Köpekli Ev

Bundan birkaç ay önceydi. Bostancı iskeleden eve yürüyordum. Tren yolunun hemen yanında, her gün ine çıka adamı bezdiren yokuşun rahatlığa vardığı yerde, her önünden geçişimde sektirmeden durup köpeklerini selamladığım bir ev var. İki kuçudan biri, kulaklarının ele verdiği kadarıyla bir kurt kırması, kıvrak, ve son derece atletik olduğu için biliyorum sahibi bağlı tutuyor. Çılgın şeyin sivri demirlerle kaplı göğsüme kadar gelen bahçe kapısının üstünden atladığını kendi gözlerimle görmüşlüğüm vardır. Her geçişimde zincirinin boyu yettiğince bana burnunu, boynunu, çenesini uzatır; ben de kolumu demirlerin arasından uzatıp aşağı sarkarak onunla buluşmaya çalışırım. Elim başına yetişmezse bana patisini verir, bir süre öyle dururuz. Diğeri daha ağırbaşlı, eskiden ben bahçe kapısına yanaştığımda o da uzanıp patilerini kapıya koyar, sevdirirdi. Son zamanlarda pek oralı olmuyor.

İşte yine evin önünden geçerken bir durup selam vereyim istedim. Yazlık traşlarını olmuşlar, ikisi de pek matrak! Benim dişi kurt beni görünce yine sevinç çığlıkları attı, zinciri demire dolandığı için benim olduğum tarafa yetişemedi, yine elele tutuştuk. Diğer oğlan her zamanki gibi çok heyecanlanmadan yanıma doğru geldi, kısa bir süre için patilerini kapıya dayayıp gıdısını sevdirdi, ve gölge tarafa doğru çekildi.

Ben bahçe kapısından içeri neredeyse sarkmış bir şekilde köpeklerle haşır neşirken içeriden köpeklerin ve evin sahibi olan adam çıktı. Onunla da selamlaştık, daha önce kısa kısa muhabbet etmişliğimiz de vardı. Yaşlıca bir adam, neler söylediğini anlamakta biraz zorluk çekmiştim son birkaç selamlaşmamızda. Meğersem bugün bana anlatacak muazzam bir hikayesi varmış!

Adam evinin kapısından çıkıp benim ve köpeklerin olduğu yere doğru yürürken “Tek istedikleri sevilmek” diye mırıldandı. “Evet” dedim gülümseyerek, bir elim köpeklerde. Ve böylece başladı sonsuza dek hafızama kazınacak olan yirmi dakikalık sohbet, aramızda demirli bahçe kapısı. “Bana kızıyorlar” dedi “bunu görünce”. Çevik olanı işaret etti. “Ama ne yapayım vallahi kaçıyor, bu kapının üzerinden atlayıveriyor.” Yine güldüm, “Evet” dedim “bir defasında görmüştüm atlarken, ne çevik hayvan!”. “Evet işte bana kızıyorlar, bak vallahi bağladığım duvarı neredeyse yerinden etti”. Eliyle zincirin bağlı olduğu bahçe demirini salladı, o zaman gördüm ki gerçekten demirin bağlı olduğu ince beton duvarı bile yerinden oynatmış! “Bu Anten, bu da Fındık.” Anten. Daha önceki bir konuşmamızda bu ismi duyup herhalde yanlış anladım diyerek üzerinde durmamıştım. Gerçekten de ağırbaşlı masum suratlı oğlanın ismi Anten, diğer hiperaktif oyunbaz kızın ismi ise Fındık’mış. İnsan neden köpeğinin ismini Anten koyar diye içimden geçirirken amca konuşmasına devam etti. “Ben biraz hastayım dedi, epilepsi, ama bazıları öyle düşüp bayılır, ben onlardan değilim. Ben kaskatı kesiliyorum, hareket edemiyorum.” Bu sırada cebinden buruşmuş bir kartvizit çıkarttı, bana doğru uzattı. “Oğlum” dedi “peysaj mimarı, aklınızda bulunsun yani peysaj işi filan gerekirse. Ben Murat Seyfi.” Ben de ismimi söyledim. Derken kartın arka yüzüne ilişti gözüm. Tükenmez kalemle bir cep telefonu numarası yazılmıştı. Altında ‘Oğlumdur’ yazıyordu, yanında da kan grubu, 0 Rh +. Buruşmuş kartvizitin üstünden neredeyse silinmek üzereydi yazılar. Demek ki bir yerlerde başına bir şeyler gelirse diye bu küçük kartviziti her gün yanında taşıyordu Murat Seyfi. Gözlerim doldu, bu yaşlıca adamın acil durumlar için bulduğu ilkel ve içten çözüme. Konuyu değiştirmeye çalışarak “Köpekler hissediyor mu?” diye sordum. “Tabii” dedi, “bir defasında burada bahçede kalakaldım, Anten havladı havladı da Hanım’ı sonunda benim yanıma getirdi. Çok çok hissediyorlar, çok. Biliyor musun bizim oğlanı askere gönderdiydik de Hanım içeride ağlıyordu. Ne ağladı. Sonra buraya bahçeye çıktım bir baktım ki Anten’in de gözünde yaş var, yemin olsun! Çok hisli canlılar bunlar.” Adamın gözlerinin içine baka baka anlattıklarını dinliyordum. O duygulanınca benim de hazırda bekleyen gözlerim hemen sulandı, birkaç defa kırpıştırıp geçiştirmeye çalıştım. O sırada yuvasının üstüne bir keçi edasıyla çıkıp etrafı meraklı gözlerle izleyen Fındık için de gülerek, “Bu da gök gürültüsünden nasıl korkuyor!” dedi. “Her şey tamam gök gürültüsüne gelince ağlaya ağlaya kapının önünde inliyor, eve aldırıyor kendisini.” Yine gülüştük karşılıklı. Bütün bu sohbet sırasında köpekler kah yoldan geçen birilerine havlıyor, kah yanımıza gelip kendilerini sevdiriyorlardı. Oradan diziye geldi laf. Kara Para Aşk’ı bu evde çekiyorlar, o zaman da köpekleri alıp yan komşunun bahçesine bağlamak zorunda kalıyor. “Benim” dedi “içime doğar bazen, teyzemin kızı vardı mesela, senin dedim ikizin olacak kızım. İnanmadı. Sonra bir telefon geldi, ikizmiş! İstanbul’a geldiğimizde de biliyordum böyle bir şey olacağını” dedi, “sonra bu diziler başladı. Benim bazen doğar içime, bilmiyorum, öyle hissederim işte.” Acaba epilepsisiyle bu içgörüleri arasında bir bağlantı var mıdır diye merak etttim içimden.

Bütün bu konuşmaların arasında iki üç defa bana yanlış anlamayın, yanlış anlamadınız değil mi diyor, sizi tutuyor muyum diye soruyordu. Ben de “Estağfurullah amca!” diyince devam ediyordu. Tekrar Hanım’a gitmiş olacak ki aklı, oradan devam etti. “Otuz beş senelik evliyiz. Ben balık burcuyum, o boğa burcu. Bir su burcu bir toprak burcu, işte havalar iyi olunca anlaşırız!” Güldü. “Ben Hanım’ı aldım, beğendim, çok güzel kızdı incecikti o zamanlar, siyah da saçları.” Başını çevirip camın arkasında bizden habersiz oturan karısına baktı. Sonra bana geri dönüp sanki bir sır paylaşıyormuş gibi elini ağzına yaklaştırıp, “Ama şimdi karım biraz şişman!” dedi kıkırdayarak. Sonra bir an için durup gözlerimin içine baktı, “Odamda duruyor evlendiğimiz gün çekilen fotoğraf” dedi. “Getireyim bakar mısın?” Yüzüne baktım, bir çocuk gibi o kadar istekli ki. Hemen başımı salladım, “eğer siz göstermek isterseniz tabii ki de bakmak isterim!” dedim. Koşarcasına eve girdi, bir süre sonra da elinde bir fotoğrafla çıktı geldi. Bana doğru yürürken Anten’le Fındık üstüne atlar gibi oldu, fotoğrafı onlardan kaçırıp olanca hızıyla  bana doğru uzattı. Bir süre ikimiz de sessiz kaldık, ben elimde tuttuğum evlilik fotoğrafına öylece bakakaldım. Son iki yıldır neredeyse her gün köpekleriyle selamlaştığım adamın hayatındaki en önemli günlerinden birinin fotoğrafını ellerimde tutuyordum. Muhabbet buraya nasıl gelmişti? Fotoğrafı incelemeye doyamadım. Hanım’ı da dediği kadar vardı. Dupduru. Murat Seyfi ben büyülenmiş gibi fotoğrafı incelemeye devam ederken tekrar başladı. “24 Kasım 1980’de evlendik” dedi. “Bu fotoğrafı da kimseye göstermedim. Neden sana gösteriyorum hiç bilmiyorum. Ama sana bir içim ısındı kızım, Allah işini rast getirsin, ne dileğin varsa versin.” Karşılıklı bir duraksamadan sonra devam etti rüyada gibi. “O zamanlar Ankara’daydım, bir tuhafiye dükkanım vardı. O da karşı apartmanda oturuyordu. Evden çıktığı zamanları gözler sonra onu takip ederdim. Evdekiler de anlamış olacak, sürekli kızı benim dükkana gönderiyorlar kalem alsın diye! Bir gün gittim elini tuttum, benimle evlenir misin dedim, o da evet dedi, işte o gün bugündür evliyiz. Kıymet bilmek lazım,” dedi, sözcüklerin üzerine basa basa. “Şimdiki gençler hiiiç kıymet bilmiyor.” Sanki içimdekileri okudu Murat Seyfi, sanki biliyordu aylardır kafamda evire çevire içinden çıkamadığım konuların hakikatini. “Güzel kadındı” diye devam etti Hanım’ına, “ama çok badire atlattı, böbreğini aldılar safra kesesini de aldılar. Ben her şeyimi kendim yapmaya çalışıyorum. Bazen bakıyorum kahvelerdeki adamlara filan da hiç anlayamıyorum, benim öyle bir boş vaktim yok ki! Ona yük olmamak için çamaşırımı da kendim yıkarım bulaşığımı da.” O sırada olan biteni fark etmiş olacak ki Hanım da evin kapısını açıp kapının eşiğinde bizi selamladı. Ne düşündü kim bilir, sokakta, bahçe kapısının dışında duran bir yabancı, elinde evlendiği güne ait belki de tek fotoğrafı tutuyor. Eli belinde seke seke tekrar içeri girdi Hanım hemen. Murat Seyfi derin bir iç geçirdi, “Ne iyi oldu Pınar” dedi, “çok iyi geldi senle konuşmak. Ne iyi ettin. Çok tuttum seni ama vallahi çok iyi geldi senle konuşmak!” “Olur mu Murat Bey” dedim, “benim için de çok iyi oldu.” Aramızda o demirli bahçe kapısı. Olmasa neredeyse sarılıp kucaklaşacağız.

Köpeklerle vedalaşıp ayrıldım. Boğazım düğüm düğüm, evin yolunu tuttum.

X

Başımı çevirdiğimde Mehmet Hoca’nın kütükleri bir kademe daha yükselttiğini farkettim. Karşımda, tüm basitliğiyle, bir zamanlar sarı beyaz boyalı olan, pek çok atın nalları altında darbe aldığı her halinden belli, x şeklinde karşılıklı duran iki emektar kütük, bana bakıyor. İçimden yükselen korku girdabını yenmek için bir tur daha atmaya ihtiyacım olacak, ama önce biraz nefeslenmem lazım. Durduğumuzda, bacaklarımla sımsıkı tutunduğum heybetli gövdenin yaydığı yoğun sıcaklık dondurucu soğukla birleşince, her ikimizi de içine alan bir buhar bulutu yükseliyor. Bebita’nın kişnemesiyle beraber yeniden dört nala kalkıyorum, Mehmet Hoca da bir yandan elini havada döndürerek “sallanma!” işareti yapıyor. Ben hariç herkes sabırsız. “Bu gidişle yarın sabaha atlarsın sen!”

Kendimde o cesareti bulamadığım için manejin etrafında attığım üçüncü tur oldu bu. Manejin açık kapısından içeri giren ışık aklımı çelmek üzere. Tüm bu işkenceyi bırakıp dışarıda güneşin altında sakin sakin dolaşmak istiyorum. Bebita beni cesaretlendirmek istercesine kafasını sağa sola sallayıp daha da hızlı gitmeye başlıyor.

“Hocam, az önceki yükseklik daha iyiydi sanki?”

Nefes nefese son çırpınışımı yapıyorum, Mehmet Hoca’ya sökmüyor, bakışları net, eliyle engeli gösteriyor. Engelin önünde yerde duran diğer kütüğe bakarak hızımı ve atın adımlarını hesaplamaya çalışırken alnıma kocaman, buz gibi bir su damlası düşüyor tavandan. Hesabımı baştan alırken cebimden çıkardığım mendille alnımı siliyorum.

“Hocam ama ben daha önce hiç bu kadar yüksek – “

“ATLAR MISIN?!!” Mehmet Hoca’nın tahammül sınırına yaklaştığı ses tonundan belli oluyor. Pes ettim.

Engeli karşıma alırken bir yandan da dizginlerin gerginliğini ayarlamaya çalışıyorum ama eldivenin içinde donmuş olan parmaklarıma hükmetmek pek de kolay değil. Bebita’nın sabit ayak sesleri zihnimin peşisıra ürettiği felaket senaryolarını biraz olsun bastırıyor. Yerde duran kütüğe bakıp hızımı biraz azaltıyorum, Bebita’nın kahverengi kulakları arasından görünen engel nedense artık korkutmuyor. İki kusursuz fuleden ve Bebita’nın havada asılı kaldığı birkaç uzun saniyeden sonra yeniden yeryüzüyle birleşiyoruz. Arkama baktığımda iki kütüğün de yerinde durduğunu görüyorum. Bedenimin üst kısmını hafifçe eğerden kaldırarak öne, Bebita’nın yelesine doğru eğilip iki elimle boynuna sarılıyorum. “Aferin kızıma!” diye fısıldıyorum, o yumuşak, kahverengi kulağa doğru. Bebita, kafasını sallıyor.

19 Ekim 2011

Bebita
Bebita

Sorum Tohumları

Bazen acaba sorumlu çocuklar yetiştireceğiz derken sorunlu çocuklar mı yetiştiriyoruz diye merak ediyorum. Çocuklara sorumluluk bilinci dediğimiz şeyi aşılamaya çalışırken, bilinçaltlarında başka korkulara ve travmalara yol açıyor olabilir miyiz?

Elimin altındaki en hızlı kaynak olan Vikipedi, sorumluluğu “kişinin kendine ve başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerini zamanında yerine getirmesi zorunluluğu” olarak tanımlamış. Bu çok masum bir tanım. Benim sorumluluk duygusu dediğim şey, bana aşılanmış haliyle obsesif bir mükemmeliyetçiliğe bürünmüş kontrol hissiyatından başka bir şey değil. Sorumluluk kavramını kontrol kavramından bağımsız düşünmek benim için çok güç. Vikipedi’nin verdiği tanımda dahi, kişinin kendine ve sözü geçen başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülükler her neyse, onun zamanında yapılması gerektiğine dair bir gönderme var. Bu tanımda üç şeyin daha bilindiği varsayılmış: insanın kendine karşı yükümlülükleri nelerdir, başkalarına karşı yükümlülükleri nelerdir, ve bu başkaları kimdir? Bu tanımın içerisinde gizli öğe olarak keşfedilmeyi bekleyen biri daha vardır: her nasıl bir durum ve bağlam içerisinde bulunursa bulunsun, o anın şartlarına göre söz konusu şahısları ve onlara yönelik yükümlülükleri doğru bir şekilde tespit etmesi beklenen bir hakim, bir karar verme mekanizması. Bir nevi akil adam! Bunlardan biri veya birkaçı ıskalandığında, o kişi sorumsuz biri olarak, sanki bir lanetmiş gibi etiketlendirilir.

Çocuklara geri dönecek olursak, sorumluluk sahibi davranışlarıyla arkadaşlarına bir örnek olarak gösterilen ve ailesinden övgüler alan bir çocuğun bilinçaltına inceden inceden yerleşen şudur: her şeyin planlandığı gibi gideceğine, ve her şeyin onun planladığı şekilde gideceğine olan pekişen bir inanç. Her zaman yapılabilecek bir şeyler vardır. Her zaman zorlanacak bir kapı, ayak konulabilecek bir boşluk, konuşulabilecek kişiler vardır. Birazcık daha düşünsen, o oradadır. Akıl, her zaman çevresel faktörlerden üstündür, ya da bu faktörleri önceden düşünerek planlama yapmalısındır. Kontrol, her zaman, sendedir.

Sorumlu bir birey, bundan ötürüdür ki, her zaman kontrollüdür. Ama bu iki yüzü keskin bir kılıç gibidir, çünkü sorumluluk sahibi bir kişiyi kontrol etmek de kolaylaşır, sorumluluklarını değiştirmen yeterlidir. İçinde bulunduğumuz sistem de bizim iyiliğimizi düşünmüş olmalı ki, hayatımız kusursuz bir sorumluluklar silsilesi şeklinde tasarlanmıştır -ki arada hiç bir soluk alıp düşünmeye, ya da sadece durmaya vaktimiz kalmasın. Bugün sokaklarda kendilerinden büyük çantaları çekiştirerek okuldan dershanelerden dönen küçük çocukları görünce içim acıyor. Anneler babalar bir telaşe içerisinde çocuklarını hocadan hocaya, kurstan kursa gönderiyor. Binicilik kursundan çıkıp satranç maçına yetişecek, diksiyon kursundan hemen önce yelken antremanına gidecek. En iyi liseye girecek, en iyi üniversiteyi kazanacak, yurtdışına gidip master yapacak, iyi kazandıran bir işi olacak. Bu kadar parayla sorumsuz işler yapmaktansa aklı başında yetişkin her birey gibi o da aydan aya elin adamını zengin etmek yerine kredisini çekip evini alacak, fakat ironi bu ki maaşın büyük kısmı krediye gittiği için istediği gibi gezip tozamayacak da. Bu arada kendine bir eş bulacak, allahın izniyle çoluğu çocuğu, ileride torunu torbası, böyle göçüp gidecek bu diyarlardan bugün çekçekli sırt çantasını yüklenen yavrucak. Gerçekten de epey hazin bir son. İnanılmaz klişe, biliyorum. Ama tam da bu yüzden bu kadar hazin.

Sorumluluk duygusuna böylesine takık olmamın bir sebebi daha var. Ben giderim o gider, yanımda tintin eder. Tanıştırayım: suçluluk duygusu. Sorumluluk nereye, o oraya. Damarlarımıza küçük yaşta enjekte edilen bu her şeyi kontrol edebiliriz hissiyatı, hayatın doğal döngüsünde bir veya birden fazla kez darbe aldığında, başlar o içses konuşmaya. Masum sorumluluk tohumları, zihni kendi karanlığına hapseden zehirli filizlere bırakır yerini. Keşke on dakika erken çıksaydım. Nasıl da hesap edemedim şu başıma gelecekleri. Nasıl yani, kapıyı kilitlemeyi mi unuttun? Bana gel diye tutturmasam kaza yapmayacaktı belki de! Durumun gerçek ehemmiyeti ile doğrudan orantılı değildir bu içsesin şiddeti. İnsanın içine doğup büyüdüğü ve kendini neredeyse evindeymiş gibi rahat hissettiği bu içdiyalogların yapıcı olmaktan çıkıp tamamen yıkıcı bir kimliğe büründüğünü insanın ayırt edebilmesi için bir miktar farkındalığa ihtiyacı var. Sürekli arka planda sızlanıp size hakaretler saydıran o eli kırbaçlı ses bir an için bile olsun sustuğunda, belli belirsiz, ne olduğunu anlamadığınız bir sessizlik ve huzur yayılır zihinden içeri. Mutfakta saatlerdir çalışan ve aniden susuşuyla beraber size derin bir oh çektiren dırdırcı davlumbaz gibi.

Sorumluluk ve suçluluğun bu denli bitirim ikili olmalarının arkasında yatan sebep işte bu aşırıya kaçan kontrol çılgınlığı. Babamın bana araba kullanmayı öğrettiği zamanlarda ve sonrasında da farklı anlarda defalarca tekrar ettiği tek bir şey vardı: kendinden sen sorumlusun! Sen, her şeyden önce kendini düşünmek zorundasın. Elbette ki söyleniş sebebi ve mantığı makul görünse de, bu anlayışı çekip uzattığın zaman çok da makul olmayan yerlere gidiyor. Örneğin sen yola çıkarken olabilecek her yere baktıysan ama son anda ters şeritten bir kamyon gelip sana çarpmışsa, kamyoncu değil sen suçlusundur, yeterince iyi bakmamışsındır. Kaldırımda gelip sana çarpan scooterın sesini kulağında müzikle yürüdüğün için önceden duyup çekilememişsen, scootercı değil sen suçlusundur. Kısaca ölecek olsan sen suçlusundur. Bu örnekler herkes için bu kadar uç olmamakla beraber, anlatmak istediğim ilişkiyi yansıttığını düşünüyorum. Amaç onu korumak da olsa, bu tarz bir düşünceyle yetişen çocuğun ileride kendini hayatın akışına bırakmakta zorlanacağını tahmin etmek güç değil. Sorumlu çocuklar ile sorunlu çocuklar arasındaki patolojik çizgi gerçekten çok ince.

Sanırım bütün yazıyı kendimi aklamak için yazdım!

relax-nothing-is-under-control

Yunan Müziği ve Olmayan Memlekete Özlem

Neden bilmiyorum, Yunan müziği duyduğumda bir fena oluyorum. Bir şeyler düğümleniyor boğazımda, gözlerimi yaş basıyor nedensiz. Sanki çilingir sofrasındayım, bir efkâr iniyor kalbime. Sanırsın yasaklı anadilim, sanırsın yıllar önce yazın bir Yunan adasında bir Yunan gencine aşık olmuşum, hâlâ o yazın yasını tutuyorum. Yitip giden yuvama, evime ağlıyorum. Anlayamıyorum.

Yunan müziği duyduğumda aklıma Yunanistan değil kendi ülkem geliyor, tam olarak neresi olduğunu bilemediğim. Küçükken yazları Akdeniz’e tatile gittiğimizde, babamın benle yaşıt Sony’si Türk kanalı çekmezdi de Yunan kanalı çekerdi. Pek çok güneşi kaldığımız otelin balkonunda bu müzik eşliğinde batırmışızdır, babamın elinde viskisi. Acaba onları mı hatırlıyorum? Yunan müziği duyduğumda aklıma küçüklüğüm geliyor, babam geliyor. Sanarsın her yaz bu müziğe gözlerimi açıyorum, bu müziğe dans ediyorum. Öyle bir şey de yok.

Birkaç ay önce önümüzdeki inşaat benim mutfak ve salon pencerelerimin baktığı, bahar geldi mi çiçekleriyle patır patır patlayan kestane ağaçlarımdan birini kökünden kesti gözümün önünde. Elektrikli testerenin sesine uyandım, cama koştum, dal budak kesiyorlar ağacımı. Önce buduyorlar sandım. İnşaatın kabası yapıldı bitti onca zaman gözlerine batmadı da şimdi mi battı ağaç? Sonra gövdesine giriştiler. Bakıyorum, belediyenin adamları da değil bunlar. Bir tanesi koca göbekli sakallı genççene bir adam, biliyorum inşaatın önündeki konteynırda yatıyor, pembe GAP sweatshirtünün ceplerine ellerini sokmuş olan biteni izliyor, diğeri az ötede dikiliyor, diğeri ağacın üstünde, acemi, keyfekeder dilimliyor yarımasırlığı testeresiyle. Elinde ne bir eldiven var ne de ayağında güvenlik ayakkabısı. Ne tehlikeli iş yapıyor diye geçirdim içimden, fabrikada çalıştığım günler geldi aklıma. Adam sonra kaldırımın üzerine indi, ağacın gövdesini dilimlemeye başladı. Camın arkasında boğazım düğümlü öylece kalakaldım, aşağıya koşup adamların önüne atmak istedim kendimi. Ne diye kesiyorsun o ağacı? Ne zararı var sana? Daha bahar gelince patır patır açacaktı o ağaç! Kestane, acemi katilinden son öcünü aldı da öyle yığıldı yere. Adamın dilimlediği son büyük parça, kestiği açıyı hesap edemeyince olduğu gibi üzerine devrildi adamın, oradan da kaldırımın kenarında duran arabanın üstüne. Kaldırımla bir edene kadar kestiler kestaneyi, hiç umut kalmadı sonraki bahara. Salona geri geldim oturdum, çaresizliğimden, hıncımdan ağlamaya başladım. Bu ülkede bu yaşıma kadar yaşadığım, hesabını kimselerden soramadığım, benden alınmış bütün haklar, bütün haksızlıklar bir bir aklıma geldi, hepsinin kızgınlığı, hepsinin yersiz, sonuç bulmayan, mağlubu çoktan belli öfkesi, nefreti geri geldi. Gözümün önünde bir ağaç yıkıldı diye beni sinir krizinin eşiğine getiren ülkeme lanet ettim. Gezi’de de aynı şey olmamış mıydı, Validebağ’da aynı şey olmuyor muydu? Bir memleket hissi vardı içimde bir yerlerde, sanki her yaşadığım an o hayal parçası içimde daha da kırılıyor un ufak oluyordu. Evim diyebileceğim bir yerlerin özlemini duyuyorum içimde, ama vatandaşı olduğum ülkede yuvasız, yurtsuz gibiyim. İşte böyle çaresiz anlarda nasıl boğazım düğümleniyorsa, kulağıma Yunan müziği çalınınca da neresi olduğunu bilemediğim ülkeme yitik bir özlem, bir yas, bir göçerlik hissi geliyor yerleşiyor içime. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

Ankara’dayken arasıra bindiğim taksilerde şöförle muhabbet esnasında sorulan o vazgeçilmez soruya hiçbir zaman ne cevap vereceğimi bilememişimdir. “Memleket nere?” Çok uzun bir süre, bu soruya net bir yanıtım olmamasından ziyade bu soruya insanların tek bir sözcükle cevap verebilmelerine şaştım kaldım. Ayaş, Divriği, Kaynaşlı, Kızılcahamam.. İstanbul’a yerleşince işim kolayladı, Ankaralıyım abi deyip geçmeye başladım, bu sefer de “Neresinden?” sorusu. Ah be abim ben de bilmiyorum ki neresinden. Diyemiyorum ki Ankara’da Çankaya Hastanesinde doğmuşum işte ben, bildin mi? Bir soğuk, samimiyetsiz geliyor, memleketim bura mı ki benim? Nüfus cüzdanımda Muğla – Milas yazar. Hocabedrettin köyü, geçen sene Yiğit’le Bodrum’a giderken uğrayacaktık da gece oldu, boşver dedik. Büyükdede en son Muğla’da valilik mi ne yapmış ondan sanırım, Bodrum Kalesinde halen resmi asılı, bir gidip göremedik. Annem ve babam birbirlerinden bağımsız İzmir’de doğmuşlar birer yıl arayla, bazen hava atmak istersem “Anam babam İzmir doğumlu abi” diyorum şöföre, bir meşhur İzmir kızı muhabbeti dönsün diye. Daha meraklı şöföre denk gelmişsem “Göçmenlik var mı abla?” diye gelir. Ona da diyecek lafım var. Sen yerleşik misin ki diyesim geliyor bana bunu soran herkese. “Evet” diyorum “anne tarafım Yugoslav göçmeni”. Annemin annesi Üsküp’te doğmuş. Bizim ailenin soy dağarcığı çok küçüktür, aile tarihçemiz ondan da kıt. Ailenin yarısı yarısıyla konuşmaz, üvey aileyle daha çok irtibattayızdır. Anne tarafımız iyice kopuk. Annemin annesi Sırriye, ela gözlü sarışın, zamanında güzel kadınmış herhalde. İki kere bana kazıkazan almıştı Beşevler’deki evinde. Başka da anım yok ona dair. Hafızamda bir kare de o güzelim evin mutfağında tepe tepe uzanan kirli tabak kuleleri, lavaboda matruşkalar gibi içice geçmiş kirli kap kacaklar. Ta ki bir gün annemin üvey ablası geldi, bizim anneanneyi aldı da götürdü. Konuşturtmadı da, ne annemle ne teyzemle, yerini yurdunu bilemedik yıllarca. Sonradan öğrendik Antalya’ya götürmüş, bir huzurevine yatırmış. Bir gün teyzem nüfus idaresine vukuatlı nüfus kağıdı almaya gitmiş bir tapu işi için, orada görmüş ki anasının yanında öldü yazıyor. İşte böyle öğrendi annem de annesinin öldüğünü. Babası da ben doğmadan ölmüş, tanımak kısmet olmadı. Ana tarafımla bu kadarızdır. Acaba bundan mıdır bu kadar köksüz hissetmem bu dünyada? Babamın babannesi Güzide Hanım ise Foçalıymış, bir fotoğrafları var güzelim efe kıyafetleri içinde, inanmazsın! Dedemin dedesi Of’ta imammış, babannemlerin ucu Gürcistan’a dayanırmış. Söyle bana şöför abi, memleketim nere benim? Geçen yaz Sakız adasında müşteriden çok misafir gibi ağırlandığımız konaktan bozma otelde, hikayesini anlattı Eleni. “Bizim aile” dedi, “üç yüz yıldır bu evde yaşıyor. Ev büyük gelmeye başlayınca otele çevirdik”. Aklım almadı. “Do you understand this number?” repliği geldi aklıma Son Samuray’dan. Üç.yüz.yıl. diyor kadın. İşte bu kadının memleketi orası şöför abi. İşte bu kadın yerleşik olan. Senin benim memleket dediğimiz olsun olsun iki kuşaklık mesken.

İşte Yunan müziği dinlediğimde benim de kalbimi bu olmayan memleketimin hasreti basıyor. İçimde bir yerlere dokunuyor. Karaya vurmuş bir denizkızının dalgalara yaktığı bir ağıt gibi.

Yazmaya Dair

Çok uzun senelerdir üzerine düşünüp, kendi içimde bir cevaba ulaşamadığım için de bu süre boyunca hep sessiz ve hareketsiz kalmış olmama sebep olan, yazma eylemine ait duygu, düşünce ve çözümsüzlüklerimi, tesadüfen aklıma düşen bir defterin ilk sayfalarında, bundan yedi küsür sene önce kaleme alınmış olarak buldum. Bu defterin kendisini ilk -yeniden- karşıma çıkarışı, geçen Mart Ayurvedik yemek yapma kursu öncesinde evdeki kütüphanemde boş bir defter arayışımla beraber olmuştu. Defteri elime alır almaz kendi el yazımı ve yazdıklarımı görüp, şaşkınlıkla yatağın üzerine çökmüş ve sanki çok uzak diyarlardan, bambaşka bir insanın yazdıklarını okuyormuş gibi hissetmiştim. Bu satırları yazdığım anı hatırlamaya çalışsam da aklıma getiremedim. Ama tarihini atmış olduğum döneme ait genel bir buhran hali, özlemle hatırlamaya çalıştığın birinin kokusunun burnuna çalınması gibi, inceden hafızama doluştu. Toplam yedi sayfa yazmıştım deftere. Sonrasında bu defteri salondaki masaya, daha elimin altına bir yere almaya karar verdim. O günkü şaşkınlığımla deftere bir şeyler karalayıp, defteri yeniden unuttum. Defterin ikinci karşıma çıkışı ise bugün oldu. Yarın gideceğim Shadow Yoga kampı öncesinde orada öğreneceklerimi not edebilmek için bir defter aranırken, aklıma yine o düştü. Dümdüz ve simsiyah bir kabı olan bu defterin kamp öncesi tekrar yolumu kesişinde, ve benim yıllar içinde yazmaya dair karanlık düşüncelerimin yavaş yavaş aydınlandığı bir döneme denk gelişinde, sevimli bir tesadüf buldum. Belki de bu kara kaplı defterin içinde, karanlık katmanları yavaş yavaş soyup bir ışık huzmesine ulaşmak sonunda mümkün olacaktı.

Bu soruların hepsine olmasa da en azından birkaçına gönül ferahlatıcı bir cevap bulabilmiş olmanın mutluluğu ve diğer bazı soruları da tamamen boşverebilmiş olmanın rahatlığı ile, şimdi, yedi yıl önce bunları yazmış olan eski benin anısına, o defterde yazılanları noktası ve virgülüne kadar sadık kalarak, burada paylaşıyorum.

27 Ocak 2007, 21:16, Ankara
-Başlangıç-
Aslında her şeyden önce yazmanın amacını ve gerekliliğini tartışmak gerekir. Bir insan neden düşündüklerini yazıya geçirme gereği duyar? Zaten o düşünceler kendi kafasında şekil bulmamış mıdır? İnsanın zaten bildiği bir şeyleri, hele ki bunları bir okuyucudan sakınarak, -belki de gizliden gizliye okunmayı dileyerek- kağıda dökmesindeki amaç ne olabilir? Belki de insan, zihninde henüz tohumları atılmış çeşitli düşünceleri yazarken onları daha iyi şekillendirebileceğini düşünmüş, kendi görüşlerini daha sistemli bir biçimde ortaya koyup, zaman içerisinde gelişecek bir düşünce akışı düşlemiştir. Belki de bu yazıya geçirme eylemi, kendisini onun icadıyla beraber sonu gelmeyen bir üstün görmeye kaptırmış olan insanoğlunun bastıramadığı yegâne arzunun sonucudur: bu dünya üzerinde yaşadıklarını, ne emekler sarf ederek düşünüp bulduğu fikirlerini, bir birey oluş çabasını var gücüyle kanıta dökme çabasıdır. Bir hiç uğruna yaşayıp ölmediğini, bu dünyada ufak da olsa, kendi çapında bile olsa bir etkisi olduğunu haykırma çabasıdır. Belki de bu, tüm düşünce ve kültür kirliliğinden bağımsız, oldukça saf ve karşı konulmaz bir ‘yazma’ dürtüsünden başka bir şey değildir. Oysaki baştaki soruma hâlâ bir cevap bulamadım. Bir okuyanı yoksa, olmayacaksa, tüm bu yazılanlar bir kağıt israfı değil midir? Üzerinde düşüneni olmayacaksa, bu sözde ‘düşünce’ içeren satırların yazılması, sadece yazarın egosunun tatmin edildiği bir araç olarak kalmayacak mıdır? 

Bırakmak

Supta vajrasanada, sırtımın arkasında kocaman bonbon şeklinde bir yastık, bütün omurgam ağırlığını yastığa doğru bırakırken kollarım iki yandan aşağı doğru sarkıyor. Her zaman denk gelmez ama inanılmaz rahatım şu an. Gözlerim tavandaki koyu renkli ahşap kirişlerin üzerinde geziniyor. Serinlemek için araladığımız bahçeye açılan kapıdan içeri kuş cıvıltıları ve yaprak sesleri doluşuyor. Belki de insanın en rahatsız duygularıyla yüzleşmesi için tam da bu kadar rahat olması gerekiyor. Hiç değişmeyen ve neredeyse iki buçuk saat aynı seyrini sürdüren bir müzikle, yarı uyur yarı uyanık vaziyette zihnimin önüne bir görüntü geliyor. Hocanın komutuyla nefes verirken üzerimden bir şeyi daha yere bırakıyorum. Ve içimden yere düşenleri yalnızca bir havaalanı benzetmesiyle sözcüklere dökebiliyorum.

Düşün ki, havaalanındasın. Geldikleri gizemli koridordan çıkıp paldır küldür karuselin üzerine dökülen bagajların arasından kendininkini seçmek üzere görüş açısı iyi bir nokta buluyorsun. Oralarda bir yerlerde, ufak kırmızı bir bavulun olacak. Derken aniden, sana yaklaşmakta olan başka bir valiz gözüne çarpıyor. Üzerinde kocaman harflerle ismin yazılı: “Beni al! Al beni!” Kafan karışıyor, böyle bir bavulun olmadığına eminsin. Bavul senin değil. Tam olarak anlam veremesen de bakışlarının bulanıklığı içinde elin bavula doğru gidiyor ve onu alıyorsun karuselden, ne de olsa sana adreslenmiş. Derken kendi bavulun da geliyor, ve iki bavulu da sürükleyerek kapılara doğru yürümeye başlıyorsun. Tekerlekleri çalışmayan bir alışveriş arabası gibi, doğru düzgün yürümüyor da lanet şey. Karnında yumak yumak bir his, sanki biri sana tuvalete giderken beş dakikalığına çantasını emanet etmiş ve bir daha geri gelmemiş gibi. Alıyorsun o bavulu çünkü almamayı bilmiyorsun. Nereden geldiğini bir türlü çözemediğin koşullanmaların, seni sen yaptığını sandığın alâmet-i fârikaların, anne babandan yadigar, gölgen gibi bir türlü atlatamadığın huyların, boğazını sıkan kültürün, toplumun münasip gördüğü, cinsiyetinin gerektirdiği her şey o ekstra bavulun içinde. Sen olmayan her şey.

Aslında o bavulu orada bırakıp gidersin ve kimse farkına bile varmaz; çünkü herkes kendi bavuluyla meşguldür. O an o bavulu orada bırakıp gidersin ve hiç ama hiçbir şey değişmez. Hatta onu o karuselden hiç almamış olsan, muhtemelen zamanın sonuna kadar orada dönüp durmaya devam eder. Ta ki bir başkası için isim değiştirip kendini oradan aldırtana kadar.

Almamayı öğrenmek için belki geç, peki ya bırakmayı öğrenmek için?

photo

İstinye

Kayıp Aranıyor

Kafa boşaltmak için geldiğim Kınalıada’da kafam yine bir sürü şeyle doldu. Bu sefer de milli gelir ve milli mutluluk gibi üçüncü dereceden olgulara değil de daha temel şeylere, örneğin fiziksel olarak hiçbir kara parçasıyla bağlantısı olmayan ada insanının psikolojisine gittim. Biz anakara insanından farklı mıdır acaba?

O gün hava patlar, fırtına olur, deniz seferleri iptal olur, çıkamazsın, dönemezsin.. Gerçi ben tabi geri İstanbul’a dönecekmişim gibi düşünüyorum, adamın evi orada, dönmese de olur. Neticede ihtiyaçlarının büyük bir kısmını orada temin edebiliyor. Peki daha sofistike ihtiyaçlar? İnsanların evlerine döşedikleri kalebodurların bile koli koli Mavi Marmara’larla taşındığı bir dünya. Kalebodurları geçiyorum, elektriğin bile denizin altından İstanbul’dan taşındığı. Eninde sonunda bir ada yerlisinin de umurunda olacak anakaradan uzun zamanlı kopukluklar. Peki bu onu daha da umursamaz yapar mı günlük hayatında? Ya da daha kaderci? Kimbilir, belki de daha yetkin, özgür, ve huzurlu. İnsanların buraya kaçmak istemesinin sebebi de bu değil mi zaten?

Belki de bu sebeplerden, bende hep bir mahsur kalacakmışım telaşı yaratıyor adalardan birine her gelişim. Ha çok mu üzülürüm, sanmıyorum. O kadar çok köpeğin olduğu yerde uzun vadede mutsuz olmam teknik olarak imkansız. Bugün bile, tesadüfen saptığım bir yokuşta karşıma çıkıp ada turumun geri kalanında bana eşlik eden, Sakine ismini taktığım kulağı keneli köpeğin beni son bir haftadır hiç yapamadığım kadar gülümsetebilmesi gibi.

p3p1

Lost’tan mı, William Golding’den mi yoksa çocukluk masallarımdan mı yadigar bilmiyorum, bu adada mahsur kalma psikolojisinin bende belli belirsiz de olsa bir tedirginlik yarattığı muhakkak. Belki de her an bir terslik çıkıp her şeyi alt üst edecek ve kendimi hayatta asla yapmam dediğimi şeyleri yapar bulacağım diye. Gerçi bunun için adada mahsur kalmama gerek yok, kendi hayatım yeterince malzeme veriyor aynı doğrultuda.

Saramago’nun Blindness’ını hatırladım. Hayatımda sinemada gidip tamamını izleyemeden çıktığım tek film. İkinci yarının ortalarına doğru neredeyse nefes alamayarak kendimi salondan dışarı attığımı hatırlıyorum. Allahım o ne büyük iç sıkıntısı, o ne büyük darlanma.. Bir avuç kör insan aynı yerde yaşamak zorunda kalıyormuş, ne kadar olay olabilir ki diye düşünüyordum girmeden. Sahnelerin tümü neredeyse hala aklımda. En son bıraktığımda bilmemkaçıncı koğuşun kadınları tecavüz edilmek üzere diğer koğuşa gidiyorlardı. Beni sınıra getiren aldatma sahnesinden sonra son tahammül edebildiğim buydu sanırım. Kör deyip geçmemek lazım, bir yerde güç dengelerini altüst edecek bir şey her zaman bulunuyor. Dolayısıyla ada deyip de geçmemek lazım. Orada her an medeniyetten kopmaya hazır, kararsız bir molekül parçası gibi temel haline dönmek isteyen bir şey var. Sanki orada çok uzun kalırsam, içimdeki belli belirsiz insanı da kaybedip, sonsuza dek ıssız kalacakmışım gibi. İşte bu yüzden, beni anakaraya taşıyacak 20.25 mavi marmarasını kaçırmamak için iğde ağacının gölgesindeki bu banktan aceleyle kalkıyorum şu an.

p3p2

Kınalıada

f(x)

Bir şehirdeki insanların mutluluk oranını ölçecek bir model geliştirseydik hangi parametreleri kullanırdık? Kişi başı gelir? Sosyal devlet imkanları? Eğitim düzeyi? Alkol ve sekse kolay erişim? Bunların hiçbirisi tek başına insanların mutlu olması için yeterli gibi gelmiyor. Örneğin en çok intiharın gayri safi milli hasılası en yüksek olan İskandinav ülkelerinde gerçekleşmesi gibi. Eğer intihar etmeyi bir mutsuzluk manifestosu olarak varsayarsak, bu durumda, hayatları dünyadaki pek çok insana kıyasla daha rahat gecen bu adamlar görünüşe göre yine de mutlu değil. Belki de amaçsızlık ve hayatta ne yapacağını bilememek de bu insanların mutsuzluk sebebi. Veya toplumun onlardan hiçbir şey beklememesi. Bilmiyorum belki de yeterince güneş almıyorlar.

Peki, bizim belirlediğimiz terim ve ekonomik ölçütlere göre yoksul olan bir Afrika kabilesinin senden benden daha mutlu olmadığının ne garantisi var? Mutluluk belki de yüzmek, şarki söylemek gibi bir beceri. Çünkü gerçekten pek çok şeye sahip olup da hastalık derecesinde mutsuzluk içinde yasayan insanlar var. Tamamen kendi kendine yaratılan, sahip olunan ekonomik ve sosyal erişimlerden bağımsız, kendi kendine besleyip yeşertilen ve yine ondan beslenilen bir mutsuzluk. Bakıp da görebilmek gibi, yaşayıp da mutlu olabilmek de bir marifet gerektiriyor şüphesiz.

Peki bu beceriden bağımsız başka neler olabilir bir insanı, bir toplumu ortalamada mutlu eden? Çok genel de olsa belirleyebileceğimiz şeyler olmalı. Let n be the average # of smiling faces. Burada insanların yüzü kendiliğinden gülüyor gibi. Bisikletin üstünde giderken, sandviçini yerken, çöpünü ıskalarken, yolda köpeğini yürütürken. Seni görüp kibarlığından gülümsüyor da değil. O zaten gülümsüyor, sen de bir şekilde ona denk geliyorsun. Dün bisiklet üstünde Leiden etrafındaki lale tarlalarının yanından geçerken kendimi aptal gibi sırıtırken yakaladım bir ara. Bunca güzellik arasında nasıl gülmeyeyim? Kahkaha bile atarım! Oysa ne çok mutsuz insan vardır İstanbul’da. Karşıdan karşıya geçerken çarpışırsın mutsuzdur, dolmuşta yanına oturursun mutsuzdur, sevgilisi olursun mutsuzdur. Ama o ne yapsın, bin türlü derdi var. Elin İskandinavyalısı gibi üniversiteyi bitirince ‘kendimi bulmam lazım’ diye dünya etrafında devri alem yapacak hali yok. Kim bilir, belki ben bile mutsuzumdur İstanbul’da.

Tam da ihtiyacım olduğu bir zamanda karsıma çıkan ve bir aralar inanılmaz popülerleştiği için epey bir süre burun kıvırdığım “Eat, Pray, Love” isimli muhteşem kitapta, bir muhabbet sırasında her şehrin kendine ait bir sözcüğü olduğundan bahsediliyordu. O şehrin caddelerindeki ruhu en iyi yansıtan, insanların düşüncelerinin en çok üzerinde dolaştığı tek bir sözcük. New York’lu olan kendi şehri için ‘achieve’ sözcüğünü kullanıyor uzun bir sure düşündükten sonra. Elde etmek. Stockholm’lu olan ‘conform’u seçiyor. Uymak. Roma’lı için kendi şehrinin sözcüğünü bulmak çok kolay: Seks! İstanbul için ne derdik bilmiyorum. Belki “karmaşa”. Gerçi 15 milyon insanın ruh halini tek bir sözcükte nasıl birleştireceksin? Yine de “tutku”, “sakinlik” veya “huzur” diyemeyeceğin kesin!

Kulağımdaki şarkı ben İstanbul’a doğru uçmaya hazırlanırken kapanışa eşlik etsin: C’eri tu serenità, ora chissà in che cielo sarai. Dove vai serenità? Fermati qua, non andartene dai.

Schiphol

Perdeli Ayak/Perdesiz Ev

Şişenin üzerindeki etikete göre 4 elma, 50 çilek ve 1 adet muzdan oluşan albert heijn smoothiemi öğle yemeği niyetine afiyetle götürdükten sonra bu şehirdeki onlarca kanalın birinin yanında bulunan banklardan birine iliştim. Suyun üzerinde nilüferler, parlak mor, yeşil, mavi kafalarıyla birbirlerine kur yapıp oynaşan, kimi zaman da hiddetle gagalarını birbirine çarpıştırıp suyun icinde patinaj çeken ördekler.  Benden ekmek çıkar mı diye birkaç tanesi yanıma doğru yüzüyor, ama elbette ki aardbei-banana smoothiemden onlara verecek değilim.

Buradaki mimari yapı ve kentin dizilimi, toplum hakkında gerçekten çok ipucu veriyor. Elbette ki her yerde öyledir. Ama burada, yolun hemen kenarından başlayan evler, ve özellikle de çoğunda herhangi bir perde vs. bulunmayan salon pencerelerinden neredeyse evin tamamına hakim olmak mümkün. İnsanlar evlerini meraklı gözlerden gizlemek bir yana, neredeyse daha da fazla ilgi çekmek için pencere önlerini adeta bir mağaza vitrini gibi dekore ediyor. Tabii, meraklı göz dediysem kendi gözlerimden bahsediyorum, yoksa elbette burada kimse kimsenin umurunda değil.

Bu noktada, acaba hangisi diğerinin bir sonucu diye düşündüm. Bizde mesela, gündüz çoğunlukla perdeler açık dursa da akşama doğru tüller çekilir, hele hele artık içeride ışıklar da yanmaya başladıysa kalın perdeler de hemen akabinden. “Aman kızım” derdi rahmetli babannem Şişi, “evin içi görünüyor”. Peki, evin içerisinin görünmesi gerçekte ne demekti? Neticede herkesin evinde bir şeyler oluyor. Türk insani meraklı ve dedikoducu olduğundan, herhalde evin içini görüp arkamızdan mı konuşacaktı, napacaktı? Belki de aslında görgüsüzlüktü perdeler açık oturmak, sahip olunan tüm eşyalar insanların gözüne sokulduğu için. Ya da kem göz mu nazar mı artık bilmiyorum, subliminal bir tarihsel sebebi mutlaka olmalı. Evrensel bir davranış değil çünkü. Üstelik bizim evlerimiz böyle hemen yolun kenarından da başlamaz. Burada insanlar umursamaz ve tamamen yargısız olduğu için mi herkes rahatlıkla her şeyi olduğu gibi insanların gözü önüne serebiliyor, yoksa zaman içerisinde bir şekilde bu insanlar da merak etme ve yargılama içgüdülerini bastıracak şekilde yavaş yavaş kollektif bir biçimde eğitildiler mi? Bugünün sorusu da bu oldu.

Öldürsen 4 elma 50 çilek ve 1 koca muzu beraber ya da üstüste yiyemezsin ama bu meret yedirtiyor işte. Allahtan İstanbul’da bu kadar rahatlıkla edinebildiğim bir şey değil, yoksa sıkıntım büyük olurdu. Karşımda havadan süzülerek suyun üzerine plonjon yapan iki adet ördek üşüdüğüm için banktan kalkınmaya hazırlandığım şu saniye içimi ısıttı. Parlak turuncu perdeli ayaklarıyla bu hayvanlar bu ülkenin milli canlısı gerçekten.

p1p1

Delft