Yazılmamış Kitaba Övgü

Bir oturuşta, (bir yatışta mı demeliyim?) 430 sayfa okuyanlarda bugün! Kitap bitti. Güzel de bitti. Bir ara anneme vereyim de okusun.

Kafamın etini kendimi bildim bileli kemirmiş bir soru, sorun.. Bir kitap, bir roman yazmak isteyişim, henüz yazamayışım. Kafamda hep yazılmamış satırlardan dev bir arşiv. “Of harika fikir, ben bunu kesin unutmam!” diyerek bir kenara not edilmemiş, yaratıcı gücün kibri içinde eriyip gitmiş söz öbekleri. Bir imlâ hatası bile yapmadan, bir kere bile geri dönüp yazılanları tekrar okumaya gerek kalmayacak kadar tastamam diyaloglar. Hepsi zihinde tabii. Bundan birkaç sene evvel bir inzivaya giderken bindiğim Dalaman uçağında, uçağın tekerlerinin havada olduğu bütün süre boyunca düşünce akışım bir defa bile kesintiye uğramadan koca bir bölüm yazdım kafamdan baştan sona. O kadar net ki her sözcüğün sayfanın yeri, aklıma bir detay geldiğinde zihnimdeki fihristte geri gidip hoop uygun yeri buluyor ve oraya yerleştiriveriyorum sözcüğü, sonra imleci kaldığı yerden tekrar işletiyorum. Uçaktan inip bavulları aldık. Fethiye’nin virajlı yollarına dayanabilmek için devrildiğim minibüs koltuğunda bölümün devamını getirdim, yine kesintisiz. Sektirmeden akıyor. Allahım diyorum neden şu teknoloji gelişmedi hâlâ, neden düşünce hızında yazamıyoruz? Bir kitap yazmama mani tek şey buymuş gibi. Bazen gerçekten de bir tek bu gibi geliyor. Nasıl gerçek olup can bulacaklar bunlar? Nereden başlanacak? Nasıl bir örgüye oturacak, hiç bilmiyorum ki. Tek bildiğim bir gün olacak. Umarım yani.

Liseden bir günüm geldi gözümün önüne şimdi. Sırt çantam, bir dirseğimin içine yaslı mor klasörüm, lanet lacivert etek altında o ayaklarıma hiçbir zaman olmayan, ama bütün kızlar giydiği için ben de giyeyim diye ısrar ettiğim, püsküllü bordo deri makosenler. Ayağımın acısıyla o zamanlar Ankara Birlik Mahallesi’nde bulunan evin girişine uzanan yolda tıngır mıngır yürürken yine aklımdan pek afilli diyaloglar geçiriyorum. Ne de uzun zaman olmuş! Hiçbir şey değişmemiş. Değişeceği de yok galiba. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye bir laf var mıydı? Yoksa da olsun. Şu gerçeği kabul edelim. Hepimiz çocukken gördüğümüz hayalleri gerçek etmenin peşinde koşan, biraz daha büyümüş çocuklarız. Bunlar da şanslı olanlarımız. Diğerleri o hayalleri eski bir akrabanın siyah beyaz fotoğrafına kaçak bakışlar atar gibi evin gözlerden en ırak noktasına kaldırıyor.

Bana en zor, en dip zamanlarımda, karanlığın kuyusundan çıkma cesaretini veren neydi vaktiyle? “Yarın ölürsen mutlu mu ölürsün yoksa mutsuz mu?” sorusu. Mutlak bir cevaptı o zaman benimkisi. Yarın böyle ölürsem gerçekten çok mutsuz gideceğim Allahım. Çok eksik. Çok yazık. Yaşamadığım o hayata çok ayıp etmişim gibi. Zaten ölmesem de utancımdan yaşayamazmışım gibi. İşte bu soruyu belki de kitap yazma çerçevesinde bir kez daha sormam lazım. Bir kitap yazmadan ölsem mutlu mu ölürdüm mutsuz mu? Bunun cevabı biraz daha karışık. Sırf bir kitap yazmadım diye gözüm arkada gitmem herhalde. Mutlu ölebileceğim bir hayat tasarısı içinde yaşıyorum. Ama yine de, yıllarca çiçek açıp meyve verip durmuş da, en tatlı en doygun meyvelerini vermeye başlayacakken tak! diye kesilen bir ağaç gibi hissederim herhalde. Reçinemin demlenmişini sunmadan gitmek istemem. Belki de bugün Defne’nin derste hatırlattığı gibi, “belki de o kadar istemiyormuşum canım kitap yazmayı!” der, deriiiiin bir oh çeker, gözümü açtığımdan beri kalbimi kemiren şu illetten kurtulmuş olurum.

Eskiden büyük, çok büyük yazarlara, hayran olduğum yazarlara özenip umutsuzluktan felç olurdum, “ben nasıl onlar gibi yazabilirim ki?” diyerek. Yazacaklarımı pek kâle almazdım, kimsenin de alacağını düşünmezdim o vakit. Tamam konuşacağım ama, illa mühim bir şey çıkmalı dudaklarımdan. Böyle olmadığını işin aslının, yeni yeni fark ediyorum. Ne kadar sıradan, ne kadar özelliksiz olursa o oranda mühim olacaktı anlatılanlar. Herkesin hikâyesi çünkü uzaktan bakıldığında pek de yaldızlı, gösterişli olmayan, sıradan, bazen hatta düpedüz bayat detayların vardığı tümden çıkageliyordu. Önemsiz gibi görünen parçalar, bir anlam uğruna görünmez bir âhenkle bir araya geldiğinde, o zaman bir şeyler ifade etmeye başlıyordu. Ben de bu minvalde sıradan şeylerin kitabını yazmaya kararlıyım bir gün. (İsmini de Sıradan Şeyler Kitabı koyarım diye geçti şimdi aklımdan bak!) Hastalar, tikliler, tehlikesizler, arızalılar, sümüğünden top yapıp bir fiske ile odanın öbür ucuna fırlatanlar. Televizyon izlerken ellerini gayri ihtiyari pantolonlarının içine sokup sonra aynı boş bulunmuşlukla burunlarına götürüp koklayanlar. Kokuyu ezbere bilmelerine rağmen her seferinde yeniden koklayanlar. Böylesine dünyevi, böylesine ölümlü olan karakterler. En insancı romanlarda bile neden geçmez böyle ayrıntılar? Hep merak etmişimdir. Tolkien Frodo’nun hikayesini yazarken neden bir defa bile içlerinden birinin tuvaleti gelmemiştir? Kadın karakterler neden asla regl olmazlar? Neden üstleri başları hiç yokmuş, nefes alan, canı atan, aksıran, tıksıran, osuran, işeyen, işleyen ölümlü bedenleri yokmuşçasına kahramanlaştırılır karakterler? İnsan, içinde hapis olduğu ölümlülüğün tüm tiksinti dolu gerçeklerinde ölümsüzleşemez mi? Anna Karenina daha az mı Anna Karenina olurdu o zaman? Madam Bovary? Peki Dante? Dante’nin aşkı, kimdi o? Bilinçaltımızda atan ölüm korkusunun tansiyonu muydu bizi edebi alemlerde dahi insan denen yaratığı olduğu gibi ebedileştirmekten alıkoyan? Ölümsüzleşebilmek için illa bu dertlerden arınmak mı gerekiyordu? Afrodit mesela, Afrodit de kıçını silmemiş miydi? Kıçını silen, boku her yana bulaşmış bir Afrodit hayal etmek, birinin bunu gözümüzün önüne sokması neden bu kadar sinir bozucuydu? Sevdiğimiz tüm insanları da böyle hayal edersek diye miydi bu korku? Onlar için yarattığımız, onları içine koyduğumuz sırça fanus şangır şungur tuzla buz olur diye miydi? Yoksa dönüp dolaşıp kendi kokuşmuşluğumuzun, kokuşacaklığımızın etrafında parmak ucunda yürüyüşümüze mi gelip dayanıyordu her şey? Ernest Becker’in kemikleri sızlasın. Martha Nussbaum’un da. Yazmadığım tez yerine bu kitabı yazarsam aklanırım belki ebeveyn katında.

Reklamlar

Yazılmamış Kitaba Övgü” üzerine bir yorum

  1. Kafada yazılanlar rüyanın hayattan sayılmaması gibi sayılmıyor. Rüyasal bir nitelikleri var sahiden de insan ancak o her şeyi tastamam bölümleri kağıda geçirirken fark ediyor. Yazı kağıtla, kalemle, senin yukarıda yaptığın gibi elle tutulur, gözle görülür cümleler ve bir sahne ile başlıyor. Yoga gibi de bir yandan, her gün yapmasan tadı da kaçıyor, ilham da. Vücudun tiksinti veren taraflarının yazılmaması bence çoğunlukla hikayeye hizmet etmediklerinden ama ettiği yerlerde de etkisi tadından yenmez. Bir Ayfer Tunç hikayesinde danışanını dinlerken koltuk altlarına parmağını sokup sokup koklayan bir terapist kadın vardı mesela. Sonunda danışan “ben de koklayabilir miyim” diye sorduğu için seanları bitmişti. Afrodit’e gelince… O Zeus’un kızı bir tanrıça olduğundan birinci koza pisliklerle işi olmaz gibime geliyor. Sen bu yolda devam… Ben yanındayım.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s