Bir Yoga Günlüğü II: Gün 1

Gam gasavet keder bugün hava adeta. Anladım bir yoldaş lazım insana şu hayatta. İnsanın her şeyi tek başına yapması gerektiği algısı son derece yapay ve sanıyorum son birkaç yüzyıla ait bir olgu.

Bir tereddütle yeniden başladığım #28günyoga süreci, ne yalan söyleyeyim, başlar başlamaz meyvelerini vermeye başladı. Tereddütümün sebebi aslında sürecin kendisinin, karşı olduğum birtakım kavramlarla çelişiyor olması. Bir nevi oksimoron. Sosyal mecralarda yoganın mahremiyetinin bu kadar ifşa ve ihlâl edildiği şu günlerde, yoga üzerine bir yazı dizisi yayımlamak abesle iştigal değildir de nedir? Değilse, başka ne olabilir?

Ben kendimi bildim bileli yazmayı çok sevdim. Lise ve üniversite yılları boyunca pek çoğumuzun omuriliğinden bir refleksle nefret ettirilegeldiği kompozisyon ödevleri benim koşarak yaptığım ödevlerdi ve genelde de bu tarz ödev ve sınavlardan iyi not alırdım. Artık pek yapmadığım, ama o sıralar içinde olduğum hayatın ve kişiliğin ayrılmaz bir parçası olan şarkı sözleri vardı yazdığım. Bazılarını o zamanki müzik grubumuzun bestelediği parçalar için kullanırdık. Çoğunu da ben kendi buhranlarımla başa çıkabilmek için yazardım. Üniversiteden yıllar sonra teknik olarak hiçbir şey bilmediğim bir konu olan Psikoloji biliminin yüksek lisans kabülünü de, 18 günlük bir çalışma sonrası içimde sindirdiklerim sonucunda sınavda yazdığım kompozisyon ve başvuruda verdiğim niyet mektubuna borçlu olduğumu düşündüm hep. Arkadaşlarım, ailem, hep yaz yaz yaz dedi. Engellenmedim; desteklendim.

Buna karşın çok da uzak olmayan bir geçmişe kadar yazdıklarımın kimseyi ilgilendirmediğini düşündüm. Çoğunlukla yazdıklarımdan utandım. Bir insan bir şey yazmak istiyorsa en temelinde kendi için yazdığını, dolayısıyla eğer bunları paylaşma arzusundaysa kendi içindeki ilgi eksikliğini gidermek için yazdığını düşündüm. Ve bu kabul edilemezdi! Ben de çoğu ihtiyacım karşısında yapmakta iyi olduğum şeyi yaptım; bu ihtiyacımı bastırdım. Bastırınca hiç olmamış gibi olacak sandım. Tabii ki öyle olmadı; bastırılan her şey gibi kafamı giderek daha da kurcalamaya başladı.

Yazıyla olan ilişkim ve yazdıklarımı paylaşma ihtiyacıma karşı takındığım bu katı ve hor gören tutum, diğer tüm ihtiyaçlarıma da nasıl yaklaştığımı aynalayan bir tutumdu aslında. Bir şeye ihtiyacım olduğu için kendini hakir gören bir parçamın kuvvetli sesini duyuyordum içimde. Tüh tüh, vah vah, diye dalga geçen, alaya alan bir ses. Hayatıma yoga ve terapi girdikten sonra fark ettim ki, insanın bir şeye ihtiyacı olması ‘okey’miş. Olurmuş öyle, normalmiş. İşte o zaman bir aydınlanma yaşadım. Self-destruction, yani öz-yıkım hali, illa dramatik bir şekilde insanın kendi hayatına son vermesi gibi ‘uç’ bir hali tanımlamak için kullanılmıyor. Aktif bir şekilde kendi kendine zarar veren bir eyleme girişmiş olmak gerekmiyor. Hali hazırda var olan ve var olmaya hakkı olan bir ihtiyacı da kendimizden esirgediğimizde aslında kendimize zarar vermiş oluyoruz. Bu aydınlanmayla beraber benim bin başlı ejderlerimden birinin gizemi böylece çözüldü. Aç mısın? Boşver sonra yersin. Susadım. Sonra içersin. Yoruldun mu? Durma, devam et! RAP RAP RAP! diyen bu ejder hâlâ yanıbaşımda, nefesi hâlâ ensemde. Ama en azından şimdi mahalleyi ona bırakmamayı biraz daha öğrendim. Kendi zayıflıklarıma dair bütün bu satırları yazıp birkaç dakika sonra paylaş butonuna basacak olmam da bunun bir başka kanıtı.

28günyoga diyorduk. İşte ben ihtiyaçlarımın farkına varmayı karşıma çıkan hocalarım ve dostlarım sayesinde öğrendim. Kimi zaman onların yazdığı bir şey, söylediği bir söz, bahşettiği bir omuz, bana destek oldu. Paylaşılan kimi zaman sadece kelâm, kimi zamansa safi varlıklar oldu. İnsanın en büyük ızdırabı bu evrende kendini yalnız hissetmesi, yaşadıklarında yalnız olduğunu sanması değil mi? Yalnızlık hem sembolik hem de gerçek anlamıyla bakıldığında insanoğlu için tek bir şey demek: ölüm. Arkadaşların ve sosyal çevrenin desteğiyle sarmalanmış hissetmenin depresyona karşı en büyük ilaç olduğunu kanıtlayan pek çok bilimsel çalışma da var artık. (Bkz. Ünlü Harvard çalışması) İşte bu 28günyoga olayının da bu amaca hizmet ettiğini düşündüğüm ve gözlerimle gördüğüm için yeniden ikna oldum başlamaya – ve paylaşmaya. O yüzden de bunun yoga çevrelerinde sıklıkla gördüğümüz bir “meydan okuma”, nam-ı diğer “challenge” gibi algılanmasındansa; kişilerin birbirlerinin yolculuklarından ilham ve destek aldıkları bir nevi modern alcoholics anonymous gibi algılanmasını tercih ederim.

Ben örneğin, bu kasvetli günün sabahında benim Bey’in desteğiyle çıktım yataktan. Sabah ay halimin yakın olduğunu hissettiren emareler olduğu için bizim klasik serilerden birini yapmadım. Udiyanaları bıraktım. Günlerdir PMS halinin laçkalaştırdığı sinirlerimin biraz dengelenmesine ihtiyacım vardı. (Bkz. ihtiyaç) O yüzden biraz çök kalk, biraz bacak kemiklerine iç-dış rotasyon, bolca da kemiklerin birbiriyle ve sert zeminle temas içinde olacakları pozları seçtim. Sonra da sırtımda bir minderle geriye uzandım. Her ne kadar Şirince kampında Sıtkı’nın yaptığı masajdan sonra sağ dizimde oldukça net bir iyileşme olmuş olsa da, Padmasana’ya hâlâ çok temkinli girebiliyorum. Sol tarafta Padma’ya hiç giremiyorum. Olsun varsın. Bugünü böyle kapattık.

Birinci günün sonunu, Karadeniz yöresinden bir kuple ile getirelim.

“Şu yalancı dünyada
Her canlı bir eş arar
Taşın kalbi yok ama
Onu da yosun sarar.”

Pokut Türküsü

IMG_0778.JPG
Foto: PÜ

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 0

Geçtiğimiz Cumartesi günübirlik Bursa’daydım, Bursa Yoga Merkezi’nde iki bölüm olarak düzenlediğimiz Tao Vinyasa workshoplarının ikincisini vermek üzere. Hem teori ve felsefeyi tartışmaya, hem de pratik yapmaya bol bol zaman kaldığı için bu uzun dersleri çok seviyorum. Stüdyodaki dersler biraz espresso geliyor bana, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Bu Cumartesi de benzer bir ders için, çoook uzun bir aradan sonra memlekete gideceğim. Bakalım Angara’m benim için neler hazırlamış?

Bursa otobüsle bir buçuk saat sürüyor. Çok uzun zamandır otobüsle yolculuk yapmıyordum, kara yolculuklarını ne kadar sevdiğimi tekrar hatırladım. Uçak yolculuğu evet süper hızlı ancak tam da sindiremediğim bu çabukluk sebebiyle sersem gibi oluyorum her seferinde. Kıtalararası seyahatten filan da bahsetmiyorum burada, Antalya’ya bile gitsem aynı şey. Bir yerden ayrılmak, yola düşmek, yolda olmak, ve bir yere varmak, insanın sindirebileceği bir hızda gerçekleşmiyor uçakla olunca. Gezmeyi seven biri olarak bir uçağın içinde olmak bile beni heyecanlandıran, mutlu eden bir şey; ama böyle yolculuklarda derinden derine içimde mızmızlanan bir parçamın farkına varıyorum her defasında. Sesler, ışıklar, tenime değen her şey, çok fazla geliyor. Otistik spektrumun uçlarına doğru kaydığımı hissediyorum böyle zamanlarda. Bebeklerin, çocukların uçaklarda bu kadar huzursuz olmaları bence tesadüf değil. Daha açıklar, hassaslar, hissediyorlar. Bir şeyler ters. Bir şeyler çok hızlı. Birkaç hafta önceki Şirince kampında Defne Hoca ilk ders öncesinde şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “İnsanın yürüme hızından daha hızlı olan her hareket bedenin vata dengesini bozar.”  O yüzden bolca ağırlaşacağımız, topraklanacağımız bir seri yaptırmıştı. Hızlı hızlı oradan oraya zıplayan zihinlerimizin sakinleşmesi için normalde yaptığımız hareketleri onda biri hızıyla yaparak zihni bedenle aynı zaman dilimine getirmeye çalıştık. Bu açıdan bakıldığında otobüs de en ideal seyahat aracı değil belki ancak bana en azından yola hazırlanmam, yol almam, yavaş yavaş gideceğim yere varmam için daha sakin bir ortam sundu geçtiğimiz Cumartesi. Bir yandan derste anlatacaklarımı düşünürken bir yandan da manzaranın keyfini çıkardım.

Dönüş yolunda Ramazan ayının ilk iftarı otobüse denk geldi. Şöför, muavin, ve görebildiğim kadarıyla otobüsün yarısından fazlası oruçlarını açarken benim de aklım geçen seneki Ramazan ayına gitti. Bloğu açıp eski yazıları okumaya koyuldum. Geçtiğimiz Ramazan ayı boyunca, ki yakıcı bir Ağustos ayına denk düşüyordu, Defne önderliğinde #28günyoga hareketine başlamıştık. Bizim elimizde olan araç burada yogaydı ama maksat aslında düzenli özen gerektiren hangi uğraşla ilgileniyor olalım, o uğraş uğrunda her gün önceliklerimizi ayarlayıp vaktimizi ayırmak yolunda bir disiplin oluşturmaktı.  O aralar, tıpkı şu sıralar gibi, ben de hayatımda önem verdiğim, eksiklikleri halinde huzursuz olduğum iki şey olan yoga ve yazıyı hayatıma daha düzenli katabilmek adına başlamıştım bu harekete. Ağustos ayı boyunca neredeyse sektirmeden yapıp yazdığım pratikler sonrasında bir de baktım ki harika bir yoga güncesi çıkmış. O zamanlar zihnim nelerle meşgulmüş, bedenim, nefesim nasılmış, nerelerde bir takım incinmeler varmış, her şeyi takip edebildiğim bir ufak tarihçe oluşmuş. Dönüş yolunda “Neden bir kez daha başlamayalım?” diye düşündüm ben de. Doğrusunu söylemek gerekirse, epeyce de düşündüm. Şu sosyal medya dehlizlerinde bir yoga iletisi daha olmuş, olmamış, ne fark eder dedim. Bana bile fenalık geldi bilgisayarı telefonu her açtığımda karşıma yogayla ilgili bir şeyler çıkmasından. Diğer bir çekincemse, zamanlama açısından aslında ‘hiç de iyi bir zaman’ olmaması böyle bir harekete başlamak için. Birkaç güne renkli haller sebebiyle ara verilecek. Ayın ortasında Gül Dirican ile bir kampımız var, ve sonrasında aile evinde geçirilecek uzun bir tatilim. Her şey bir yana, ayın aile evinde geçecek olan bu kısmı düzenli yogayı geçtim düzenli herhangi bir şey yapmam için bana tam bir sınav. Yeme içme düzeni, uyku düzeni, her şey tepetaklak. Günlük aile dinamikleri ve Bodrum’un kendine has rahatlığı içinde eriyip giden bireyselleşme çabaları.. Sonra baktım, tıpkı o zaman olduğu gibi, yine bir sürü insan çok hevesli böyle bir diyete girmeye. Belki düzenli yogaya, belki yazmaya, belki paylaşmaya, belki sessizden takip etmeye, belki de sadece bir şeyleri görmeye ihtiyaçları var. Ama bizi saran bu sosyal medya kalabalığı içinde giderek yalnızlaşan hayatlarımıza dair bildiğim bir gerçek var ki, doğru dürüst işler için kullanıldığında gerçekten bir dayanak ve destek mekanizması olarak çalışabiliyor bu meret. (Bkz. 4 yıl önce bugün) O yüzden karar verdim, ‘ideal’in peşinde koşmadan, nasıl hissettiğimden, önümde yatan günlere dair önyargılarımdan bağımsız, atlayayım bu trene yeniden bir vagonundan. Sonrası kim bilir nereye götürür?

Bugün sabah yogamı yaptım ama, haydi #28günyoga için ilk gün yarın, 30 Mayıs olsun.

train
Trans-Sibirya. Bir hayale niyet olarak şurada dursun.

Yazılmamış Kitaba Övgü

Bir oturuşta, (bir yatışta mı demeliyim?) 430 sayfa okuyanlarda bugün! Kitap bitti. Güzel de bitti. Bir ara anneme vereyim de okusun.

Kafamın etini kendimi bildim bileli kemirmiş bir soru, sorun.. Bir kitap, bir roman yazmak isteyişim, henüz yazamayışım. Kafamda hep yazılmamış satırlardan dev bir arşiv. “Of harika fikir, ben bunu kesin unutmam!” diyerek bir kenara not edilmemiş, yaratıcı gücün kibri içinde eriyip gitmiş söz öbekleri. Bir imlâ hatası bile yapmadan, bir kere bile geri dönüp yazılanları tekrar okumaya gerek kalmayacak kadar tastamam diyaloglar. Hepsi zihinde tabii. Bundan birkaç sene evvel bir inzivaya giderken bindiğim Dalaman uçağında, uçağın tekerlerinin havada olduğu bütün süre boyunca düşünce akışım bir defa bile kesintiye uğramadan koca bir bölüm yazdım kafamdan baştan sona. O kadar net ki her sözcüğün sayfanın yeri, aklıma bir detay geldiğinde zihnimdeki fihristte geri gidip hoop uygun yeri buluyor ve oraya yerleştiriveriyorum sözcüğü, sonra imleci kaldığı yerden tekrar işletiyorum. Uçaktan inip bavulları aldık. Fethiye’nin virajlı yollarına dayanabilmek için devrildiğim minibüs koltuğunda bölümün devamını getirdim, yine kesintisiz. Sektirmeden akıyor. Allahım diyorum neden şu teknoloji gelişmedi hâlâ, neden düşünce hızında yazamıyoruz? Bir kitap yazmama mani tek şey buymuş gibi. Bazen gerçekten de bir tek bu gibi geliyor. Nasıl gerçek olup can bulacaklar bunlar? Nereden başlanacak? Nasıl bir örgüye oturacak, hiç bilmiyorum ki. Tek bildiğim bir gün olacak. Umarım yani.

Liseden bir günüm geldi gözümün önüne şimdi. Sırt çantam, bir dirseğimin içine yaslı mor klasörüm, lanet lacivert etek altında o ayaklarıma hiçbir zaman olmayan, ama bütün kızlar giydiği için ben de giyeyim diye ısrar ettiğim, püsküllü bordo deri makosenler. Ayağımın acısıyla o zamanlar Ankara Birlik Mahallesi’nde bulunan evin girişine uzanan yolda tıngır mıngır yürürken yine aklımdan pek afilli diyaloglar geçiriyorum. Ne de uzun zaman olmuş! Hiçbir şey değişmemiş. Değişeceği de yok galiba. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye bir laf var mıydı? Yoksa da olsun. Şu gerçeği kabul edelim. Hepimiz çocukken gördüğümüz hayalleri gerçek etmenin peşinde koşan, biraz daha büyümüş çocuklarız. Bunlar da şanslı olanlarımız. Diğerleri o hayalleri eski bir akrabanın siyah beyaz fotoğrafına kaçak bakışlar atar gibi evin gözlerden en ırak noktasına kaldırıyor.

Bana en zor, en dip zamanlarımda, karanlığın kuyusundan çıkma cesaretini veren neydi vaktiyle? “Yarın ölürsen mutlu mu ölürsün yoksa mutsuz mu?” sorusu. Mutlak bir cevaptı o zaman benimkisi. Yarın böyle ölürsem gerçekten çok mutsuz gideceğim Allahım. Çok eksik. Çok yazık. Yaşamadığım o hayata çok ayıp etmişim gibi. Zaten ölmesem de utancımdan yaşayamazmışım gibi. İşte bu soruyu belki de kitap yazma çerçevesinde bir kez daha sormam lazım. Bir kitap yazmadan ölsem mutlu mu ölürdüm mutsuz mu? Bunun cevabı biraz daha karışık. Sırf bir kitap yazmadım diye gözüm arkada gitmem herhalde. Mutlu ölebileceğim bir hayat tasarısı içinde yaşıyorum. Ama yine de, yıllarca çiçek açıp meyve verip durmuş da, en tatlı en doygun meyvelerini vermeye başlayacakken tak! diye kesilen bir ağaç gibi hissederim herhalde. Reçinemin demlenmişini sunmadan gitmek istemem. Belki de bugün Defne’nin derste hatırlattığı gibi, “belki de o kadar istemiyormuşum canım kitap yazmayı!” der, deriiiiin bir oh çeker, gözümü açtığımdan beri kalbimi kemiren şu illetten kurtulmuş olurum.

Eskiden büyük, çok büyük yazarlara, hayran olduğum yazarlara özenip umutsuzluktan felç olurdum, “ben nasıl onlar gibi yazabilirim ki?” diyerek. Yazacaklarımı pek kâle almazdım, kimsenin de alacağını düşünmezdim o vakit. Tamam konuşacağım ama, illa mühim bir şey çıkmalı dudaklarımdan. Böyle olmadığını işin aslının, yeni yeni fark ediyorum. Ne kadar sıradan, ne kadar özelliksiz olursa o oranda mühim olacaktı anlatılanlar. Herkesin hikâyesi çünkü uzaktan bakıldığında pek de yaldızlı, gösterişli olmayan, sıradan, bazen hatta düpedüz bayat detayların vardığı tümden çıkageliyordu. Önemsiz gibi görünen parçalar, bir anlam uğruna görünmez bir âhenkle bir araya geldiğinde, o zaman bir şeyler ifade etmeye başlıyordu. Ben de bu minvalde sıradan şeylerin kitabını yazmaya kararlıyım bir gün. (İsmini de Sıradan Şeyler Kitabı koyarım diye geçti şimdi aklımdan bak!) Hastalar, tikliler, tehlikesizler, arızalılar, sümüğünden top yapıp bir fiske ile odanın öbür ucuna fırlatanlar. Televizyon izlerken ellerini gayri ihtiyari pantolonlarının içine sokup sonra aynı boş bulunmuşlukla burunlarına götürüp koklayanlar. Kokuyu ezbere bilmelerine rağmen her seferinde yeniden koklayanlar. Böylesine dünyevi, böylesine ölümlü olan karakterler. En insancı romanlarda bile neden geçmez böyle ayrıntılar? Hep merak etmişimdir. Tolkien Frodo’nun hikayesini yazarken neden bir defa bile içlerinden birinin tuvaleti gelmemiştir? Kadın karakterler neden asla regl olmazlar? Neden üstleri başları hiç yokmuş, nefes alan, canı atan, aksıran, tıksıran, osuran, işeyen, işleyen ölümlü bedenleri yokmuşçasına kahramanlaştırılır karakterler? İnsan, içinde hapis olduğu ölümlülüğün tüm tiksinti dolu gerçeklerinde ölümsüzleşemez mi? Anna Karenina daha az mı Anna Karenina olurdu o zaman? Madam Bovary? Peki Dante? Dante’nin aşkı, kimdi o? Bilinçaltımızda atan ölüm korkusunun tansiyonu muydu bizi edebi alemlerde dahi insan denen yaratığı olduğu gibi ebedileştirmekten alıkoyan? Ölümsüzleşebilmek için illa bu dertlerden arınmak mı gerekiyordu? Afrodit mesela, Afrodit de kıçını silmemiş miydi? Kıçını silen, boku her yana bulaşmış bir Afrodit hayal etmek, birinin bunu gözümüzün önüne sokması neden bu kadar sinir bozucuydu? Sevdiğimiz tüm insanları da böyle hayal edersek diye miydi bu korku? Onlar için yarattığımız, onları içine koyduğumuz sırça fanus şangır şungur tuzla buz olur diye miydi? Yoksa dönüp dolaşıp kendi kokuşmuşluğumuzun, kokuşacaklığımızın etrafında parmak ucunda yürüyüşümüze mi gelip dayanıyordu her şey? Ernest Becker’in kemikleri sızlasın. Martha Nussbaum’un da. Yazmadığım tez yerine bu kitabı yazarsam aklanırım belki ebeveyn katında.

Pınar Üstün ile Hatha Yoga Kursu – 2. Dönem

14 Mart’ta başladığımız Salı sınıfına Nisan ayı boyunca da devam ediyoruz. Bu kursa 2-4 kişi arasında yeni öğrenci alabileceğim. Hatha Yoga’nın esansına ve esasına meraklı bütün öğrencilere açık. Hedefim mevcut sangha’nın ilerleyen aylarda da minimum fire vererek devam etmesi.

Bu derslerde bacaklardan merkeze doğru güçlü ve zarif hareketin prensiplerini işliyoruz. Geleneksel Hatha Yoga sistemlerinde var olan hazırlık serilerini öğreniyoruz. Doğru nefesi, bandhaları, ve enerji anatomisinin dinamiklerini pratiğin içine nasıl entegre edebileceğimizi deneyimliyoruz.

Eğitim Mayıs-Haziran aylarında da Salı akşamları devam edecek.

Tarih: 11-18-25 Nisan ve 2 Mayıs
Saat: 19:00-20:15
Yer: Agni Yoga, Sahrayıcedit
Sorular ve kayıt için: pinarustunyoga@gmail.com

IMG_5375

Pınar Üstün ile Hatha Yoga Kursu

4 derslik kurslar halinde ilerleyecek olan bu eğitimde, geleneksel Hatha Yoga sistemlerinde uzun yıllardır var olan, ancak popüler yogada izine rastlayamadığımız hazırlık serilerini çalışacak ve bacaklardan merkeze doğru güçlü ve zarif hareketin prensiplerini işleyeceğiz. Doğru nefes, bandhalar, ve enerji anatomisinin dinamikleri üzerine bolca vakit geçireceğiz.

Tarih: 14-21-28 Mart ve 4 Nisan Salı
Saat: 19:00-20:15
Yer: Agni Yoga, Sahrayıcedit
Sorular ve kayıt için: pinarustunyoga@gmail.com

pinar

 

Şiddet Nedir ve Kimlere Meyillidir?

Geçenlerde Karaköy’den tramvaya binmek üzereyken karşı platformdaki reklam panosunda bir ilan dikkatimi çekti. Reklamın üzerinde büyük puntolarla ‘KADINA VE KIZ ÇOCUKLARINA YÖNELİK ŞİDDETE SON VERMEK İÇİN KAYNAK YARATIN’ yazıyordu. Afişe bakar bakmaz bir an afişin kendisi de, üstünde yazanlar da çok saçma geldi. Kökü belki de binlerce yıl öncesine dayanan bir sorunu yamamak için ne alelade, ehvenişer çözümler bulmaya çalışıyorduk. Herkes kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddete son vermek istiyordu ama kimse erkek çocuklarına yönelik şiddete son vermek istemiyordu. Şiddete son kampanyalarında bile bir ayrımcılık, inceden bir küçük düşürücülük vardı. Canım onlar narindir çiçektir onlara şiddet göstermeyin, erkek adam ne de olsa erkek adamdır, o kaldırır diyordu bu sinsi başlık sanki alttan alttan. Bir allahın kulu da bunca kadını kızı döven adamları da küçükken biri dövmüş müdür diye merak etmiyordu.

Tramvay hızla hareket ederken gözüm kampanyaya destek veren kuruluşların logolarına takıldı; bir tanesini tanıyabildim. İBB’ninkini. Her yerden tanınıyor meret. Belli ki kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddete son vermek için kaynak yaratın diye çığırtkanlık yapan bu bilmemkaçıncı kampanyada, nerelerden ve kimlerden toplandığı belli olmayan o ‘kaynak’, yine ne idüğü bilinmez birtakım kodaman heriflerin elinde toplanacak, giderek daha da magandalaşan, bayağılaşan, erkekliği kadını koruyup kollamaktan başka bir şey olarak görmeyen bu ensesi kalınların kesesine girecekti. Kadındı şiddetti filan esasında kimsenin umurunda değildi. Bazen hunharca genelleme yaptığında gerçekleri daha net görebiliyorsun.

Sizi bilmiyorum ama benim beynim artık ‘kadına ve kız çocuklarına yönelik-‘ söz öbeğini otomatik olarak ‘şiddet!’ sözcüğüyle tamamlayıveriyor. Kadına ve kız çocuklarına yönelmiş başka bir şey varsa çeksin gitsin lütfen. Bu söz öbeği aynı zamanda bir oksimoron kokteyli. Hem, şüphesiz, Türkçe’nin dehasını sonuna kadar kullanarak oluşturulmuş; hem de dilbilgisel olarak yaklaşıldığında bir sürü çelişki ve soru işareti yaratıyor. Söyleyince ağız dolusu oluyor, değil mi? Kadına yönelik şiddete son! Son!! Haydi! Çok mühim bir şeyler söylüyormuşum gibi. Ama bu aslında bir cümle bile değil. Kadınlara yönelmiş bir şeyler olduğunu anladık, ama tam ne olduğunu kestiremiyoruz. Bu yönelik şeyin hangi yönden geldiği, kaynağı bir takım kişi veya kişilerse bu şahısların kimlikleri meçhullüğünü koruyor. Gizli, pek müphem bir öznesi var bu cümlenin, ama kim? Ne? Gerçekten kadına yönelik şiddet eyleminde bulunan kimdir ey reklam panosu, bunu açık et bana! Adam mı, kocam mı, anam mı, hükümet mi, toplum mu, zeitgeist mı, kim ulan bana şiddet uygulayan? Çıksın ortaya!

Bu faili meçhullüğün yanısıra, cümlenin öğeleri arasında da o kadar çok çelişkili ilişki var ki, sanki bütün artılar eksiler birbirlerini götürüp nihayetinde kocaman, ne olduğu anlaşılmayan bir boşluk, bir kafa karışıklığı yaratıyor bu çağrı. KADINA VE KIZ ÇOCUKLARINA YÖNELİK ŞİDDETE SON VERMEK İÇİN KAYNAK YARATIN. Bir kere ‘yönelik’ sözcüğü kendi içinde bir gidişat, bir temayül barındırıyor. Bir yere doğru yönelmişsem yüzümü o yana doğru dönmüşümdür. Arkamı dönmemişimdir mesela, bu bakımdan bir de olumluluk anlamı var bu sözcüğün içinde. Ama hemen ardından gelen ve oldukça olumsuz bir tınısı olan şiddet sözcüğü bir anda cümleyi alt üst ediyor. Demek ki şiddet denen şey yüzünü kadına ve kız çocuklarına dönmüş. Açmış kollarını, ağzının kenarında gevrek bir gülümsemeyle bizi bekliyor şiddet. Böyle bir şey canlanıyor zihnimde.

Bir de cümlenin etkileyici ve bir o kadar da kof sonu var tabii: Şiddete son!! Verdim gitti! Hey hoo! Peki nasıl? Kaynak yaratarak tabii! Sanki şiddete rüşvet verecekmişim de, iyi gününe denk gelirse şiddet de sıkıntı çıkarmadan bir süreliğine ortalardan kaybolacakmış gibi. Sanki şiddet denen şeyin cinsel yönelimi, damak tercihi kadın ve kız çocuklarından yanaymış da, biz de canla başla onu bu sapkınlığından vazgeçirmeye çalışıyormuşuz gibi. Sanki biz bir şey yapmazsak, kaynak yaratmazsak mesela, şiddet de kendi ivmesiyle, fıtratı gereği, doğal olarak, kendiliğinden, kadın ve kız çocuklarına meyledecekmiş gibi. Yüzde elliyi evde zor tutuyormuşuz gibi.

Şimdi diyeceksiniz ki, ne yazsalardı kardeşim? Kadına şiddet de toplumsal bir sorun değil mi? Bir şekilde farkındalık yaratmayalım mı? Hay hay, yaratalım. Ne yazık ki tüm bu ardında iyi niyet barından propagandaların neticesinde benim aklımda kalan sözcük yine ‘şiddet’ oluyor, ve bütün bunlar kadına yönelik şiddeti hem bir söz öbeği, hem de bir kavram olarak popülerleştirip meşrulaştırmaktan başka da bir işe yaramıyor bence. Basit birkaç sözcüğün elindeki kudret hiç de azımsanacak gibi değil. Tüm bu laf kalabağının içinde sorunun esas kaynağına inmeye “yönelik” en ufak bir çabaları olmadığını da hisset istiyorlar bir yandan. Daha baştan mağlupsun yani, kampanyan da, sen de.

Bence afişte bağıra bağıra ‘KADIN VE KIZ ÇOCUKLARIMIZI ŞİDDETE YEDİRMEYİZ’ yazsa çok daha etkileyici olurdu.

Bir Yoga Günlüğü: Gün 21-26

İnsanoğlu kuş misali sevgili günlük. Geçtiğimiz Pazar günü dört günlüğüne Doğu Karadeniz’e gittim. Dönmez olaydım dediğim çok oluyor.

Turkcell’den gına geldiği için Temmuz başında Vodafone’a geçmiştim. Yüksek yüksek tepelerde Turkcell çekerken benim Vodafone çekmedi, çok da güzel oldu. Fırsat buldukça telefona 28günyoga’nın gidişatına istinaden minik notlar aldım. İşte son 5 gün.

21 Ağustos Pazar – Gün 21

Sabah kalkıp çanta hazırladım. Yolculuk günleri üzerimde bir stres oluyor hep. Bir şeyler “kaçıyor, kaçıyor, kaçtı!” hissi. Kahvaltıdan sonra bir süre daha evin içinde ne yapacağımı bilemez halde dolaştım, içimi yolculuğun heyecanı sardı. Sonra da çıkıp Cadde’deki Yin dersime gittim. Dersin teması zaten Cuma günkü hamam sefasıyla beraber belli olmuştu: alma ve verme arasındaki o hassas denge. Yin dersleri bu temayı işlemek için biçilmiş kaftan. Harika bir ders oldu. Sonrasında hemen eve dönüp hazırlandım ve havalimanına doğru yola çıktım.

Yolculuk oldukça rahat geçti. Uçak vaktinde kalktı, vaktinde inmek üzereydi. Gece uçacağım nasılsa bir şey göremem bari rahat edeyim diye cam kenarını değil koridor kenarını almıştım, meğersem muhteşem bir şimşek gösterisi beni bekliyormuş. Görsel bir şölen oldu adeta. Hatta öyle bir şölendi ki, yere konuş saatinden 5 dakika önce uçağın OrGi’ye (sonradan ismini değiştirdiler ama bir vakit Ordu-Giresun havalimanının ismi buydu evet) değil Trabzon’a ineceğinin anonsu geldi. Okuduğum kitaptan başımı kaldırdım, uçağın varış heyecanı içimi sarmalamışken Trabzon ismini duymamla beraber gülümseyip kitaba devam ettim. Yapacak bir şey yok. Bir de Trabzon bileti pahalı diye OrGi’ye almıştım, hahaha! Ben kaderin bu cilvesine içimden güledurayım anonsu takiben uçağı kontrolsüz bir panik sardı. Sanırsın Lost. Ben oldukça sakinim ama sinir sistemi dediğin sosyal bir iletişim ağı, çevredekilerin tepkileri bulaşıyor. Koridorun diğer yanında oturan insanlar ağlayıp feryat figan ettikçe benim de içimden bir tahammülsüzlük dalgası kabardı, kendimi yatıştırmaya çalıştım. Anonstan beş dakika sonra da yere konduk zaten. Sonrasında bizi epeyce bir süre uçağın içinde, bir bilgi vermeden beklettiler. Sonra kapıyı açtılar, isteyenler Trabzon’da inebilir, biz yakıt alıp bekleyeceğiz, Ordu-Giresun’a tekrar inmeye çalışabiliriz, inemeyedebiliriz, orada hava düzelir mi düzelmez miii,  gibi muğlak cümleler kurdular. Pilotların sesleri bir seçilme kriteri mi bilmiyorum ama normalde karizmatik ve otoriter ses tonlarından ötürü bu tarz durumları kontrol altına alıp yolcuları teskin edebiliyorlar. Bizim pilotun biraz toy bir sesi vardı, uçağın içinde anonsun sesi de normale göre kısıktı, o yüzden kimse pilota güvenemedi. Ben de Trabzon’da indim. 1 saat Havaş bekledim, 2 saat sonra da Giresun’a vardım. Pazar günü yogasız geçti. Kaza yogasına +1 ekledim.

22 Ağustos Pazartesi – Gün 22

Çamlıhemşin’e doğru yoldayız. Giresun’dan gelmek zaten epey bir vakit aldı. Çinçiva’da muhlama ve çay yuvarladıktan sonra Tar şelalesine doğru yola çıktık. Arabayı parkedip şelale patikasına girdik. Şelale oldukça haşmetli ve insanı ürkütüyor. Ancak önünde oldukça büyük ve doğal bir havuz oluşmuş. Yer misin yemez misin? Çığlık ata ata suya girdim valla! Aslında suyun kendisi o kadar soğuk değil ama şelalenin bir rüzgarı var, insanı epey üşütüyor. Sudan çıkınca vücudum içeriden sobayı yakmışsın gibi ısınmaya başladı. Hava kararmaya başlarken biz de geri döndük. Ayder Yaylasına çıkışımız ve Oberj’e gelişimiz tam yemek saatine denk geldi. Sağolsunlar bizi beslediler. Sabahtan akşama kadar yollarda geçen bu günde de yogamı yapamadım ey karavan. Bugünü de yaz haneme. 

23 Ağustos Salı – Gün 23

Kahvaltı sonrası güneş altında yaylaya nazır mayıştıktan sonra biraz ayak bileklerimi ısıtacak bir şeyler yaptım Oberj’in verandasında. Biraz ayak parmakları ucunda çökme kalkma. Bugünün yogası bu kadarcıktı. Ama bugünün devamında beni bekleyenler aslında yogamın bir parçasıydı.

Öğleden sonra bizi Kavron yaylasına götürecek olan dolmuşa bindik. Yol 45 dakika sürdü sanırım. Böbrek taşı düşüren cinsten. Sağa sola patates çuvalı gibi sallana sallana Kavron’a vardık. Gökay Kavron Yaylasından biraz daha yukarı yürüyerek güzel göllerin olduğu bir yere gideceğimizi söyledi. Ben beni neyin beklediğini bilmediğim için bana sunulan her türlü programa fitim. Göllerin olduğu yere gidip geri geldiğimizde Ayder’e dönen son dolmuşa yetişemeyeceğimizi anlayınca bir pansiyon bulup yola koyulduk. Rehberim bana çok fazla detay vermekten bilerek kaçınarak bahsettiği göllerin “şu tepenin ardında” olduğunu söylemekle yetindi. Şu tepenin ardına gitmek içinse neredeyse 3 saat 4 km boyunca yokuş yukarı yürümek gerektiğini tabii ki yaşayarak öğrendim. 4 km’nin 3 saatte yürünebildiği bir patikanın zorluk derecesini okurun hayal gücüne bırakıyorum. Tur tanımlarında bu rotanın zorluğu orta olarak geçiyor. Zaten aşağıdan baktığında veya yürürken de o kadar zorlu gözükmüyor, ama o yolun “git git bitmiyor” oluşu, “bu çıkışın bir de inişi var” meselesi ve tüm yolculukların favori sorusu olan “ne kadar kaldı?” sorusunu düşünmemeye çalışmak, zihinsel olarak oldukça yoruyor. Süre böyle bir ortamda gerçekten bağımsız, uzay boşluğunda bir kavrama dönüşüyor çünkü. 

IMAG3735

Patika aslında oldukça büyüleyici. Sürekli minik minik derelerin üzerinden geçtiğin, yolda otlayan möö’lere yol verdiğin, çoğunluğu yemyeşil bir rota. Peşine bir tur kafilesi takmış kocaman bir çomar bile gördük. Bu tarz yürüyüşlerde anladığım kadarıyla kilit nokta nabzı sabit ve mümkün olduğunca düşük bir seviyede tutup gerçekten bir emmi hızıyla yürümek. Gökay’ın gösterdiği hızda gidersem hiç bitmeyecek gibi geliyor yol, ister istemez acele ediyorum, acele edince sürekli nefes nefese kaldığım bir yerde oluyorum. Her işte olduğu gibi bu işin de bir yordamı var, ve uygulamaktan kaçındığın veya öğrenmeye direndiğin ölçüde yoruluyorsun. 

IMAG3744.jpg

Bu çapta bir trekking teşebbüsüne ilk kez atılıyorum. Doğada yürümeyi hiç bilmediğimi bundan önceki birkaç kısa yürüyüşten anlamak zor olmadı. Önümde yürüyen Gökay’a baktığımda onun neredeyse adımını atacağı yere pek de fazla bakmadığını fark ettim. O sürekli etrafa, manzaraya bakıyor, bizi çevreleyen güzelliğin tadını çıkarıyor. Yürüme işini bacaklarına bırakıyor. Bense sürekli önümdeki patikayla sıkı bir muhabbet halindeyim: şu ayağımı buraya atsam, öbürünü de şunun üzerinden, hah şurda taş var yuvarlanabilir ona basmayayım, falan filan diyerek. Ayaklarımı nereye atacağım tamamen zihnimin himayesinde. İlk tecrübem olduğu için normal belki ama işte her deneyimden bir ders çıkarmak mümkün. Benim genel olarak bu yolculuktan çıkardığım ders, bacaklarıma hiç mi hiç güvenmediğim oldu. Nasıl kaya tırmanışında bir ayağım sıkı sıkı kayaya tutunurken o bacağa güvenip de yükselemiyorsam, burada da bacaklarımdaki kuvvetin bana yeteceğine dair hiçbir inancım yok. Üstelik Shadow Yoga her şeyden evvel seni bacaklarından yukarı doğru güçlendiren bir pratik. Kendi yogam sırasında yaptığım şeyler çoğu zaman tipik bir yoga pratiğinden ziyade bacak çalışmasına ayrılmış özel bölümlerden oluşuyor. Eskiye oranla güçlendikleri muhakkak. Zaten bundan çok değil üç sene önce bırak üç saat bayır yukarı yürümeyi, evden Bostancı’ya yürüyene kadar dizlerim ağrıyordu. Ama herhangi bir bölgenin güçlenmiş olması orada oluşan gücün tam olarak nasıl kullanılacağı veya tam kapasite kullanıp kullanılmayacağına dair bir şey söylemiyor. Bu çok acayip bir şey.

Yürüdükçe yukarılarda Kaçkar Dağlarının tepeleri bulutların arasından bize kendini göstermeye başladı. Benim kendi zirvemse ilerde bakınca gördüğüm ve Gökay’ın göllerin “şu yuvarlacık tepenin hemen ardında” olduğuna söz verdiği tombul kayanın orası. Gerçekten de oradalarmış 🙂 Karşımıza çıkan ilk gölün adı Karadeniz Gölü. Gerçek değilmiş de copy-paste’miş gibi görünüyor. Etraftaki güzellikler gölün durgun sularından geri yansıyor. Göle nazır çayırın üzerine kendimi bıraktım ve bir süre öylece hareketsiz yattım. Gerçekten çok yorulmuştum. Orada çok kalmadık, biraz daha ilerledikten sonra yine bir başka buzul gölü olan Çengovit Gölü’ne geldik. Elimizdeki telefonlarla bu güzelliğin resmi ancak bu kadar oldu. Bir süre sonra bulutların hepsi dağıldı ve bu görüntünün ardında Kaçkarlar tüm haşmetiyle kendisini gösterdi. Bir süre bu gölün kıyısında oturup bir şeyler atıştırdık, dinlendik. Burada, ve belki de kilometrelerce çevremizde, başka kimse yok.

IMAG3759.jpg

Vee dönüş yolu! Batan güneşe nazır, harika bir yürüyüş oldu. Dönüşte yol daha hızlı ilerliyor olmasına rağmen sanırım yine de 2 saat sürdü. Sonlara geldiğimizde bacaklarımda derman kalmadığını hissetmeye başladım. Yokuş aşağı dizler için tam bir sınav oldu. Yol tamamına erip artık Kavron Yaylasına geri döndüğümüzde, çıkarken karşılaştığımız çoban köpeğini tekrar gördük. Köpekleri görünce gerçekten kim olduğumu unutuyorum sanırım. Son birkaç dakikadır sızlanmakta olduğum yorgunluk sanki hiç olmamış gibi kendimi köpeğin peşinden güle oynaya yemek yiyeceğimiz yere doğru yürürken buldum. Yürürken elim sırtına deyiyor, o kadar kocaman bir kuçu! Ben pansiyonun önündeki bir sandalyeye çöktüm, o da bana patisini verdi. Bir süre böyle sevgi alışverişinde bulunduk. Sonra o kendi yoluna gitti, ben de yemeğime gittim.

IMG_5275.JPG

24 Ağustos Çarşamba – Gün 24

Sabaha Kavron’da uyandık.

IMG_5285.JPG

Kahvaltı sonrası yine çalkantılı bir dolmuş yolculuğu ve tekrar Ayder. Oberj’de biraz dinlendik, dış dünya ile senkronize olmaya çalıştık. Telefon yeniden çekmeye başlayınca patır patır maillar, mesajlar, güncellemeler düştü. Ardından Türkiye’nin önceki gece yarısı Suriye’ye girdiği haberini gördük. Nasıl bir memleketse 24 saat kendi haline bırakmaya gelmiyor arkadaş!

Yola koyulmadan evvel, ne yalan söyliyeyim büyük ölçüde Gökay’ın baskılarına dayanamayarak otelde kendime yoga yapabileceğim bir yer arandım. Bembeyaz çarşafların kurumak üzere asılmış olduğu ufak taş terası kendime uygun görüp, orada hazır bekleyen süpürgeyle biraz yerleri temizleyip, ardından uzuun uzun güzel bir pratik yaptım. Bütün yogam boyunca arkada bir yerlerde müzik çaldığını en son yere oturunca fark ettim. Dünkü çılgın yürüyüşten sonra yine oldukça meraklı bir yoga oldu. Bakalım bu nasıl olacak, bakalım şu olacak mı. Apana vayu teorisi bence artık kanıtlanmış oldu. Yine yoğun bedensel aktivitenin ertesi günü, ve yine bedenin arkası açık, alın kaval kemiklerine değiyor. Tesadüf olamaz. Mayura’da uzun uzun kaldım, üstüste birkaç tane kol dengesi çalıştım. Dünden sonra dizlerimde herhangi bir ağrı olmaması beni çok sevindirdi. Neredeyse öpecektim dizlerimi. Öpmeliydim belki de.

Yogadan sonra yola çıkıp Makrevis’e gittik. 29 Eylül – 2 Ekim tarihleri arasında Gökay’la birlikte burada bir kamp yapacağız. Sabah akşam yinli yanglı yoga dersi ve aralarda da Gökay bizi her gün başka bir diyarda yürüyüşe götürecek. Kamp süresince bizi misafir edecek Makrevis Pansiyon’a uğradık. Pansiyonun sahipleri Meryem ve Hemşin Hanım’la uzun uzun sohbet ettik, sağolsunlar beni bir güzel yoğurtlu yaprak sarmayla doyurdular. Üzerine de mis gibi çay. Bu ahşap konak en az yüz yıllık. Yoga yapacağımız alan da eskimiş ve artık yumuşacık olmuş ahşap parkeleriyle mis gibi kokuyor. İstisnasız her pencere delicesine bir yeşilliğe bakıyor ve aşağılarda çağlayan Fırtına Deresi’nin sesi kulaklardan hiç eksik olmuyor. Konakta bir süre gezinip içeri süzülen güzel bir ışığı yakalayınca fotoğraf çekmekten kendimizi alamadık. Kampa dair daha detaylı bilgiyi Facebook etkinlik sayfasından veya ana sayfada Yoga bölümünün altında Kamplar kısmında bulabilirsiniz.

IMG_5375.JPG

Buradan Çinçiva’ya, Alaf Pansiyon’a doğru geldik. Burada mutfakta istediğin gibi kendi yemeğini yapabiliyorsun. Şanslıydık ki içeride pişmekte olan nefis bir mantı vardı menüde! Soslarını da hazırladıktan sonra yemeye koyulduk. Bir süre balkonda oturup sohbet ettik. Ertesi sabah 5’te yola koyulacağımız için de erkenden yattık.

25 Ağustos Perşembe – Gün 25

Dönüş günü. Gönülsüzüm. Gerçekten hiç ama hiç dönmek istemedim. Saat 9’a doğru yine Giresun’a vardık. Havalimanına gelip çantayı almak üzere arabanın kapısını açmamızla beraber benim uçağın yaklaşık 1 saat rötar yaptığını duyduk. İçeride yapacak bir şey olmadığı için tekrar arabaya binip ne yapsak diye bir süre düşündük. Sonra da Ordu yakınlarında bir plaja gidip denize girdik! Bu Karadeniz havası bir acayip. Yoğun bir bulut tabakasının ardında zar zor belli olan bir güneş var, buna karşın hava felaket sıcak ve boğucu. Böyle havaya ‘alamuk’ deniyormuş. Yine de su çok güzeldi.

Bu seferki yolculuk olaysızdı diyeceğim ama inişe doğru beni bile biraz panik edecek kadar sallandığımız bir yolculuk oldu. Gökay bir keresinde türbülans için “bozuk asfalt gibi düşün” demişti, ben de öyle düşünüp kendimi rahatlatmaya çalıştım. O sırada elimde olan Bir Çift Yürek’in son sayfalarında Aborjinlerin ölümle olan ilişkisinin anlatıldığı bir bölümdeydim. O an uçakta olup bitebilecek hiçbir şey benim kontrolüm dahilinde değildi, ve uçak sağa sola sallandıkça elimi kolumu uzatıp bir yerlere tutunmam bile aslında çok anlamsızdı. (Devamlı okur buradan tırmanış  maceramdaki ellerle tutunma çılgınlığımı hatırlayacaktır. Çok da farkı yok aslında) Ben de ellerimi kucağıma bırakıp koltukta sallanırken varlığına inandığım o güce doğru kendimi serbest bıraktım. Ölecek olursam mutsuz, bezgin veya tatminsiz değil de gerçekten keyif aldığım bir hayatımın olması beni rahatlattı. Mümkünse ölmemeyi diledim tabii 🙂 Bir ara en çok korktuğum ve sonunda bana işimden istifa etme cesareti veren idrak da buydu: “Yarın ölürsem, mutsuz öleceğim!” Bazı şeyler aslında çok basit. Hayatından memnun değilsen değiştirmek zorundasın.

Uçak Sabiha’ya iner inmez telefondan otobüs saatini kontrol edip yine maalesef koşar adımlarla çıkışa doğru yöneldim. Otobüsü yakalayıp eve geldim. Saat 2 olmuştu. Sabahın 5’inde başlayan araba yolculuğu, üzerine sallantılı uçak seyri, biraz da İstanbul otobüsleri derken kafam gerçekten jet lag gibiydi. Akşam 5’teki dersim için yine birazdan çıkacağım evden. O kadar yorgunum ki. Bir yirmi dakika kestirip duş aldım, saçımı bile kurutamadan evden çıktım. Bundan sonra da yolculuk sonrasında yoga dersi vermemeye dair zihnime bir not koydum. Dersten dönünce biriken işlerle uğraştım. Geç oldu ve yattım. Kaza yogasına bir tane daha ekledim.

26 Ağustos Cuma – Gün 26

28günyoga meğersem 26gün yoga olacakmış benim için ey karavan! Sabah benim ‘renkli’ halim başlayınca, dürüst olayım, içimden kocaman bir oh çektim. Son birkaç günde sektirdiğim günler olmuştu ama artık kazanılmış, hak edilmiş bir tatilim var doyasıya kullanabileceğim! Duruma göre bir 4-5 gün sonra yeniden dönebilirim yogama. Ama bundan sonrası sessiz ve gözlerden ırak bir şekilde olacak. Zaten ertesi hafta İngiltere’ye gidiyorum. Birkaç gün Londra’da kalıp oradan Shadow Yoga kursunun yapılacağı minik kasabaya geçeceğim. Büyük buluşma geldi çattı bile!

Ağustos ayının başından beri niyet ederek koyulduğumuz bu macerada pek çok kişiyle birlikte yol almak benim için sürecin en keyif veren kısmı oldu. Bu niyet ayının bize öğrettiği şey aslında ‘istersen olabildiği’. Düzenli bir şekilde yoga yapmak da, yazı yazmak da, benim için son dönemlerde oldukça zorlandığım şeyler olmuştu. Ufak tefek aksaklıklar hariç bence güzel bir yol aldım. Bundan sonra ay halimin karanlık köşelerine çekilip biraz gözlerden ve sosyal medyadan uzak yaşama niyetindeyim. Yolculuğu beraber paylaştığım herkese gönülden binlerce teşekkürler!

#yogayadevam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 19&20

Saat şu an 08:01’i gösteriyor. Yapmam gereken bir sürü şey var, bu akşamki yolculuk için toplamam gereken bir çanta, mümkünse bir sabah yogası, ve dahası. Ancak geçtiğimiz iki günü kısa da olsa şöyle bi toparlamak istedim, yoksa ipin ucu kaçmakta!

Mesela şu an 19. günümün yogasını hatırlayamıyorum. Evet hayal meyal geldi şimdi. Güzel, kısa ve öz bir sabah pratiğiydi. Evden çıkıp Tophane’de Burcu’yla buluştuk. Bugünün planı çok netti: Sabah 11:30’da Kılıç Ali Paşa Hamamı‘nda randevu, ve sonrasında tamamen canımız ne isterse onu yapacağımız, kafası rahat bir gün. Aynen de öyle oldu.

Hamamın kapısından içeri girdiğim andan çıkana kadar geçirdiğim her saniye içime, ruhuma, her şeyime iyi geldi. Olağanüstü bir atmosfer var içeride, ve olağanüstü bir hizmet. Sıramızı beklerken ve dinlenirken mevsimin taze meyvelerinden, buzz gibi harika bir şerbet sundular. Erik şerbetiymiş. Ardından yine serin, nane kokulu havlular getirdiler. Koklasam mı yüzüme mi sürsem karar veremedim. Ardından hamam sefası. Sanırım yirmi dakikaya kadar göbek taşının üzerinde Burcu’yla muhteşem kubbedeki şekilleri, içeri süzülen ışık huzmelerini seyre dalarak, yarı hipnotize bir şekilde kalakaldık. Burcu tabii tecrübeli. Bense bu çapta ilk defa bir hamam deneyimi yaşıyorum ve içeri adımımı attığım andan itibaren de bu olayın müptelası olacağıma adım gibi eminim! Mermer taşının grili mavili rengi, beyaz duvarlarla olan uyumu, şıpır şıpır su sesleri, insanın ruhunu okşuyor adeta. Osmanlı işini biliyormuş dedik.

kap.jpg
girişte karşılandığımız ve yıkandıktan sonra dinlenmek için serildiğimiz alan

İster istemez kışın buz gibi soğukta yaşanılacak bir hamam tecrübesinin nasıl olacağını düşündük. O göbektaşının üstünde ayaklarıma, karnıma, sırtıma, o kadar güzel bir ısı yayıldı ki, eklemlerime bile iyi geldiğini hissettim. Ardından bizle ilgilenen hanımlar geldi, ve bizi bir güzel yıkayıp pakladılar. Bir ara kadının çılgınca köpürttüğü keseden fışkıran baloncuklar altında kıkırdamadan edemedim. İçinde çocukluğuna dair en ufak bir kırıntı barındıran bir kişinin de bu baloncuk sefasından etkilenmeyeceğini düşünemiyorum. O keseden nasıl o kadar çok baloncuk çıktı ve her yer köpük içinde kaldı, bilmiyorum. Natırım (kadın tellaklara natır deniyormuş) beni yıkarken ben de köpüklerle oynamaya daldım. O bir saat tek yaptığım natırın direktifleri kapsamında oturduğum yerde bir öne eğilip bir arkama yaslanmak oldu. Yoga dersleri her ne kadar insana doygun bir tatmin hissiyle geri dönse de, derste geçirdiğin bu dakikalar boyunca aslında sadece ‘verdiğin’ bir ortamdasın. Dikkatinin yüzde yüzü öğrencide, ve aklında başka hiçbir şey yok. O yüzden bir değişiklik olarak tamamen ‘aldığın’ bir ortamda bulunmak, içimizde derinlerde bir şeyi dengeledi gibi hissettik Burcu’yla. Ve bizler gibi aslında bir hizmet veren kişiler için ara da bir de hizmet almak kadar doğal ve gerekli bir şey olmadığına şiddetle kanaat getirdik.

kap2
gerçeğinin görkemini tam olarak yansıtmasa da!

Yıkanıp paklandıktan sonra bizi peştemallara sardılar, ayaklarımızı kuruladılar, saçlarımızın nemini aldılar. Sonrasında da bizi ‘dinlenmek’ üzere ana salona, yani hamam yolculuğuna başladığımız ilk mekana tekrar aldılar. Orada o sedirlerin üzerinde sultanlar gibi kaykılmış bir şekilde yatarken kaç saat geçti bilmiyorum. Hamamdan çıktığımızda 3 saat 15 dakikadır içeride olduğumuzu fark ettik. Az bile geldi. Buraya insan kitabını filan alıp hamamına girdikten sonra akşama kadar neredeyse rahatsız edilmeden kalabilir. Cep telefonundan uzakta, huşu içinde, ana alandaki çeşmenin şırıltısı ve fondan gelen hafif müzikle beraber beyin dalgalarım yatıştı. Hamamdan bizi çıkaran şey aslında çılgınca acıkan karnımız oldu. Epey gönülsüz ayrıldım diyebilirim. Kapıdan dışarı adımımı attığım anda da hayatımda hiç hissetmediğim bir his bütün bedenimi kapladı: rüzgarın her hareketini tenimde hissedebiliyorum! Normalde uyuşuk ve hissiz olan yerler bile hayata açılmış, kollarımın, ayak bileklerimin, bacaklarımın üzerinde rüzgarın oynaştığı yerler apaçık beynime iletiliyor. Pamuk gibiyim. Yarı geçirgenim. Fazla uzağa gitmeden Fasuli’ye girip kendimize kuru fasülye, pilav ve cacık sefası çektik. Allahım ne gün! Bu paketi hayatımın sonuna kadar hiç değiştirmeden uygulayabilirim. Ben öyle sürekli farklı zevkler peşinde koşan biri değilim. Bir rutinin içinde serpiliyorum ve sevdiğim bir şey bulursam da pek başka bir şeyler aramadan sadakatle o sevdiğim şeyi defalarca tekrarlayabilirim. O yüzden ayda bir mi iki mi karar veremedik ama bütçemiz el verdiğince kendimize bu harika hediyeyi düzenli olarak vermeye söz verdik.

20. günün yogası dün derslerden sonra eve gelince ancak yapılabildi. 30 dakikalık jet bir pratikti, yine enerji patlamalı günlerden biri daha. Sonrasında bir takım işler. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz Karadeniz kampını da nihayet dün gece duyurabildik! Heyecandan bir süre uyuyamadığımı itiraf ediyorum. Kampa dair başka bir yazı yazmak da planlarımın arasında. Şimdilik etkinlik linkini buraya bırakayım. (Sonradan ekleme: tüm yoga kampları artık bu sayfada!)

Önümüzdeki günler 28günyoga için belki de en sınayıcı günler olacak çünkü mekan değiştiriyorum. Perşembe gününe kadar Karadeniz’de olacağım ve yoganın her gün eksiksiz devam edebilmesi için bir takım ohal önlemleri gerekecek. Benim için en zor şey çünkü kendi rutinimden çıkıp farklı mekan ve ortamlarda da bunu devam ettirebilmek. Ama bu sefer olacak, çünkü yalnız değilim 🙂 #yogayadevam