan’la mülakat için Gebze’ye götürdüğünde, mülakatın hemen sonrasında önüme uzatılan ve bana ta ertesi sene için iş teklifi eden kağıdı ellerim titreyerek imzaladıktan sonra yol boyu mide bulantısı çekerek geri dönmüştüm. İçimde bir şeyler canhıraş alarm zillerini çalarken ben daha yüksek lisansı bile bitirmemişken aldığım bu pek afilli iş teklifinin sarhoşluğunda, mide bulantımın heyecandan olduğunu sanmıştım. İşe başladıktan sonraki üçbuçuk sene boyunca aralıksız her gün, kimi zaman TEM’in kimi zaman E5’in korkunç yollarını aşarak Gebze’ye vardığımızda, aynı bulantıyı midemde bulacağımı sonradan öğrendim. Şimdi geriye bakınca, beni şu an olduğum noktaya taşıdığı için belki de minnettar olmam gerekir yaşadıklarıma. Belki budur bedenin o ağır stres ve kimyasal ortam altında aldığı tüm o hasarı anlamlı kılan. Tüm kalbimle inanıyor muyum buna? Hayır. Aklım başıma daha önce gelmediği için üzülüyorum bazen, veya kendimden bu kadar kopuk oluşuma. Ama yolculuğumun bir parçasıydı kuşkusuz. İşi bırakalı bu Ağustos’ta dört yıl olacak. Seçtiğim yeni yolun bütün bilinmezine ve tüm zorluklarına rağmen, tek bir gün pişman olmadım. Bu da bana yetti. Bedeller ödenmişti.

ace.jpg
Geçmiş yaşantıyla garip karşılaşma. İşten ayrılalı 7 ay olmuş, istifa sonrasında başladığım Boğaziçi Psikoloji Bölümü’nün giriş kapısının önünde bir de ne göreyim! Bizim kolilerden biri durmuyor mu? Resimde görülen barkod da bizim meşhur makinanın marifeti. Yapımında emeği geçen tüm arkadaşlara bir saygı duruşu.

Önceki paragrafı büyük bir parantez olarak alıp sevgili boyun omurumdan ve C7 spinöz prosesimden bahsetmek üzere buralara gelmiştik aslında. Tam zamanını hatırlayamıyorum ama aldığım yoga eğitimlerinin birindeydi, anatomi çalıştığım bir gün kafamda bir şimşek çaktı. Şimdi hikayeyi kolilerden alarak anlattığım için bir çoğunuz bağlantıyı çoktan kurmuşsunuzdur bile. Ancak ben o zamanlar o kadar bedenimden kopuk ve şuursuzdum ki, boynumda gerçekleşen bu enflamasyonla o zamanlar koli kodlama projesi sebebiyle yaptığım ağır işçiliği hiçbir zaman bağdaştıramadım. Ama sebebi tabii ki buydu. Sırtın arkasında, kafatasından başlayarak kaburgaların neredeyse bitimine kadar uzanan trapezoid şeklindeki, (adı üstünde) trapezius kaslarının boyun ve omuz hareketlerinden sorumlu kısmının ana bağlantı noktalarından biri C7 omuru. Daha yeterince güçlü değilken tüm o indir kaldır oraya taşı hengamesinde çok çalışmaktan gerilen ve sertleşen kaslar, büyük ihtimalle C7’ye o kadar çok baskı yapmıştı ki omur da kendini korumaya almak için bir nevi sıvıdan sınır çizmişti kendine. Dün ve önceki günler Sarvangasana’da durduğum tüm o zaman boyunca, sert zeminle temas etmekten hafiften isyan etmeye başlayan ve biraz hassaslaşan bu omura gidip durdu aklım. Önceden bu omurla ilgili yaşanmışlıklarım olmasa, muhtemelen bu ağrıyı da, kemik sert zeminde güçlenir diyip kolayca geçiştirebilecektim. Ancak şeklin içine her girdiğimde eski hatıralarım nüfuz ediyor zihnime, bir şey olur mu diye korkuyorum. Bu korkumdan ötürü hocaya sordum, peki omurga kemikleri için de geçerli midir bu? Tabii dedi. Kendisi de ciddi bir boyun travması yaşadığı ve pek çok kişinin düşündüğü gibi felç olmaktan döndüğü için ben de hocanın bu bilgisine tamamen teslim ettim kendimi. O yüzden şart, bilgisine, tecrübesine güvenebileceğimiz bir hoca. Zaten hatırlasana dedim kendi kendime, geçen kursta da böyle olmuştu, sonra da hiçbir şey olmamıştı.

Yine de bu sabaha geri döndüğümüzde, vücudumu tam anlamıyla ‘kırılıyormuş’ gibi hissediyorum. Yoga odasına geçip ısınmalara başladığımda, sekizer turun fayda etmeyeceğini anlıyorum. Boynum yirminci, omurgam galiba otuzuncu turdan sonra biraz daha rahatlıyor. İkinci prelüde girmeyi düşünüyorum ama başımı öne eğer eğmez popomdan boynuma tanıdık şimşekler çakıyor. Yok. Oturuyorum, vücudum kendine iyi gelecek şekillere kendiliğinden giriyor. Her şekilden çıkışımda gerginliğin biraz daha azaldığını gözlemliyorum. Başımı kaldırdığımda bir çorap içine yerleştirdiğim tenis toplarımın silik silüeti çarpıyor gözüme. Yine miyop yogası çünkü. Topları alıp sırtımın altına koyuyor ve ahlar uhlar eşliğinde üzerine uzanıyorum. Bu tenis topları da David hocamızın önerisiydi. Tenis topunun maharetleri üzerine yazdığım bir başka yazıda olduğu gibi, yine işe yaradı. Çalışmanın sonundaki hareketlerde arka bedenim biraz daha geçit verir gibiydi. Şükredip kahvaltıya geçtim.

Ondördüncü günde bende durumlar böyle sevgili okur. Diğer 28günyogacıların yazılarını bu adresten bulabileceğinizi söylemiştim, değil mi? https://28gunyoga.wordpress.com/ Çarşamba günü bir başka 28günyoga yazarı olan Gül’le kampımız başlıyor. Onun öncesinde bugünü biraz dinlenerek geçireyim.

PastLife

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 13

Onüçüncü gün. Günü kapatırken kısa bir yazı. Son dersimizi de yine öğrenmiş olduğumuz şeylerin mutluluğu ve hem böyle bir topluluğa, hem de kendini bizi çalıştırmaya adamış bir değil iki hocaya birden sahip olmanın getirdiği şükür hisleriyle bitirdik. Sindirilmesi gereken daha çok bilgi var.

Ders sonrasında Burcu ve Bulgu ile Beşiktaş’tan vapura bindik. Denizin rengi bir güzeldi! Zümrüt gibi. Ben oradan Cadde’deki dersime doğru yollandım. Göztepe Parkı’nda mola verip, bir saat kadar Marifetler’i okumaya devam ettim. Sonrasında derse geçtiğimde son zamanlarda alışık olduğumdan fazla bir kalabalıkla karşılaştım. Uzun zamandır görmediğim öğrencilerimi gördüm. Fiziksel olarak ben de yorgun olduğum için yumuşak bir ders yaptım. Nasıl her yazı kendini yazıyorsa, her ders de kendi kendini o esnada var ediyor. Çok büyülü bir şey. Belki bir gün ayrıca yazarım bunun üzerine.

Şimdilik adios amigos! #28günyoga’ya devam!

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 12

#28günyoga’nın onikinci gününde bu yazıya başlarken nerelere gideceğine dair hiçbir fikrim olmamasını, yine de hep yazacak bir şeylerin çıkmasını çok seviyorum.

Bu sefer sabah ve akşam dersi arasındaki dinlenme vaktindeyim. Yine lodostan mıdır nedir, gözlerimi zar zor açık tutabildiğim için az önce yazdığım iki cümleden sonra gittim biraz uzandım. İyi geldi.

Sabahki ders yine ince ayarlarla geçti. Bu sefer odak noktamız dairesel seriydi. Okurken gözünde hiçbir şey canlanmayanlar için biraz bilgi vereyim. Şu an üzerinde çalıştığımız iki ana seri var. Her bir seri belirli bir şekil veya asana kombinasyonları içeriyor. Gündüz yapılması icap eden, veya her güne tek bir pratik sığdırabiliyorsak eğer güneş günlerinde yaptığımız seri, lineer veya çizgisel seri. Akşamları, veya haftanın ay günlerinde ise dairesel seriyi yapıyoruz. Çizgisel serinin amacı -ki bunu bizim seri ile kısıtlamayalım- gece boyunca sinir sisteminde biriken enerjiyi sabah tekrar kana sokmayı amaçlıyor. Günün ritmiyle uyumlu olarak canlanalım, merkezî ateşi, hara’yı harlayalım diye. Akşam üzeri yapılan dairesel serinin amacı ise tüm günün sonunda kanda birikmiş olan enerjiyi tekrar sinir sistemine geri almak, ve böylelikle bir nevi de olsa bünyeyi geceye hazırlamak, zihnin ve sinir sisteminin yatışmasına yardımcı olmak.

Serilerden ve ekollerden bağımsız olarak akılda tutulması gereken önemli bir şey var, o da ters duruşların akşam yapılmaması gerektiği. (ŞOK.) Ters duruşların amacı, hatta varlık sebebi diyelim, kalp ritminin ve nefesin yavaşlaması. Bu açıdan asana ve pranayama çalışmaları arasında bir köprü görevini görüyor ters duruşlar. Nedense bu ‘ters duruşlar’ günümüz yogasında neredeyse tılsımlı bir yere sahip. Ellerin, başın üzerinde durmuyorsam yoga yapmıyorum gibi bir imaj yayılmış durumda. Veya bir öğrencinin seviyesi ters duruşta ne kadar uzun durduğuyla ölçülüyormuş gibi. Bedeni tepetaklak ettiğimizde hormonlara, iç organlara, omurlara, bedenin henüz yük taşımaya alışmamış kas, kemik ve eklemlerine ne olacağına dair en ufak fikrimiz olmamasına rağmen bu pozlara olan açlığımız son derece düşündürücü. Gözle göremediğimiz hasarlar için hatırı sayılır bir risk alıyoruz. Halbuki vücudun belirli bir şekle girebilmesi, o şekle girdiğinde faydasını görecek anlamına gelmiyor. Eğer başımın üstüne kalktığımda kalbim 160 atıyor, kulaklarımdan ateş fışkırıyorsa, ters duruş bana ters demektir. Henüz zamanım gelmemiş demektir. Onsuz daha iyiyim demektir.

Akşam dersine bir saat kala tekrar biraz dinlenmeye çekileyim. Haydi devam sangha!

 

 

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 11

Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bedenim hadi uyuyalım diye inceden eteğimi çekiştiriyor, ama bu günün yazısını yazmadan rahat edebilir miyim? Zor.

Yoğun kursumuzun ikinci günü. Bugün ve yarın, çifte kavrulmuş olarak günde iki ders yapıyoruz. Aklımıza ne geldiyse soruyor, hocamızdan ince ince bir çok şeklin detaylarını öğreniyoruz. En çok da şeklin ‘şeklini’ değil, belirli bir şekle ‘yol açan’ hareket prensiplerini öğreniyoruz.

Hepimiz biliyoruz ki (biliyor muyuz?) yogada vücudun aldığı form, varmaya çalıştığımız nihai bir amaç değil. Belirli bir estetik kaygısı gütmüyor veya bir performans peşinde koşmuyoruz. Bedeni ruhsuz bir şekilde bir pozun içine güçbela sokup orada bir şey değişecek diye beklemek beyhude. Tam aksine, bedende doğru hareket kanallarını devreye soktuğumuz zaman şeklin bir sonuç, adeta bir yan ürün gibi ortaya çıkışını izliyoruz. Hareket, şekle yol açıyor. İşte ancak o zaman can kusursuz bir şekilde akıyor. Kısacası yoga, vücudumuzu bir pozdan diğerine sokmak amacıyla hareket ettiğimiz bir çalışma değil. Kullandığımız, devreye soktuğumuz hareket prensipleri neticesinde belirli bir şekle varıyoruz. Bu ikisinin arasında Mekke’yle Mars kadar fark var. (Bu da Zhander Hoca’nın renkli dilinden bir alıntı).

28günyoga’da 11. günü kapatırken bu yazıyı okuyan sevgili Seviye 1 shadowîlere bir çağrım olacak. Temmuz’daki kursa muhakkak gelin! Çok ama çok faydasını göreceksiniz, kesin bilgi 🙂

A spiral snowflake
NGC 6814 Galaksisi. Foto: NASA

 

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 10

Bir Beşiktaş-Kadıköy vapurundan selam olsun tüm 28günyogacılara, ve gizli gizli blogu takip eden herkese.

Bu sabah 4 günlük yoğun kursumuz başladı. Dersimiz ilk baştaki konuşmalar dahil 3 saat sürdü. Herkes bir başına ve kendi hızında lineer seriyi yaparken hocamız da bizi gözlemledi, takıldığımız yerlerde yardımcı oldu. Sonrasında bize nerelerde eksik olduğumuzu gösterdi. Bize pek çok defa söylemiş olduğu şeyleri tekrar işitiyor olmanın utancı vardı içimde. Yoga’da guru’yu memnun etmenin çok büyük bir yeri vardır. Guru’yu memnun etmek de onun gösterdiği kör noktalara bakmakla, öğrettiği şeyleri uygulamakla ve çok çok çok çalışmakla oluyor. Yoksa guru’nun başka bir memnuniyet beklediği yok. Her şey öğrencinin gelişimi için.

Zhander Hoca’nın sürekli altını çizdiği bir şey var. “Don’t take pride in your ability, you did nothing for it!” Yani anadan babadan gelen, genlerden gelen güzel iskelet ve kas sisteminiz için böbürlenip durmayın diyor. Yeteğiniz yoga çalışmanızı iyi yönde de etkileyebilir, gözünüzü kör de edebilir. Ben hep acaba ikinci kategoride miyim diye sık sık sorgularım kendimi.

Kendimi bildim bileli fiziksel olarak dayanıklı bir insandım. Kadınların çoğunlukla fiziksel olarak güçsüz olarak gözüktükleri ve algılandıkları bu dünyada, ben çocukluğumdan beri ince, kırılgan, hanım hanımcık bir kadın olmamak için elimden geleni yaptım. Bu güç de bedelleriyle birlikte geldi tabii; ama o da başka bir yazının konusu.

Bizim nesil belki de sokakta oynayan son nesildi. Mahallede erkeklerle futbol oynamaya, koşu yarışı yapmaya bayılırdım. Rakibim kızlar değil erkekler olurdu. Okuldaki derslerime bu kadar ağırlık vererek büyümemiş olsaydım profesyonel bir sporcu olabileceğimi bile hayal etmişimdir sayısız kez. Demem o ki, vücudum ve kafam yatkın böyle şeylere. Çoğu zaman el mi yaman bey mi yaman diyerek zor pozlarda dayanmak için çaba harcarım.

Ama Zhander’in sözlerini kafamda evirip çevirdiğim bir gün sinsi bir düşünce sızdı zihnime. Ya gerçekten bütün bu marifetler bana ana babadan gelme ise? Ya ben hiçbir şey yapmadıysam bunlar için? O zaman gücümün arkasına sığınıp güzelce “günü kurtarıyor” ama doğuştan görece daha az yatkın olanların sabır ve sebatına sahip olmadığım için yerimde sayıyor olabilir miyim?

Kabulü zor olsa da, bu mümkün. Bugün hocamız Şirince’de tozluklarla yaptığımız egzersizin aynısını yaptırdı. Bu sefer battaniye kullandık. Şirince’deki idmanların çok faydasını gördüm. Daha da güçlü hissediyordum. Ama gün geçtikçe, zaman zaman hayatımı ele geçiren tembellik akınlarının altında bu mesnetsiz özgüvenin yattığını anlayabiliyorum şimdi. Üniversite ve master’da sunum veya sınavlara hazırlanmayı son güne bırakıp “nasılsa yaparız yaa” diyen benden farkı yoktu. Zorlu bir süreç öncesi zihnin “ya yapamazsam?” veya “kesin yapamayacağım!” diye konuşmasındansa “yaparız merak etme” diye fısıldaması psikolojik bir avantaj yaratıyor kesinlikle. Ben de bu avantajı kullanıyorum. Bunu biliyorum. Ama vücudun hazinelerine arkamızı yaslamak uzun soluklu bir yoga yolculuğu için çok sinsi bir tuzak! Marifetimiz bizi kör de edebilir.

Bugün biraz bunu düşüneceğim.

Bugünün görseli, -korkunç bir kapak tasarımı olmakla beraber- okumakta olduğum kitaptan gelsin. Vallahi son satıra kadar fark etmemiştim bu manidar paralelliği.