Bir Yoga Günlüğü: Gün 17&18

#28günyogacılara selam olsun!

Sabahından akşamına kadar yogayla dopdolu geçen bu iki günde, kendi yogamı yapacak enerji bulamadım biliyor musunuz? Bu iki günlük molayı dolunay molasından sayacağım, çünkü dün eve geldiğimde dolunaya tırmanan son 12 saatlik bölümün içerisindeydim, şu anda da öğlen yarım gibi tamamına eren ayın sonrasındaki 12 saatlik dilimdeyim. Peki ne alaka dolunay? En basitinden bir açıklamayla, tıpkı yeryüzündeki suların dolunay zamanı Ay’ın kütle çekimine yenik düşerek ondan tarafa doğru çekilmesi ve halk arasında medcezir veya gelgit diye bildiğimiz olaya yol açması gibi, yaklaşık yüzde 60-65’i sudan oluşan insan bedeninde de fiziksel olarak -şu an için- ölçümlenemese de, enerjinin daha çok ‘kafaya’ doğru yükselmesiyle beraber tabiri caizse hafiften sıyırdığımız bir dönem olmasından ötürü yapmıyoruz dolunayda yoga. Yoga, meditasyon ve pranayama gibi çalışmalar zaten bedendeki pranayı yukarı doğru yükselten aktiviteler. Dolunayla birleşince ortaya çifte kavrulmuş bir prana ortaya çıkıyor, ve kafalar başka yerde olduğu için vücudu sakatlamak oldukça kolaylaşıyor. 28günlük yoga maceramın başında Defne Hocam bana aynı zamanda pratiğin yoğunluğunun da dolunaya doğru artmasını, dolunaydan yeni aya doğru da yavaş yavaş azalması gerektiğini söylemişti. Tam olarak bu döngüye oturmadı benim yogalar, çünkü dolunaya tırmanan günlerde -ve şu anda da- devam eden yorgunluğum sebebiyle son birkaç gündür zaten epey hafif pratikler yapıyordum. Bugün Attila’nın şafak saymasıyla 28gün’ün sonuna sadece 10 gün kaldığını fark edip tekrar panik oldum. Ağustos’un bitmesi Eylül’ün başlaması; Eylül’ün başlaması ise benim gurbet ellerde büyük hocamın karşısına çıkma günümün gelip çatması demek! Ve ben hiç mi hiç hazır değilim. O yüzden yarın sabah şöyle hoş bir pratikle günü açma niyetindeyim. Dolunay sebebiyle verdiğim iki günlük aranın bir gününü de 28gün’ün sonuna yine Defne’nin kaza yogası olarak nitelendirdiği şekilde ekleme niyetindeyim.

Bu günlük olayı çaktırmadan beni etkisi altına almış. Yazmakta zaman zaman zorlansam da en son bıraktığım yerden şimdiye kadar bütün olanları toparlamak gibi bir isteğe kapılıyorum her seferinde. Bugün de Salı günü bıraktığım boulder maceramdan alarak geçtiğimiz iki günü toparlayacağım.

Salı öğleden sonra birkaç saati Battal’la Kağıthane’deki boulderhane’de geçirdik. Gerçekten inanılmaz derecede güç ve esneklik gerektiren bir spor bu tırmanış. Özellikle aşmış tırmanışçıları izlerken vücut hakimiyetlerine, esnekliklerine, ve merkez güçlerine hayran kalmamak elde değil. Sana yol gösterenin olduğunda daha kolay kavrıyorsun bazı şeyleri ama tek başıma öğrenecek olsam çılgınlar gibi vakit ve efor sarfedip çok ilerleme kaydedemediğim bir yerde olurdum gibi hissediyorum. Ellerimi ve ayaklarımı tutamakların ve basamakların üzerinde attığımda, zamanın çoğunluğunda aşağıdan biri bana sağ ayağı şuraya at, sol eli buraya al, sol bacağının üzerinde yüksel! diye emir kipinde konuştuğu için yapıyorum her ne yapıyorsam ne yalan söyleyeyim. Pek çok sefer inanamayarak yapıyorum yani hamleleri. Boulder’da her şey çok daha net tabii ki ama kaya tırmanışlarımın çoğunluğunda aşağıdan gelen yönlendirme olmasa dakikalarca ayağımı elimi nereye atayım diye aranıyorum. Bu arada tabii vakit geçiyor ve bir sonraki hamlen için enerjin kalmıyor. Aslında epey iyi hayat dersleri çıkıyor bu aktiviteden. Bu seferki boulder’da da ilk başta mantığa oldukça ters görünen ama yaptıktan sonra gayet mantıklı bir şey olduğunu farkettiğim, vücut ağırlığını bir sağa bir sola yatırarak ve kolları mümkün olduğunca düz kullanarak çıkma yöntemini çalıştım. Bir gün kaya sırtında da bu şık hamleleri hatırlar umarım kas hafızam.

Boulder çıkışı Günsu’yla buluşup Birce’ye gittik. Bu üçlü en son ne zaman bir araya geldik üçümüz de hatırlayamadık! Ama ilk bir araya gelişimiz gün gibi aklımda. Zeynep Aksoy’un Cihangir Yoga’da verdiği son hocalık eğitimindeyiz, ve ilk buluşmada üçümüz yan yana matlardayız. Elbette tesadüf değil. Birce’nin Güney Amerika maceralarını dinleyip kız kıza muhabbet edip kaynattığımız, bolca cips yiyip kahkaha attığımız bir akşam oldu. Ertesi sabah benim Dolmabahçe taraflarında erkenden dersim olduğu için Birce’de kaldım. Sabah koştur koştur 7:30’da başlayan ders için kendimi evden dışarı attım, hatta yetişmek için taksiye bile bindim. Taksiye ‘bile’ diyorum çünkü taksi daima benim için en en en son seçenek. Ama heyhaaat! Derse gelen çıkmadı. Eğer kendi evimden gelmiş olsaydım sabah 5:30’da filan uyanmış olacağım için bu duruma biraz hayıflanırdım sanırım. Boğaz’a bakan enfes manzaranın tadını çıkarıp gerisin geri Birce’ye geri döndüm. Saat oldu 8. 11’de Emirgan’da olmam gerekiyor. Yine uzun bir aralık gibi görünen ama İstanbul şartlarında aslında hiçbir şey yapamayacağın bir zaman dilimi. Ben de bir saate yakın kestirdim, tekrar yollara düştüm. Emirgan’dan çıkıp Cadde’ye Hamile Yogası’na geldim. Birbirinden güzel sekiz hamileyle beraber geçen derste günün bütün yorgunluğunu unuttum!

Hamile yogası önceki yıllarımda ilgi alanımın tamamiyle dışında kalan bir şeydi. Sonra sonra neler değişti de içimde bir merak uyandı, bilmiyorum. Ama Mey ve Nur’dan aldığım hamile yogası eğitimi hayatımda gerçek anlamda bir dönüm noktası oldu. O gün bugündür de hamile yogası derslerinde öğrencilerimin içinden geçtiği süreci paylaşmak, onlara bu dönemde biraz olsun destek olmak ve her hafta büyüyen karınlarıyla beraber yoga yapmalarını sağlamak hayatıma bambaşka bir neşe ve renk kattı! Galiba bu sene devirdiğim 30 yaşın da bunda katkısı büyük ey karavan, senden gizleyecek değilim. Bu yıl şok içerisinde fark ettiğim bir şey var: hormonlar.. gerçekmiş!!

İşte bu kafayla eve geldim. Derslerin getirdiği manevi tatminin ardına sabahın köründen beri İstanbul’un bir ucundan diğerine koşturan bedenimin fiziksel yorgunluğu yetişti. Yattığım yerden kalkamadım. Bugün de sabah bir akşam bir olmak üzere iki tane Temel 1 dersim vardı. Sabah uyanınca Atilla ve Yeşim’in paylaştığı Godfrey’in Cihangir Yoga’da yaptırdığı aya selam akışının videosuna denk geldim. Ne çok yapardık bunu! O kadar uzun zaman olmuş ki unutmuşum, Zeynep Aksoy’un eğitim kitapçığını filan açıp hatırladım yeniden. Bugün dolunay ama yoga dersleri durmuyor elbet 🙂 O yüzden bol bol aya selam yaptığımız ve dolunayın bizi yukarı çeken gücünü pozların içinde kullanmayı araştırdığımız dersler oldu. Güzel de oldu.

Durumlar böyle. Yarın için epey heyecanlı olduğum bir başka deneyim yine beni bekliyor olacak, ama yazısı sonraya kalsın! Epey malzeme çıkacağına hiç şüphem yok! 😀

28günyoga’da sona yaklaşıyor muyuz ne? Haydi gayret! Arada kaytardıklarınız varsa siz de 28 gün’ün sonuna ekleyip döngüyü tamamlayabilirsiniz. #yogayadevam!

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 15&16

Yorgunum a dostlar.

Dün öğlene doğru evden çıkıp bir arkadaşımla buluştum. Bol sohbetli güzel bir yemek yedik. Ardından bir yin yoga, bir adet de hamile yogası dersi üstüne eve gelip bir de uzun uzun telefonda konuşunca, suyunu çekti benim ojas. Şu ana kadarki rekorum iki özel iki de stüdyo dersi olmak üzere aynı günde üstüste dört ders vermek. Sonuncu derste artık dizler dirsekler gözler kulaklar birbirine girmişti, beynimdeki cümle kurguları dilime ulaşmıyordu, algım yavaşlamıştı. Rutin bir şekilde bu kadar çok ders veren hocalar var, gerçekten takdir, saygı ve şaşkınlıkla karışık duygular besliyorum onlara.

Fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak epey yorucu geçen günün ardından akşam yere oturup öne katlanmalar harici içimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Bir süre uzayıp esnedikten sonra iyice ağırlaştım ve şavasana’yı yatakta tamamladım.

Bu sabah yogamın başına geçişim 8’i buldu. Bu sabahki de düşük tempolu bir pratik oldu, hiç enerjim yoktu. Ayaktaki ısınmalardan sonra direk yere geçtim. 40 dakika sonra bitirdim. Karnım oldukça açtı ve kahvaltıda neler yiyeceğimi düşünürken yakaladım kendimi ara ara.

İşte böyle! Bugün boulder’a gideceğim. Cuma günkü tırmanış macerasının fiziksel izleri bugün neredeyse tamamen silinmiş bedenimden. Yenileri için zaman gelmiş yani 🙂 Boulder normalde ipe girmeden, güvenlik için kayanın dibine kalın minderler yerleştirilerek yapılan kaya tırmanışına verilen ad. Böyle kısa ve iri kaya parçalarına da aynı zamanda boulder deniyor. Şehir içinde kullandığımız tabiriyle ise tırmanış antremanı yapılabilen ‘climbing gym’leri. Bizim gideceğimiz yer Boulderhane, Kağıthane’de. Tırmanışa ilgi duyup şehir dışına gidemeyenler için güzel bir başlangıç olabilir, her ne kadar kaya tırmanışının yerini hiç tutmasa da.

#28günyoga serüveni tıpkı hayat gibi inişleri ve çıkışlarıyla devam ediyor. Sanırım ben de Attila gibi yavaştan şafak saymaya başlayacağım. 🙂

Sizde ne var ne yok? #yogayadevam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 14

Başlamak yolun yarısıysa yolun yarısı bitirmek sayılır mı? #28günyoga’da 14 günü geride bıraktık. Her günü dolu dolu yaşayıp bir de üstüne yazdığım için sanırım hayatımın en uzun 14 günü oldu bu geride bıraktıklarım. Bitmek bilmeyen bir aymış gibi gelmeye başladı Ağustos.

Bu sabah yine pek çok sabah gibiydi. Sabah uyan, telefonda şıkırda, evin içinde dolaş, gel tekrar yatağa yat, yogayı ertelemek için bahaneler üret, o bahaneleri savuşturmaya çalış, çöpün yanında tek ayakta durmaya yollanmış gibi gönülsüzce geç yoga odasına nihayet.

Bugün düne göre oldukça daha tutuk uyandım. Tırmanış sonrası vücudun nekahat süreci. Isınmaları yaparken sol omzum tam daire çizemiyordu. Kollarımın hareket aralığı epey bir daralmış. Yine her yerim çıtır çıtır. Bugün çökmelere geri döndüm, fakat normalde yaptığımdan daha hızlı yaptım. Yapmak zorunda kaldım daha doğrusu. Yavaş yavaş inip kalkmaya bugün gerçekten takatim yoktu. Ya hiç yapmayacaktım, ya da böyle. Zar zor 30’lara gelip bıraktım. Oradan yere geçtim, biraz arkaya eğilme, biraz öne katlanma, kapanış. Olaysız bir pratik oldu diyebilirim.

Pratik üzerine kahvaltı yaptıktan sonra koşa koşa Caddebostan’daki 13:00 Yin dersime gittim. İlk göz ağrım olduğu ve pek çok açıdan bana ilkleri yaşatan bir ders olduğu için kalbimde ayrı bir yeri var bu dersin. O bir saat nasıl geçiyor her seferinde hiç anlamıyorum. Bu dersler vasıtasıyla yolumun kesiştiği her insana her seferinde şükranla dolup taşarak bitiriyorum dersi. Bu kadar doyurucu bir meslek daha var mıdır bilmiyorum. Vardır herhalde.

İşte böyle sevgili günlük. Nolursa olsun #yogamustgoon diyerek noktalıyorum yazıyı.

P.S: Bu arada yazıları Cihangir Yoga’nın blogundan takip ediyorsanız eğer, gün 10 ve 11’i beraber yazdığım yazının bağlantısı nedense kendini göstermiyor sitede. Ona ve geri kalan yazılara şuradan ulaşmanız mümkün.

Yarın görüşürüz!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 12&13

Yogadan değil ama yazmaktan biraz kaytardığım doğrudur! Ama geçerli sebeplerim vardı 🙂

Önce 12. gün olan dünden alalım.

Sabah erken kalkamasam da yine kahvaltıdan önce yogamın başına geçtim. 9. gün civarı gerçekleştiğini düşündüğüm sol kalça eklemindeki nahoşluk sebebiyle bu bölgeye göz kulak olarak yumuşak bir pratik yaptım. Dolayısıyla daha düşük tempolu, sakin, ve normalde yaptığım birtakım pozları atlayarak ilerlediğim bir seans oldu. Öğleden sonra tırmanışa gideceğimiz için de çok yormak istemedim kendimi; ancak sakatlığın tırmanış sırasında daha kötüye gitmemesi için biraz anlamam gerekiyordu hassasiyetin boyutlarını. Bir önceki güne göre daha iyi hissettiğim için beni çok zorlamayacağını umdum.

Öğleden sonra ikisi de epey veteran tırmanışçılar olan Deniz ve Battal ile beraber Ballıkayalar’a gittik. Deniz aynı zamanda bizim Shadow cemaatinden. Burası Gebze’de, ve İstanbul’a bu kadar yakında böyle bir tırmanış bahçesi olması tabii ki çok güzel. Ancak bir ‘tabiat parkı’ olarak geçen bu alanda yıkık dökük moloz ve çöp yığınları görmek insanın moralini bozuyor. Burası aynı zamanda bir piknik alanı, dolayısıyla pek çok piknikçinin artıklarını rotaların bulunduğu kayaların arasından sakin sakin akan derenin içinde görmek mümkün. Biz gittiğimizde derede bir sandalye vardı mesela. Ama neticede manzara yine de çok güzel.

IMG_5173.JPG
Ballıkayalar batı yamacından bir görünüm.

Geçen seferki tırmanış maceramdan sonra bu sefer hangi noktada olacağımı kestirmeye çalışırken biraz tedirgindim. Kaya tırmanışı fiziksel olarak sert bir spor olmasına rağmen gerçekten de pek çok şeyin ‘kafada bittiği’ bir spor aynı zamanda. Rotaların önüne geldiğimiz zaman bugün lider çıkmayı denemeyeceğimi biliyordum. Karamsarlıktan ziyade gerçekçi yaklaştım. Buradaki rotalar çoğunlukla zor, hatta yakın bir zamana kadar da gerçekte olduklarından daha kolaylarmış gibi derecelendirildikleri için pek çok tırmanışçıyı bezdirmiş bir yer. Ben de Deniz ve Battal’ın açtığı kolay rotalara top rope girerek geçirdim günü. Zaten #28günyoga’nın hatrına kendimi limitlerime kadar zorlayıp bir yerimi incitmekten özellikle sakındım. Ne kadar ısınsam da ne kadar soğusam da tırmanıştan sonra hep bir yerlerim ağrıyor çünkü. Deniz’e sordum, onun hiçbir yeri ağrımıyormuş. Demek ki öyle bir noktaya gelinebiliyor.

IMG_5177.JPG
Rota: Debüskö, Foto: Deniz Erkmen

Kaya yapılarına dair pek bir bilgim yok. Bana söylenene göre Ballı’nın kaya yapısı Geyikbayırı’nınkine benziyor. Geyve öyle değil mesela, daha sivri ve keskin bir yapısı var ve insanın elini gerçekten acıtıyor tırmanırken – özellikle acemiysen ve hala ellerinden medet umuyorsan. Ballı öyle değildi ama. Bugün hatta şortla tırmanmama rağmen en az ezik çizik ve sıyrıkla atlattığım tırmanış günü oldu. Açık bir zihinle gidip elimden geleni yapmaya çalıştım, bir rotayı bitirdim, diğer ikisini tamamlamadım. Ama ayak tekniği ve vücut ağırlığını farklı şekillerde kullanma açısından öğrendiğim pek çok şey oldu. Sol kasığımdaki incinmeyi de bir yer hariç hiç hissetmedim, ve o bacağımdan güç alma konusunda bir problem yaşamadım. Bu da bana sakatlığın çok elzem bir şey olmadığına dair bir işaret verdi. Eve gelip sıcak (evet aylardan sonra ilk defa!) bir duş aldım. Ne iyi geldiii. Tutulan ve zorlanan yerlere biraz masaj, biraz kas gevşetici, eklem bölgelerine de başka bir arkadaşım Deniz’in benim için vaktiyle hazırlamış olduğu susam ve çörek otu yağlarından oluşan bir karışım. Pamuklar gibi uyudum.

13. güne uyandığımda önceki günün izlerini bedenimin pek çok yerinde takip etmek mümkündü. Özellikle sol dirsek, sol koltuk altı ve her iki bacağın hamstringleri. Sabah yogadan önce çok sallandım. Gene şöyle bir geçirdim içimden, sonraya mı bıraksam acaba, akşam mı yapsam yogayı, şu an bedenim çok kapalı çok tutuk diye. Defne’ye de bir gün bundan bahsedip, sabahları bedenim çok kapalı oluyor, akşam yapsam yogayı, ne güzel iyice açılmış oluyor demiştim. O da “öyle sıkışık tutuk bir bedenle güne başlamayı hayal edebiliyor musun?!” gibi bir şey demişti. O geldi aklıma. Direk geçtim yoga odasına. O kadar çok yerim tutulmuştu ki gerçekten güne böyle devam etmek istemedim.

Yavaş yavaş, sindire sindire ısınmaları yaptım. Her yerim çatır çutur ediyordu. Isındım, yumuşadım, açıldım. Kurmasthana’da inceden sol kasığı hissettim. Sonrasında canım 1. prelüd çekti. Prelüdün ortasında bacakları at pozu gibi genişçe tutup omurgayı sağdan sola, soldan sağa bir tekerlek gibi çevirdiğin bir poz var. Pozun her bir anında omurgamın başka bir yeri çıtladı, kıtırdadı, açıldı, ferahladı. Oh be, dünya varmış! Ancak bacaklar açık, ayak tabanları yerde, bir dizi bükerek o taraftaki kalçanın içine doğru çöktüğün bir poz var, işte o pozu yaptırtmadı sol kalça. Ben de normalde indiğim yere kadar alçalmayarak yaptım hareketi. Zorlamanın alemi yok, bir acelem de yok.

Prelüd bitip de yerdeki asanalara geldiğimde yine bir sürprizle karşılaştım. Oldukça ağır bir fiziksel aktivitenin sonrasındaki tipik gündeyim: hamstringlerimdeki tutukluğu dışarıdan ellerimle bile hissedebiliyorum, tel gibi sertler. Omuzlarım, sırtımın, boynumun muhtelif yerleri tutuk, yer yer kulunç. Peki nası oluyor da paschimottanasana’da benim sabah sabah alnım kaval kemiklerime değebiliyor? Hiçbir fikrim yok! Tek aklıma gelen açıklama önceki gün çılgınlar gibi çalışan bacaklar sonucunda apana vayu’nun vücutta güçlenerek esmeye başlamış olması. Ama işte, ezber bozan, önyargıları boşa çıkaran bir sabah pratiği daha. Geçenlerde yaptığım akşamdan kalma pratiğinin bir benzeri oldu.

Paschimottanasana’da nefeslerimi saydığım bir ara bundan birkaç ay önceki halime gitti aklım. Geçtiğimiz kış ve bahar dönemi boyunca bütün öne katlanmalar içinde derinleşmek için boynumun ağırlığını bıraktığım sırada başıma bir ağrı giriyordu. Ben normalde boynumu bir milim bile öne bıraksam arka bedenimde muhakkak buna karşı ayaklanan bir takım yerleri hissediyorum. Ama bu sefer farklı, sinüzit ağrısına benzer bir şey giriyor başıma. Aylar boyunca sektirmeden her gün, her öne katlanmada yaşadım. O yüzden bir ara öne katlanmalarda başımı tam öne eğmeden yapıyordum. O kadar da tuhaf bir ağrı ki, saniye saniye izlerini takip edebiliyorsun. Başımı öne bıraktığım anda ağrıyı, zonklamayı hissediyorum; başımı kaldırdığım an yok oluyor. Bununla beraber başımın aşağıda olduğu her pozda – örneğin mayurasana ve aşağı bakan köpekte mesela, başımdan yukarı alevler fışkırdığını hissediyordum. Normalde hareket ettiğim zaman yüzüm hep kızarır, ama böylesi bir şey yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Demek ki o aralar bir olaylar oluyordu bedenin enerji dengelerinde. Bir hocamız da bana paschimottanasana’da başıma ağrı giriyor dediğimde kollarımı içe doğru çevirip bedenin iki yanına doğru  uzatmamı tavsiye etmişti. Bunu yapmamla beraber baş ağrısı da geçti. Normal şekliyle kollarımı ayak parmaklarıma doğru uzattığım pozda omuz ve boyun kaslarımın olduğu bölgede aşırı bir gerginlik gözlemlemişti. Bu da muhtemelen beyne doğru giden damarlarda bir stres yaratıyor, bu da baş ağrısına yol açıyordu. Kolları iki yana doğru açmak da bu gerginliği ortadan kaldırıyordu. “Yoga is cold logic” demişti vaktiyle aynı hocamız. Yani Yoga tamamen mantığa dayalıdır, ve bilimseldir. Ölçüm aletlerimiz hassaslaştıkça, bu bedeni bir denek olarak kullanarak kainata dair gizemleri keşfetmek de mümkün olacak!

13. günün havadisleri böyleydi işte karavan. Sizde ne var ne yok?

Yogaya devam!

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 10&11

Ben yazamadım diye #28günyoga devam etmedi sanmayın canlar. Şu ana kadar firesiz ilerlemekteyim.

Dün sabah yine kısıtlı zaman olmasına karşın zihin hiç sorgulamadan, sorun yaratmadan, ayak sürümeden, izin verdi kısa ve öz bir pratik yapmama. Teslim olmuş gibiydi son birkaç gündür evde hüküm süren rutine. Sabah özel dersimden önce az bir vaktim vardı, biraz ısınmalar, biraz kurmasthana, biraz kapanış derken öyle kapattım. Öğleden sonra Günsu ve Cemil’le beraberdik. Akşama kadar yoga konuştuk. Bu da yogadan sayılır mı? 😀

Geceyi Günsu’da geçireceğim için içimi ufaktan bir korku kapladı. Ya yarın yoga yapmazsam? Perşembe günleri benim için çok kaotik bir gün oluyor, ve Fındıklı’daki dersimin 12:30’da bitip Cadde’dekinin ta 17:00’de başlamasına ve arada baya vakit varmış gibi görünmesine rağmen aslında hiçbir şey yapmaya doğru düzgün vakit kalmıyor. Malumunuz üzere Kabataş iskeleleri de bugün itibariyle kapandı. O nedenle toplu taşım serüvenlerimize kafadan bir yarım saat daha ekledik. İstanbul kadar vakit hırsızı bir şehir yoktur heralde.

Her neyse. Sabah evden çıkmadan yine Günsu’nun güzel salonunda ısınma serisini yaptım. 9. günün volkanik pratiğinden ötürü olup olmadığını tam anlayamadığım minik bir sakatlanma önceki gece baş göstermişti sol kasıkta. Neyse ki can yakmadı bu sabah ısınmalar esnasında. Ancak yine de dikkatli ilerlemem gerekecek. Ekleme yakın bir yerlerde olduğunu hissettiğim bu incinme dışardan müdahale edilecek bir yerde olmadığı için kendi kendine iyileşmesini bekleyeceğim.

Bugün akşam kendi dersimden sonra Burcu’nun akış dersine kaldım. Gözüm kulağım hep sol iç kasıktaydı. Yine bir iki yer hariç kendini pek hissettirmedi, mutlu mesut devam ettik hayatımıza. Son on günün (sadece on gün!) sadakatli çalışması sonunda eski gücüme biraz daha kavuştuğumu fark ettim derste. Tüy gibi hissettim kendimi. Ders çıkışında hep beraber bir şeyler atıştırmaya gittik, ve çok güzel bir kapanış oldu güne.

Şimdi tumba yatak! Geç bile kaldım. Yarın maceralı bir gün beni bekliyor olacak. Çünküü tırmanışa gidiyoruum!! 😀

Sizin #28günyoga nasıl gidiyor? Yogaya devam!

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 9

Merhaba ahali!

Bugün de kendi çapında enteresan bir gün oldu. Dün gece 1:30’a kadar Vikings izledim. Sabah erken kalkmaya yönelik bir çabam olmadı. Hatta uyandıktan sonra da sezonun devamını getirdim, ve yattığım yerden kalkmadan 5 bölüm üst üste izleyerek geçtiğimiz birkaç haftadır beni ele geçirmiş olan bu manyaklığa sezon finaliyle beraber bir son verdim. Görsel bir şölen tabii neresinden baksan.

Yataktan kalktığımda her yerim ağrıyordu doğal olarak. Uyandığımdan beri enerji harcamak adına hiçbir şey yapmadığım için yoga odasına geçtiğimde patlıyordum bugün. Klasik ısınmaları yapmadım, dimdirek pratiğe daldım. Açılışı Bakasana’yla yaptım, öyle bir kafa. İçimden fışkıran enerji bol bol bacak çalışmak istiyordu, hatta spesifik olmak gerekirse bolca asimetrik çökme ve iç/dış rotasyon istiyordu kalça eklemi. Bir sesi olsa gerçekten de bunu söylerdi! Kaval kemiği ve ayaklarsa sert zeminde vakit geçirmek istiyordu. Ne istiyorlarsa verdim. Doğal olarak 3. prelüde vardım. Akabinde yine biraz doğaçlama bir asana serisi; aralarda bolca kol dengesi ve lolasana, tolasana gibi çeşniler. Aslında bilsem kung fu filan çalışırdım bugün, öyle manyak bir enerjim vardı!

Bu patlayan enerjinin ay döngümle bir alakası olabileceğini hissettim. Nitekim bugün 12. günüm, dolayısıyla gerçekten de hem fiziksel hem mental olarak enerjinin, gücün, dayanıklılığın tavan yaptığı bir döneme doğru geçmiş bulunuyorum. Bu enerjiyi dikkatli kullanmak lazım tabii, sonrasında acısı çıkabiliyor. Menstrual döngülerle ilgili basit ve güzel bir kaynak arayışında olanlara Lucy Pearce’ın Moon Time isimli kitabını öneririm. Benim de kendi döngümü ve ay boyunca değişen ruh hallerimi biraz daha yakından tanımama yardımcı oldu.

Bugünlük bu kadar! Sizin 9. gün nasıl geçiyor?

kungfupanda2-xlarge.jpg

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 8

Bugün hiçbir şey yapasım yok. Şu an yazmak bile zor geliyor.

Sıcaktan beyin fonksyonlarımı yavaş yavaş yitirdiğimi düşünüyorum. Günde 5 kez filan buz gibi duş alıyorum, duş aldıktan 5 dakika sonra yine duş almadan önceki halime dönmüş oluyorum.

Bu sabah da erken kalkamadım. Uyandıktan sonra da epeyce sallandım. Eğer daha önceki günler kısmen isteksiz olarak yogaya başladığım seferler olduysa da, bu sabah GERÇEKTEN isteksizdim. İsteksizden öte belki de yorgun, bitkin, bıkkın, bilmiyorum. Doğru sıfatı bulamadım.

Yoga odasına geçtim, bir süre ayakta ne yapacağımı bilemez halde dikildim. Ayak parmaklarımın üzerine inip başımı dizlerimi üzerine doğru bıraktım. Her sabahki Pınar bedeniydi. Dizlerimi yere koyup bir çocuk pozuna kapandım, ve 10 dakika oradan kalkamadım. Ağır ağır çocuk pozundan doğruldum, yüzükoyun yere uzandım. Bıraksam orada bütün gün yatardım. Güç bela topukları birleştirip ayak parmaklarını iki zıt yöne çevirdiğin makarasana’ya girdim. Güç bela dediğim de yüzüstü yatarken her iki bacağın bir dış rotasyon yapmasından ibaret. Bi zahmet. O bile çok geldi.

Kalktım. Gerçekten devam edemeyecektim çünkü.

Oradan kahvaltıya geçtim. Açılmaya, uyanmaya, kendime gelmeye ihtiyacım vardı. Mutfak evin en güneş alan yeri olduğu için yine yüz derece. Pencereyi de kapayıp perdeyi indirdim. Her gün yaptığım mekanik hareketlerle moka potun kafasıyla gövdesini birbirinden ayırıp eski kahveyi temizledim, kahvenin dolduğu hazneyi şöyle bir sudan geçirdim. Acı, güçlü bir şeye ihtiyacım vardı. Moka potu ocağın üzerine koyup müslimi yapmaya yollandım. Kahve fokur fokur olunca ateşin altını kapatmaya koştum. Kapağı kaldırınca gördüğüm şeyi bir süre beynim yorumlamakta zorlandı. Ayılmak için sert bir kahveye ihtiyacım vardı ama moka pota kahve koymamıştım. İşte öyle bir sabah bu sabah anlatabiliyor muyum?

Günün geri kalanında birkaç yapılması gereken iş halletim, evrene bir faydam dokundu en azından. Öğleden sonra bir öğrencim gelecekti, biraz evi toparladım. O gelmeden önce biraz ısınmaları yaptım. Kendi yogamı dersimizin sonrasına bıraktım.

Ders bittikten sonra yine karnıma ağrılar girdi nerdeyse. Bu hissi nereden tanıdığımı bulmaya çalıştım. Üniversitede final gününden önceki günün hissine çok benziyordu. Başına bir türlü oturamadığın nalet bir ders gibi. Bir mecburiyet var ve ona bütün varlığıyla karşı koymaya çalışan bir insan yavrusu.

Öte yandan böyle bir ‘regresyon’ bekliyordum da. Yol uzayıp devam ettikçe, zihin büsbütün zorlamaya başlıyor. Değişime daha da güçlü bir şekilde direnç gösteriyor. Ne yapalım diyip geçtim yeniden yoga odasına. Isınmalar, kurmasthana, ardından kaval kemiklerini sert parkenin üzerinde kendine getirecek bir seri. Üzerine çökmeler. 36’da bıraktım. Sabahki halime göre arka beden bir hayli açık, öne katlanmalar daha rahat. Biraz ters duruş, biraz navasana. Kopuk, tabiri caizse ‘staccato’ bir pratik oldu. Bugün de böyle olsun. Görsel aramaya bile mecalim yok.

Sizin nasıl gidiyor 8. gün? Benimkinden daha iyi bir gün geçirdiğinizi umuyorum. 28günyoga’ya sarılmaya devam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 7

Normal şartlar altında yüzde yüz yogayı yalan edeceğim bir sabahtı. Dün gece bir arkadaşımın doğum gününü kutlamak üzere toplaştık. Garsonun su servisi yaparmışçasına daha bardağım bitmeden yeniden doldurması yüzünden ne kadar şarap içtiğimi de kovalayamadım. Oradan çıkıp başka bir mekana gittik. Bir bardak ve salatalık dolusu alkollü bir içeceğe kıymış olduğum paranın bari hakkını vereyim diye içinde tam olarak ne olduğunu bilmediğim passion fruit’li egzotik bir şey içtim. Gece nasıl olursam olayım ve saat kaç olursa olsun kendi evime döneyim inadını dün gecelik kırıp bir arkadaşımda yattım, çünkü hiçbir şey yapmaya halim kalmamıştı. Sabah kalkıp 8:45 vapuruyla Kadıköy’e geçip oradan eve yollandım. Açlıktan midem kazındığı için klasik vapur tost çay ikilisine sığındım. Dolu karınla da şimdi nasıl yoga yapacağım diye içimden hayıflandım.

Cadde’deki dersim için Pazarları 12 gibi evden çıkmam gerekiyor. Yogayı böyle bir şeylerin arasına sıkıştırmayı gerçekten hiç sevmiyorum ama işte idealler peşinde koşan zihnim için tam günü: hem midem dolu, hem az zamanım var, hem de alışık olmadığım bir gece geçirdim ya, alkol ve ağır uykunun sonrasında arka bedenim yine kaskatıdır diye de bir öngörüm var. Hani akşam yaparsam daha iyi olur filan. Ama ya akşam da yapamazsam? korkusu ağır bastı, geçtim tıpış tıpış yoga odasına.

Ben anlamadım, sanki arka bedenin ilacı şaraptaymış gibi bir açık bu sabah beden, bir açık! Ha ha. Acaba Özge’nin yatağı visko diye mi böyle oldu? Çarşambadan beri beni çekiştiren kas incinmem bile uslu uslu duruyor, can yakmıyor. Peki dünkü tenis topunun hayrını bu sabah görüyor olabilir miyim? Bunun için çok daha kontrollü bir deney ortamına ihtiyacım var. Her şey bir yana, alkol pittayı iyice coşturduğu için bu bana kan, ter ve göz yaşı olarak geri dönecek onu biliyorum. Nitekim öyle de oldu. Sular seller içinde bir saat çalıştım. Bugün çökmeleri yapmadım. Isınmalardan sonra canım 3. prelüd çekti. Mayura’da dirsekler tam yerine gömüldü, onca tere rağmen sağa sola kaymadı. Hop! Şaka gibi. Derler ki zehiri bile sindirebilirmişsin Mayurasana sayesinde. Ben de kanımdaki alkol derimden ter olarak fışkırırken birkaç nefes kaldım orada. Akabinde bir durak da padmalısı. Bu padma mayurasana’da sol iç kasığımda bir şey çıtlıyıp rahatlıyor her seferinde, çok seviyorum. Pratiğin devamını yine önceki günlere benzer bir seriyle getirdim. Tatlı hislerle pratiği bitirdim.

Yolun dörtte birini aştık bile ey karavan! Sen ne yaptın bu çöl Pazar’ında? Bizimle misin?

Hadi ben Vikinglerime kaçtım.🗿 Bugün buraya bir de şarkı bıraktım.

Bir Yoga Günlüğü: Gün 6

Bugün yogaya bir tenis topu üzerinde başladım.

Yanlış duymadınız. Ama önce, öncesini anlatayım.

Garip bir döngünün içerisine yuvarlanmış gibiyim. Sabah erken kalkmak için yatağa nispeten erken giriyor, ve sabah uyanamadığım için aslında uyumam gerekenden fazlasını uyuyorum. Bu da büyüklerimizin dediği gibi daha çok uykunun mayalanmasına yol açıyor ve sonuç olarak sabahları hep sersem gibi çıkıyorum yataktan. Nerede o kışın Shadow Yoga’ya giderken sabahın kör karanlığında yataktan zımba gibi fırlayışlarım? Bir yerlerde duruyorlardır heralde.

Bir süre evin içinde avare avare dolaştım yine, içimde bir sıkkınlık hali. Salona gittim, oradan yoga odasına yürüdüm, sonra geri salona gittim, oradan bir tenis topu aldım ve yoga odasına gelip tenis topunun üzerine yattım. Bedenim oldukça sıkışık hissediyordu. Zaten gece sıcakta uyuyabileyim diye evin bütün açık camları arasında yine büyüklerimizin pek tasvip etmeyeceği bir cereyan altında uyuyorum, başka türlü uyuyamıyorum çünkü. Bu da genelde yataktan tutulmuş olarak kalkmama sebebiyet veriyor. Gerçi yatağın kendisinden de şüpheleniyorum ama, henüz yatak konusunda kafamdaki radikal geçişi bir türlü gerçekleştiremedim.

Tenis topunu göbek deliğimin üzerine yerleştirip nefes verişleri kullanarak bütün vücut ağırlığımı üzerine bırakmaya çalıştım. Olmuyor tabii. O kadar garip bir his ki. İçimde kabaran duygulara rağmen kalmaya çalıştım. Sabah sabah içimden bunu yapmak geldiyse vardır bir hikmeti diye düşünerek. Burası, aynı zamanda bir marma noktası olan nabhi chakra’nın yeri. Nabhi, yani navel. Ayurveda’ya göre iç organları besleyen kan damarlarının yuvası burası. Ve tabii daha neler nelerin yuvası. Bir derste tenis topu yerine yumruğumuzu koyarak yatmıştık yere. Yine ağırlığımı bırakmak için çabaladığım bir sırada, zihnimde ‘mideme yumruk yemiş gibi oldum’ diye tabir edebileceğimiz anların, anıların hissi çaktı. Hayatı yaşarken yediğimiz yumrukların da yuvası burası aynı zamanda. Hiç öyle soyut bir kavramdan bahsetmiyorum. Yalnızca bir dakika yumruğunuzu göbek deliğinin hemen üzerine yerleştirip yüz üstü uzanın, ve izlemeye başlayın neler fokurduyor. Mayurasana için de harika bir idman.

Karnımdaki hisler dayanma sınırımı aşınca sırt üstü dönüp bu sefer de tenis topunu kürek kemiklerinin hemen altına, çökmeler boyunca alev alev yanan pitta noktasına koydum. Aaaah. Burada bir süre kalıp yeniden yüzüstü döndüm, bir süre daha nabhi’nin üzerine. Oradan ısınmalar, biraz dinamik udiyana, ardından çökmeler. Zar zor 36’ya gelebildim. Defalarca pes etmeyi düşündüm. Dördüncü dokuzluda kafamdan alevler fışkırıyordu. Ha gayret, ha gayret diye diye devam ettim. Pek çok kez hangi sayıda olduğumu unuttum. Üst komşu bebeğiyle oldukça tiz bir frekansta oyun oynuyordu, yerde bir şeyler yuvarlanıyordu, dikkatim dağıldı. Bittiğinde zihnim karman çormandı.

Tüm bu kaos bir yana, her türlü çökme, mulabandha’yı çalıştırmak ve daha derinden hissetmek için birebir. Ben mulabandha’nın nasıl bir şey olduğunu, gariptir, hamile yogası dersleri verirken fark ettim. Yani nerede olduğu, ne menem bir şey olduğu hep tartışma konusudur da, yine o kaslar ve zihin arasındaki sinir hücrelerinin muhabbetine gelip dayanıyor her şey. Onlar arasında bir bağlantı kurulana kadar tamamen teorik bir bilgi olarak kalıyor yoksa. Bu idrak da acele ettirebildiğin bir şey değil. Ne zaman geliyorsa o zaman geliyor. Ama hayatı kolaylaştırdığı bir gerçek.

Dünkü 45’likten sonra bacak kaslarında herhangi bir tutulma veya sertleşme olmadığını görünce, dengeleyici pozları doğru seçtiğimi hissettim; hiçbir şey değiştirmeden dünkü serinin aynısını yaptım. Bacak kasları iyiydi ama latissimus dorsi ağlıyordu. İşe bak ki, marma haritasında ana pitta noktası olarak görünen ve kürek kemiklerinin hemen altında, omurganın her iki yanında yer alan – ve tenis topunu koyduğum bu nokta, tam olarak da latissimus dorsi’nin omurgaya bağlandığı noktayı, yani T7 civarını işaret ediyordu. Bunu da anca janu sirsasana c’li bir seri paklardı. Navasana ve birkaç ters duruş sonrası yüzüstü padmasana’ya vardım. Dün nöronlar arasında kurulan köprü bugün de yerinde duruyordu, patika biraz daha sağlamlaşsın diye uzun kaldım.

Bugünkü macerayla beraber #28günyoga’da 6. gün de geride kaldı. Bakalım yolun devamı neler saklıyor. Sizin yolculuk nasıl gidiyor?

çiç

Bir Yoga Günlüğü: Gün 5

Bugün enteresan başladı.

Sabah 4:45’e kurduğum saate uyanamayacağımı gece alarmı kurarken biliyordum. Bu sabah erken kalkma olayı sanırım tamamen psikolojik bir olay. Yeterince güçlü niyet edip gönülden istersen alarmsız bile kalkabiliyorsun. Ama derinlerde bir yerde dizginleri sinsi sen’e devretmişsen, istersen 10 saat uyumuş ol, yine de kalkmıyor o beden yataktan.

İşte bu sabah da kendimi yataktan çıkarma çabama telefonun ışıklı ekranında göz attığım Feysbuk ve blogum eşlik etti. 4. gün için pratiğini yapan herkes bir şeyler yazmıştı, biliyordum bu 28 günü sessizce takip eden ve bir ucundan katılsa da belli etmeyen birileri daha bizimle beraberdi. Dün müsibet dediğim şey işte bu sabah beni yataktan çıkartan şey oldu. Genellikle pittası baskın bir vata olarak son birkaç aydır bedenimde ve haleti ruhiyemde baş gösteren değişiklikler, kaphamın da dengesinin bozulmuş olabileceğinin göstergesi. Ama ne yalan söyleyeyim, çok ihtiyacım vardı bu kaphaya! Beden sanki 30 yaşla beraber, ‘dur iki dakika da tadını çıkaralım’ diyordu. Bu sabah Zeynep Çelen’in postunu gördüm, slouchasana ismini verdiği bir hali tarif ediyordu. İşte benim de son altı ayım, derslere koşturduğum ve hayat enerjimi toplu taşım araçlarında tükettiğim zamanlar haricinde bir elim yağda, diğer elim balda, slouchasana’yı pratik ederek geçmişti.

Beslenme şekli elbette doshaları çok etkiliyor. Son altı aydır genellikle kahvaltı için yediğim yulaf ezmeli yoğurtlu müsli, mesela başlı başına bir zanlı. Hem büyük ihtimalle glutensiz değil (büyük ihtimalle diyorum çünkü malesef gluten konusunda tam bir cahilim) hem de yoğurt zaten olduğu gibi kapha kaynağı bir yiyecek. O yüzden de aslında beslenme konusu kişinin kendi bedenine uygun bir şekilde çözümlenmediği müddetçe yapılan yoga pratiklerinden maksimum verimi almak imkansızlaşıyor. Bir yandan kendini geliştirmek için efor harcıyorsun, ancak değiştirmediğin diğer alışkanlıkların yüzünden aslında sarf ettiğin çaba kadar sonuç alamıyorsun. Bunu gayet iyi biliyorum, ama eğer şimdi de beslenme tarzıma takarsam biliyorum ki ne yapacağımı bilememekten paralize olacağım ve obsesif zihnimin eşliğinde bu sefer pratik de aksayacak – çünkü ‘kitabına uygun olmamış’ olacak. O yüzden sakince zihnimin bu kısmını yatıştırıyor ve pratiğime bakıyorum. Yine de beslenme konusu oldukça mühim bir şey. Patanjali’nin ashtanga’sında asana’nın üçüncü sırada yer almasının tesadüf olmaması gibi, bizim hoca Zhander Remete’nin kitabının da Mitahara ile başlaması tesadüf değil. Mitahara’yı kabaca ‘saf yiyeceklerin kontrollü tüketimi’ olarak çevirmek mümkün.

Nerede kalmıştım? Hah yataktan çıkıyordum. Sabah mahmurluğunda bir süre daha evde avare avare dolaştım, 9’a doğru pratiğe başladım. Ne yalan söyleyeyim, gerçekten gönülsüz ve isteksizdim. Daha samapada’da yorgun hissettim. Sonrasında olacakları pek beklemiyordum. Zaten yoga gerçekten böyle zamanlarda hep sağ gösterip sol vuruyor. Bir şey beklemeyerek başına geçtiğin pratikler sana cömertce meyvelerini sunarken bir beklentiyle giriştiğin pratikler genellikle seni şööyle bir uzaktan kesiyor ve suskunluğunu koruyor. Bugünkü pratik son zamanlarda yaptığım en yaratıcı ve özgür pratik oldu. Ne yapacağımı hiç planlamamıştım. Udiyana bandhanın önceki günlere göre hatırı sayılır şekilde derin olduğu görünce keyfim yerine geldi. Bir süre dinamik udiyana çalıştım. Son zamanlarda ayak bileklerimde hissettiğim tıkanıklık için suçi’de oturdum, ama yandım ki ne yandım. Kalkıp çökmelere başladım. Hiçbir hedefim yoktu. Bu sefer zihin aritmetik cambazlıklar yapmadı, ama bazen heyecandan kaçta olduğunu unuttu, onların yerine son kaldığım sayıyı tekrar ederek devam ettim. 45’te bıraktım. Daha devam edebileceğimi hissettim, ama çökme projemin bekası ve sürdürülebilir olması açısından sınırıma gitmedim. Çökmeleri bitirdiğimde burnumdan aşağı ter damlıyordu. Sertleşen bacak kaslarımı dengelemek için supta virasana’da uzuun uzun kaldım, ardından biraz soğumak için daha dairesel bir güneşe selam. Kayık pozu zangır zangır titretti, ama zihin sakindi, titremeye rağmen uzunca tutabildim. Aklıma Defne’nin Navasana’yı gösterirken – ve bir yandan konuşurken – bir su yatağının üstündeymişçesine rahat ve sakin duran hali geldi, gülümsedim. Biraz ters duruş sonrası yüzüstü padmasana’ya geldiğimde, ilk defa beynimle bacaklarım arasındaki sinir hücrelerinde bir köprü kurulur gibi oldu ve bacaklar birkaç milim de olsa havalandı. Birden hiç de fena bir yer değilmiş gibi gelmeye başladı burası. Kısa bir şavasana sonrası sessizce bir oturuşa geçtim, içime bir ışık, bir ferahlık doldu.

Bir süredir içimde kopukluğunun yokluğunu hissettiğim bağlantı bir şükran dalgasıyla yeniden yerini buldu.

Sizin 5. gün nasıl gidiyor? #28günyoga’ya devam!