Zoraki Zorba: Süper-ego

Geçen yazıyı yazdıktan sonra tangocu arkadaşlarımdan tut koçluk veren yakınlarıma kadar farklı uğraşlar içinde olan o kadar çok kişiden benzer yorumlar geldi ki, insanın kurduğu tüm ilişkilerin kendisiyle olan ilişkisinden şekillendiği gerçeği biraz daha içime sinerek derinlere yerleşmeye başladı.

Ben insanın kendisiyle bir ilişki içerisinde olduğunu, nispeten içe dönük bir karakter olmama rağmen, ne yalan söyleyeyim, bu yaşıma kadar fark etmemiştim. Yeni aydım bu gerçeğe. Öyle yaşayıp gitmişim onca sene, içimdeki ben de sessiz sakin sabırlı, fark edilmek için neredeyse otuz sene beklemiş. Uslu çocuk.

Sürekli dışa dönük yaşamaya mecbur bırakıldığımızdan mıdır; takdiri, onayı, sevgiyi, doyumu dışarılardan bir yerlerden bulmaya çalıştığımız ve belki de ilişki denilen şeyi sadece ikinci veya üçüncü kişilerle kurulabilecek bir şey olduğunu zannettiğimizden midir nedir, içimizde daha derinlerde yatan, daha özde olan bir benliğimizle bir etkileşim, bir ilişki, bir diyalog halinde olabileceğimiz aklımıza bile gelmez çoğu zaman. En azından benim gelmezdi.

İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi tanımak yolunda mercek altına alınabilecek en güzel ipucunu bize kendimizle konuşma şeklimiz, kendimize neler söylediğimiz, ve bunları hangi tonda söylediğimiz geliyor bana göre. Yani kafamızın içinde o susmak bilmeyen iç diyaloglar. Bu iç diyalog meselesine daha önce de kafa patlatmış olsam da, o zamanlar bile bunu yine tek yönlü bir bağıntı olarak almışım, yeni yeni fark ediyorum. Yani sanki ben dediğim şeyle bu iç sesim tamamen birbirinden kopuk, izole hayatlar sürüyormuş gibi. Biri kendi hayatını yaşamaya çalışırken öbürü de bir yerlerde oturmuş, neyin nasıl olması gerektiğini ondan iyi bilen olamazmış gibi mütemadiyen beni sınayıp ona geri bildirim veriyor, ben de uzun zamandır görmediği ama tekrar konuşmaya halinin olmadığı bir tanıdıkmış gibi gözlerini kaçırarak yanından yürüyüp geçiyor bu sesin çoğu zaman. Ben kendi standartlarını karşılayamadığı zaman onu azarlayan, iyi günündeyse ara sıra yüreklendiren, belki gaz veren, kriz anlarında sakin ve serinkanlı kalmayı becerip, “dur bakalım sırayla hallederiz” diyebilen, ara sıra da kendi kendisiyle dalga geçen bir ses mesela benimki. Epey de renkli bir kişilikmiş bu iç ses, bak şimdi yazınca fark ettim. Kötü niyetli biri de değil, hiç değil. O benim aile sistemimden, tecrübelerimden, kültürün koşullandırmalarından beslenmiş, mevcut toplum sistemi içinde ben yaşamımı sürdürmeye devam edebileyim, içine büyüdüğüm ahlaki ve sosyal normlara göre en zararsız, en güvenli, en risksiz, en ‘normal’ hayatı yaşayayım diye gece gündüz çabalıyor, yılmadan bana durum raporu veriyor. “Bugün iyi iş çıkarttın kızım”, “Bugün felakettin – böyle gidersen sefil ve çulsuz biri olarak öleceksin”. İyi günündeyse “Amaan, sen de insansın be ya! Rahatla biraz!” diyor. En çok onu böyleyken seviyorum. 🙂

Üzerine vazife olmayan işleri vazife edinen bu iç sese psikolojide süper-ego deniyor. İsim babası meşhur Sigmund Freud, orjinali über-ich. Süper-ego, basit bir deyişle, kozmosun kişiye göre içselleştirilmiş hali. Çocukken evrenin işleyişi bize nasıl öğretildiyse, o görünen manzara süper-ego tarafından minyatür bir kar küresi haline getirilip benliğin soğuk ve kurak köşelerinde ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmek üzere güzel bir sırça fanus içinde rafa kalkıyor. Bir şeyi iyi yapıp yapmadığımızı, veya bir şeyi yaparak iyi çocuk olup olmadığımızı anlamak için anne babamızın gözünden geri bildirim almamız gerekmiyor artık: onun yerine süper-ego var. Hazır ve nazır, her an tavsiyeye, müdahaleye hevesli. Pelerinli ego. Sen de kahraman olasın diye çalışıyor. Pulitzer ödüllü antropolog Ernst Becker, 1973 yılında yazdığı The Denial of Death kitabında toplumu şöyle tanımlamıştı: “Society is a codified hero system”. Yani toplum, kodlanmış bir kahramanlık sistemidir. İşte süper-ego tam da bu kodlanmış toplum içinde biz de kahramanlar arasında yerimizi alalım diye çırpınıyor. Tek yaptığı bu yavrucağın.

Öte yandan, belki kendiliğinden, belki de bir önceki yazıda bahsettiğim gibi öz ile çalışan başka herhangi bir disiplin içerisinde yol kat ettikten sonra, gün gelip de bir iç sesinin olduğunun ve insanlarla olan ilişkilerinde verdiğin tepkilerin bu iç sesin senin içinde neyi nasıl konuştuğuna ne kadar benzediğinin farkına vardığın zaman meydana gelen kabuk çatırdaması sırasında yapılabilecek en kötü şey belki de, “Aman Allahım ne kadar zorba bir iç sesim varmış!” deyip tekrar kırbacı yüklenmek. Sakin ol şampiyon. O kendi kendine o hale gelmedi. Onu da suçlama. O senin için en iyisini yapmaya çalışıyordu sadece. Sen izin verip evreni algılayış şekline versiyon atlattığın zaman, o da kendini güncelleyip ona göre davranacak. Tek istediği bağrına basılmak aslında. Kolay mı sanıyorsun toplumun dünyanın tüm zalimliğini üstüne alsın? Sen daha çok onay al, daha çok takdir gör, daha çok benliğinin boşluklarını kapatasın diye o hep kötü polis olmak zorunda kaldı. Sonunda o da yorgun düştü. İyisi mi el ele tutuşup bir tatile çıkın siz.

 

 

 

 

Yogadan Ötürü Acı Çekmek

Geçen ders sınıfa yogaya başladıktan sonra hayatı –bir süreliğine de olsa- daha kötüye giden oldu mu diye sordum. Kimseden ses çıkmadı. Neyi kastettiğimi anlamaları için biraz daha detaya girdim. Yogaya başladıktan sonra, sırf artık biz de yoga yapıyoruz diye, kendimize koyduğumuz kısıtlar, kurallar, etrafa yapıştırdığımız etiketler, toplumu algılayış biçimimiz, biraz daha katı, dar ve anlayışsız hale gelmiş olabilir mi? Üstelik de biz bizi sınırlayan kalıplarımızdan özgürleştiğimizi düşünürken. Gün be gün tekrar tekrar yaptığımız hareketlerin içerisinde, zihnimiz kendi konfor alanını yaratıp tekrar bildiğini okumaya başlamış olabilir mi sinsi sinsi?

Samimiyetle kendi soruma evet diye cevap verdim, kocaman bir evet. Hayatıma yoga girdiğinden beri içine düştüğüm ızdırabın haddi hesabı yok neredeyse. Komik değil mi? Günümüzde yoganın mutlu olmak için yapılan bir aktivite olduğunu sanan, veya buna inandırılan insanların nezdinde, şok edici hatta. Yoganın bana pek tarifi mümkün olmayan bir tatmin ve doluluk hissi verdiği bir gerçek. Güzel geçen bir yoga çalışması sonrasında – ki bir yoga çalışmasını güzel yapan şey nedir onu da ayrıca sorgulayabiliriz – her şeyin yerli yerine oturduğunu, içimde ben daha ne olduğunu anlayamazken sanki evrendeki yerini çoktan keşfetmiş de onun içinde kendini akışa bırakmış parçalarımın huzurla titreştiğini hissettiğim çok an oluyor. Bu anları belki bir lokmacık bile tadabilmek için yoga yapmaya değer. Veya öz ile çalışan başka herhangi bir disiplin. Ama bu anların dışında kalan zamanlarda, dolaylı olarak yogadan ve onun hayatıma getirdiklerinden ötürü acı çektiğim çok oluyor. Yoga yapamadığım günler için kendimi suçlamalarım, belirli şartlar yerine gelmediği müddetçe yoga yapamayacağına inanmış olan zihnim, çalışmayı aksattığı zaman olayı daha da ileri götürüp “sen nasıl bir yoga hocasısın!” diye vahşice kendi kendine parmak sallayan super-egom. Zihnimin yoga vasıtasıyla kendine dayattığı zorbalıkların daha karanlık bir çetelesini başka bir yazıya bırakayım.

Peki ama neden? Çünkü zihin dünyadaki başka her şeye yaklaştığı gibi yogaya yaklaştığında, onun yıllardır tekrar ede ede güçlenmiş kalıplarını bu alana da taşıyoruz. Üstelik de, tam olarak özgürleştiğimizi sandığımız koşullanmışlıkların tuzağına düşüyoruz hiç farkına varmadan (bkz. samskara). Buna yoganın insanı katman katman soyup gölgelerini birer birer ipe seren gücünü de katarsak, acı çekmekle beslenen ve neredeyse bununla var olan bir zihin için yoga da bir diğer ızdırap aracı olarak yerini baş köşede alıyor. Bunu fark ettiysek vur üstüne bir de “eyvah yogam işe yaramıyor!” kırbacını. Böyle böyle yuvarlanıyoruz bataklığın içine.

Yoga derslerinde sık sık tekrar edilen bir cümle var. Matın üzerinde neysen dışarıdaki hayatında da osun.. Veya yoga çalışmasının asıl amacı bu çalışmayı matın ötesine, günlük hayata taşımak diye. Yogaya ilk başladığım yıllarda yoga matı üstünde yaptığım şey her neydiyse onu günlük hayatıma taşımak nedir, neyi içerir, buna dair en ufak bir mefhum yoktu zihnimde. Çok beylik bir laf gibi gelirdi üstelik. Bu cümleyi çok uzun zaman anlamadım (bir de “omuzları kulaklardan uzaklaştır” talimatını). Şimdiyse verdiğim dersleri başka herhangi bir kavram üzerine temellendirmeyi düşünemiyorum bile. Gerçekten de eğer yoga dışındaki yaşantıma bir yerinden değmeyeceksem bu çalışmayla, yogaya olan yaklaşımımdan, bir pozun içerisinde kendimle yaptığım muhabbetten hayatımın geri kalanına dair bir şeyler keşfetmeyeceksem, bacağımı kafamın arkasına da atsam, ellerimin üzerinde amuda da kalksam, yaptığım yoga kültür fizik hareketinden öteye geçmeyecek. Üstelik bir de sakatlanacağım. Uzun lafın kısası; özüm değişip çatırdamadan yogam yoga olmayacak.

Ama bu yol uzun, dikenli, çetrefilli, ve karanlık bir yol. Belki de tam da bu yüzden yoganın bir guru rehberliğinde yapılması gerektiğinin altını çiziyor eski metinler. İngilizceye tercümesiyle gu-ru, tam olarak “dispeller of darkness” diye çevirebileceğimiz bir sözcük. Karanlıkların def edicisi. Bizim yolumuzu aydınlatacak, yolumuzdaki engelleri ortadan kaldıracak olan kişi anlamında değil. Aksine, kendi ışığımızı bulmamız için bizi yüreklendirecek, kendisi de bir bir onlardan geçtiği için tuzaklara düştüğümüzde bunu tüm netliğiyle fark edip bize gösterecek olan kişi. Yogadan önce savaş sanatları ile bir süre uğraştığımdan olabilir, Shadow Yoga ile tanıştığımda tek bir hocaya bağlı kalınarak yapılan yoga bana hep çok doğal gelmişti. Hoca ve öğrenci arasında oluşan bağ, o bağ içerisinde öğrencinin kendisini tanıması için çok bereketli bir alan. Yıllar içerisinde yavaş yavaş fark ettiğim şey şu oldu; disiplinler değişse de, yöntemler, hareketler değişse de, tüm bu çalışmaların yoğunlaştığı prensip hep aynı. Hareket de, hoca ile aramızdaki bağ da, kendimizi tanıyalım diye kullanabileceğimiz birer araç. Tüm olay bu.

Geçenlerde bir yerlerde bir alıntı görmüştüm, şimdi sordum Gugıl’a ama bulamadım kaynağını. “You cannot have a relationship with someone other than the relationship you have with yourself” diyordu. Kendinizle kurduğunuz ilişkiden daha farklı bir ilişki yaşayamazsınız kimseyle. İşte tam da bu yüzden, kendimizle olan diyaloğumuz neyse aynısını yogamıza da taşıyoruz. Kuralcı, otoriter bir zihnimiz mi var, yogamız da askerlerimizden biri oluyor; her şey nizamlı her şey düzenli, belli kurallar içerisinde güzelce çerçevelenmiş. Mükemmelliyetçiysek yıkıl karşımdan diyoruz kendimize. Her gün güneş doğmadan bu yoga denen mereti yapamıyorsan hiç yapma daha iyi. Kavgacı bir mizacımız varsa ya pozlarla, ya da hocayla kavga ediyoruz. Her şeye bir açıklamamız var ve asla dinlemeye niyetimiz yok. Kendimize yüklenen bir tipsek, ne yapsam olmuyor diyoruz. Güçsüzüm, kurbanım, eziğim ben, yapamıyorum. Herkes yapıyor, bir ben yapamıyorum. İlişkilerde de benzer duvarlara tosluyor, bu yüzden bir sevgilinin kollarından diğerine koşuyor, her seferinde hüsrana uğrayıp bütün erkekler aynı! deyip geçiyoruz. Halbuki aynı olan biziz. O yüzden de her ilişkimiz sanki birbirinin bir kopyası oluyor, farklı karakterlerle değişik yerlerden başlasalar bile, vardığımız nokta, yaşadığımız sorunlar hep benzer oluyor. Çünkü karşımızdaki insan bize olduğumuz gibi bizi yansıtıyor. Tıpkı yogamızda olduğu gibi.

Sonra ne oluyor?

Sanırım öncelikle insanın mevcut varoluş hâlinden adamakıllı bezdiği bir noktaya varması gerekiyor. Kendince her yolun denenmiş, hiçbir şeyin sonuç vermediği (gibi göründüğü) bir yere varılması, tüm benliğimizin ben olmayan bir dolu kavram ve şahsiyet tarafından işgal edildiğinin farkına varılması, tuttuğumuz her şeyin (neredeyse) elimizde kalması, umutların tükenmesi gerekiyor. İnsanın kendi zihninden geçen, dudaklarından dökülen her düşünce ve sözden sıkıldığı, yorulduğu, içten içe onlara göz devirdiği bir yer. Tüm samimiyetsizliklerin birer birer tespit edilip alaşağı edildiği bir muhabere. Bu kadar karanlık olmak zorunda mı? Evet. Tüm hikâyeler, masallar, mitler, bize bunu söylüyor. Karanlığa inmeden ışığa ulaşamazsın, derinlere dalmadan inciyi bulamazsın.

Sonrasında, nasılını tam bilmesek de, değişim bir yerlerden başlıyor. Değişmek dışındaki tüm seçenekler denenmiş, elenmiş oluyor. Aslında tüm bu buhranların, değişimin çok önceden başlamış olduğunun birer alameti olduğunu çok sonra anlayabiliyoruz. Yoga gibi can ile uğraşan bir yolda ilerliyorsak işin çoğunu prana’nın halletmiş olduğunu fark ediyoruz. Tohum için çatlamamak, çatlamaktan daha büyük bir risk haline geliyor.

Çatırdıyoruz.

 

İlk metin: 19 Mayıs 2016
Güncelleme: 25 Şubat 2019

 

Vermek’e Dair

Her şeyin ve herkesin birbirine bağlı olduğunun idrakine iyice vardığım şu günlerde, karşıma çıkan kitaplardan tut da Spotify’ın her Pazartesi yalnızca benim kulaklarım için hazırladığı playlistteki şarkılara kadar, evrenin benimle her an diyalog halinde olduğunu ve benim bunca zaman bu ahengi nasıl görememiş olduğumu düşünür oldum. Hayat birden bire daha oyunbaz, daha az ciddi, daha doğal, daha doğru, daha bonkör gelmeye başladı.

Şu sıralar evrenin bana hazırladığı sahneler içerisinde ise en çok karşıma çıkan temalar hak etme, isteme ve verme/alma kavramları etrafında dolanıyor. Geçen ay göründüğüm bir şifa adamı, heyecanla beklediğim görüşmeyi milyonlarca sözcük grubu arasından “Neden hak etmediğini düşünüyorsun? Sen hak etmiyorsan kim hak ediyor?” sözleriyle açınca, içime bir yıldırım düşmüş gibi oldu. Aynı soruyu ben de kendime sorar oldum. Hak diye bize bin yıllardır öğretileduran şey nedir gerçekten, ne olabilir? Kainatın işleyişinde hakedişe dair bir prensip bulunur mu gerçekten de? Bir tohum çatlamayı hak ettiği için mi çatlar da ağaca dönüşür? Bir yıldız kaydığında, hak etmiş midir bunu? Veya bir aslan bir gazeli parçaladığında haksızlık mı yapar ona?

Bu minvalde düşününce, hayatımızda gerçekleşmesini istediğimiz ama bir türlü gerçekleşmeyen şeyler, belki de biz onları içten içe hak etmediğimizi düşündüğümüz için gelmez başımıza. Ellerimizi göğsümüzün önünde kavuşturup da bir dilek dilediğimizde, sayısal loto oynuyormuşçasına sıralıyoruzdur sözcükleri belki de, biraz şundan olsun biraz bundan olsun diye diye. Kim bilir, belki de bu satırları okurken fark edersiniz ki uzun zamandır kendinize dair bir dilekte bulunmamışsınızdır, işini sağlama alanlardansınızdır. Peki ya gerçekte içimizden geçenin gerçekleşmemesi için hiçbir neden olmadığına, ve şu meşhur kitapta dendiği gibi, aslında evrenin bize bütün dileklerimizi sunmak için elbirliğiyle her an çalışmakta olduğuna, tüm kemiklerimize, hücrelerimize kadar inansak, asıl o zaman neler gelirdi başımıza?

Bu düşüncelerimin çok daha derli toplu ifade edilmiş halini, yine dikkatsiz göze tesadüf gibi görünen ama aslında görünmez ipliklerle birbirine mükemmel bir şekilde bağlanmış olaylar neticesinde, bir arkadaşımın bana okumam için önerdiği bir kitapta buldum. Şöyle diyordu,

Senin zamanında bilinçli olarak edilen dua, aslında kişinin sahip olmayı hak etmediğini düşündüğü veya elde edemeyeceğinden korktuğu bir şey için kuvvetli bir yakarıştı. Baskın düşüncelerimiz gerçekleşerek realitemiz haline geldiklerinden, insanlar bilinçli olarak dua ederek diledikleri şeyi genellikle elde edemezler, çünkü baskın düşünceleri ona sahip olmadıkları ve olamayacaklarıdır! Ancak başka bir bakış açısından, düşündüğümüz her düşünce bir duadır; çünkü bir kez düşünüldüğünde, o düşünce evrenin kalıcı bir parçası olur ve makrokozmik bütüne hitap eder. Tüm dualar, aslında tüm düşünceler bir şeye duyulan arzuyu ifade eder. Ona ister dua, ister düşünce de, aynı şeydir; o, deneyimlediğimiz her şeyi onunla yarattığımız bir araçtır. Senin zihnin tüm zihnin bölünmez bir parçası olduğundan, arzuların her şeye kadirdir, yani sınırsız bir güce sahiptir. Arzuladığın ve elde edeceğine ‘inandığın’ her şeyi elde edeceksin.

Hal böyle olunca, ben de bugünkü yin yoga dersimi biraz bu kavramların etrafında tasarladım. Tasarlamak zorunda kaldım neredeyse! Yine başka bir arkadaşımın yıllar önce yaptığı bir okuma tavsiyesini ancak hayata geçirebildiğimde, ve Halil Cibran’ın Ermiş’ini edinip de Vermek’e Dair şu satırlarını okuduğumda geçen akşam, bugünkü dersimde bunu paylaşacağımı biliyordum:

… Çünkü hakikatte, hayattır hayata veren
-oysa siz, kendilerinin veren olduğunu farz edenler, sizler sadece birer şahitsiniz.
Ve siz alıcılar -ve sizler hepiniz alıcılarsınız- minnetin ağırlığını yüklenmeyin,
kendinize ve veren kimseye boyunduruk vurmayasınız diye.
Bilakis verenle birlikte onun hediyeleri üzerinde kanatlar üzerindeymişçesine yükselin;
Zira zihnin sürekli borcunuzla meşgul olması,
anne yerine özgür yürekli toprağa ve baba yerine Allah’a sahip olan kimsenin cömertliğinden kuşku duymak demektir.

 

İnzivadan Kalanlar

Bugün, göz alabildiğine haşmetli ve bir o kadar da tehditkar doğasıyla büyülü Fethiye Yediburunlar’dan döndüm. Bu yıl boyunca asistanlığını yaptığım yin yoga hocalık eğitiminin inzivası vardı. Bu tarihlerden tam bir yıl yirmi gün kadar önce yine aynı yerdeydim, bu sefer öğrenci olarak. Adımımı atar atmaz yine o zaman hissettiklerime benzer hisler yerleşmiş içime, gidince fark ettim. Bir tedirginlik, bir huzursuzluk… İnsan bir yere aşağı yukarı bir yıl sonra tekrar gidince, o geçen bir yılın hesabını yapmak, onu gözden geçirmek daha mı kolay oluyor acaba?

İnzivada not tutmak için yanıma yine öğrenciyken tuttuğum defteri almıştım. Uçak Dalaman’a doğru yol alırken, buhranlı bir meditasyon sonrası karaladığım bir yazı buldum tesadüfen defterin içinde, heyecanla okumaya koyuldum.

14 Ağustos 2014
Ayağımın dibinde Buğday’la oturuyorum. Gerinirken patisini benim ayağıma doğru uzattı, gerindikten sonra da orada bıraktı. Bu boğucu sıcakta üstündeki kalın postuyla zor nefes aldığı belli. 

Yin yoga hocalık eğitiminin inzivası için Lighthouse denen bir yerdeyim, Fethiye Yediburunlar’da. Gerçekten göz alıcı bir yer. Odalar taş ve ahşap, kocaman, ferah. Dün gece uyurken odanın bir yerlerini kemiren tahta kurularının sesini duydum. Kırt kırt kırt.

Sabah güne biraz ısınmak için self-pratikle başlayıp meditasyonla devam ettik. Meditasyon ki ne meditasyon! Devrim hem bir meditasyon günlüğü tutun dediği, hem de genel olarak iyi bir fikir olduğu için o otuz dakika boyunca aklımdan geçenleri buraya aktarmamda fayda var. 

Sinekler. Vızır vızır, kaotik sinekler. Kulağımın dibinde, burnumun dibinde uçuşan sinekler. Mekanın yoga stüdyosunu oluşturan, tahta parkeler, yüksek ve ahşap bir tavan ve odanın üç bir yanını boydan boya sarmalayan camlar. Pat pat, pıt pıt. Dışarıda uçarken cama çarpan sinekler, içeride uçarken cama çarpan sinekler.

Bileklerimi ve dizlerimi rahat ettirmek için altımda iki tane blok, dizlerimin altında iki battaniye, seiza’da oturuyorum. Sinekler etrafımda vızıldaştıkça elim kolum oynuyor, kendime mukayet olamıyorum. Boynum gereksiz hızlı reflekslerimin bir kurbanı, neredeyse kramp giriyor vızıltıların getirdiği kasılmalarla beraber. Avuç içlerimi dizlerimin üzerine doğru bırakıyorum, daha topraklanmış hissediyorum. Devrim Ham-sa meditasyonu yaptırıyor. Ama ben gözlerimi dahi kapatamıyorum. Görmek istiyorum vızıltı nereden geliyor. Sinek mi, arı mı? Sinek mi, arı mı? Sesin frekansından çıkarmaya çalışıyorum, kara sinek mi, bal arısı mı, eşek arısı mı, uzay mekiği mi? Biri karnımı iki ucundan tutup buruşturuyormuş gibi hissediyorum. Nasıl başa çıkabileceğimi bilemiyorum bir türlü.

Ve sonra beklenen an: içeri orta boy bir arı giriyor, ve çıkamıyor. Girdiği pencerenin yana doğru sürgülü camı arkasında, tırmanıp düşüyor, tırmanıp düşüyor. Nefes al ham, nefes ver sa. Buranın sinekleri çok fazla ses çıkarıyor! Arı çıkamıyor, camın sonuna kadar tırmanıp, cama çarpa çarpa düşüyor, bızz bızz bızz. Ve yeniden. Hayvana acıyorum. Onu özgür bırakabilmek istiyorum, belki de kendimden bile önce. Tek yapması gereken on santim geriye, on santim sağa veya sola uçmak. Sonra özgür kalacak! Küçüklüğümden beri hep merak etmişimdir, bu kadar akıllı bir hayvan nasıl oluyor da yanı başındaki boşluktan giren havayı hissedemiyor, ya da şöyle biraz geriye doğru uçup bir bakamıyor olana bitene. Popo dansıyla polen lokasyonu paylaşan bir canlıdan söz ediyoruz. Ama yok, varsa yoksa cam. Kendi kendine yapılmış bir zindan. Bu gidişle yorgunluktan bitap düşüp ölecek. Yukarı tırman, aşağı düş; yukarı tırman, aşağı düş. Meditasyon yalan oldu. Üçüncü çakraya geldik. Gözlerim açık. Benden başka eline koluna hakim olamayan yok. Arı Devrim’in tam arkasındaki camda debeleniyor. Cam bana üç dört adım uzaklıkta. Göz ucuyla arıyı takibe alıyorum. Ham-sa, ham-sa. 

Kulağımın yanından kurşun gibi bir sinek daha. Boynum yine kasılıyor. Kendi kendime gülmeye başlıyorum, sinir bastı. Etrafa bakıyorum. Herkes zen ulan! Bir tek ben mi duyuyorum bu sesleri? Odada sekiz kişiyiz, bir ben. Geri kalan herkesin zihnine özeniyorum. Ham-sa, ham-sa. Psikoloğa mı gitsem diye geçiriyorum içimden. Aklıma Falih Hoca’nın örümcek fobisini ‘mommy issues’a bağlayışı geliyor. Acaba başka bir şey ile transferans mı oluyor diye düşünüyorum. Sinek de aynı, arı da aynı. Yine de arının yeri ayrı. Odaya bir kelebek girse muhtemelen benzer bir huzursuzluk olacak. Ama bir fark var. Kelebek ses yapmıyor. 

Tepe çakrasına geldi Devrim. Allahım her sabah bu böyle olacak! Güzel de fırsat diyorum kendi kendime ama olacak gibi de değil. Ne arı çıkabildi camdan, ne ben arıdan. Ne kadar çok benzediğimizi düşündüm o an. Nefes alıp oturduğum yere yerleşmeye çalışıyorum, ama arının cama çarpışı gibi ben de sürekli ona çarpıyorum. Arı ne zaman özgürlüğe doğru yaklaşıyor, içimden ‘hadi!! hadi!!’ diye tezahürat yapıyor, tekrar aşağı yuvarlandığında üzülüyorum. Çok yaklaşmıştı! Acaba benim de çıkış yolum bu arınınki gibi çok yakınlardaydı ve ben görmüyor muydum? Ham-sa.

 lighthouse

Quo Vadis?

Yogayla tanışmam, belki de pek çok kişi gibi, tesadüf eseri oldu. Hatta öyle uzun bir olaylar zinciri neticesinde oldu ki, “hayat kesin beni buna hazırlıyordu!” diye düşündüm.

Üniversitenin son yılıydı. İki ve üçüncü sınıfı, o zamanlar Ankara Üniversitesi çatısı altında olan Atöyle Oyuncuları’nın iki sene üstüste çıkarttığı oyunlara müzik yaparak geçirdik. Sene içinde provalara beraber giriyor, sene sonuna doğru sahnelenen oyunlarda da canlı olarak müzikleri yapıyor, onlarla beraber turnelere gidiyorduk. Dördüncü sınıfa yapacak bir aktivite kalmadı.

Hareket etmek, vücudumu geliştirecek bir şeyler yapmak istiyordum. Spor salonuna gidip koşu bandına çıkma fikri korkunç geliyordu. Belirli bir derinliği olan, sırtını bir felsefeye yaslamış bir hareket sistemi arıyordum. Aradığım şeyi Tunalı’da Karum’un oralarda bir sokak direğinin üzerinde buldum. Bir Aikido dojosunun ilanıydı. Aikido’ya ilişkin en ufak fikrim yoktu, yalnızca Uzak Doğu kökenli bir savaş sanatı olduğunu biliyordum. Numarayı aldık, birkaç arkadaş bir akşam dojoya gidip dersi izledik. Aradığım şey buydu, büyülenmiştim. Sanırım hemen o akşam kaydımızı yaptırdık. Böylelikle benim için yaklaşık olarak üç sene sürecek, ama yankıları ondan da derin olacak, hatta belki de beni şu an bulunduğum yere taşıyacak olan Aikido dönemi başladı.

Aikido yolculuğu son sürat sürerken ve kyu’lar bir bir atlanırken, tıbbi bir mesele yüzünden sekteye uğradı her şey. Uzun bir süredir regl dönemlerim sıkıntılı geçiyordu. Ortaokulda, lisede yaşamadığım şeyleri yaşıyordum. Karnımın ağrısı midemi bulandırıyordu. Yumurtalıklarım acıyordu. Doktora gittik, kist çıktı ultrasonda. Ama ne kist! Doktor dedim ben Aikido yapıyorum, bir sorun olur mu? Doktor tabii ki de bilmiyor Aikido filan, anlatıyorum işte şöyle yere düşüyoruz, böyle hareketler var, taklalar vesaire. Yok diyor, bu kist çok büyük, olur olmaz zamanda patlayabilir, düşersin patlar, suya yüksekten atlarsın patlar. Bir korku perdesidir sardı etrafıma. Doğum kontrol hapı da verdi. Bir de ameliyat dedi, ameliyatsız katiyen geçmez. Ameliyat lafını duyunca başka doktora yollandık. O da ameliyat dedi. Bir üçüncüsünü bulduk. Durun bir bakalım dedi üçüncü, ameliyat biraz beklesin, zaten vücut bunu kendisi yapıyor, ameliyat olduktan sonra yine olabilir. Doğum kontrol hapının himayesinde hayata devam ettim, bu korku senaryoları eşliğinde Aikido’ya üzülerek ara verdim.

Tam olarak kaç ay uzak kaldım hatırlamıyorum. Bir süre sonra üçüncü doktor da ağız değiştirdi, ameliyat demeye başladı. Kesinlikle geçmez yoksa dedi. Kafamıza yatmadı, olmadık ameliyatı. Ben Aikido’ya döndüm, bir kyu daha atlayıp 3. kyu oldum. Ama o sırada hayat beni başka yönlere sürüyordu, devam edemedim. Böylece kursağımda bir yerlerde kalmış oldu Aikido, ve ilk hocam Bora Sensei. Allahtan arada bir görüşüp hasret gideriyoruz. Babam arada bir takılıyor, devam etsene şu aiküdüye diye. Kim bilir, belki bir gün yeniden başlarım kaldığım yerden. Bense Aikido’dan bana kalanların şu an Shadow Yoga ile birlikte yeniden alevlendiğinin bilincinde olarak, bunu aynı ruhun kendi içimde bir reenkarnasyonu olarak görüyorum. Ama Shadow’a daha yıllar var!

O dönemde Aikido’dan kalan kalp kırıklığıyla, daha yumuşak ama en azından ‘Aikido gibi’ bir felsefesi olan başka şeylerin arayışına girdim. Yoga dedim herhalde iyi gelir. Yumuşak da. En ufak fikrim yok yogaya dair ama niyeyse yumuşak olduğuna dair bir takım inançlarım var. Böylece başladım o zamanlar Ankara Çayyolu’nda bulunan Yoga Yolu’nda Serpil ve Deniz Öztürk ile derslere. Sene 2009 oldu, ben ODTÜ’de bir yandan İşletme masterı bir yandan da bölümde asistanlık yaparken. Yogayla beraber haftada bir at binmeye başladım. Hayatımın en mutlu dönemlerinden biriydi. Rutin kontrollerden birinde doktor kistin hangi yumurtalıkta olduğunu bulamayınca anladık ki ameliyatsız gitmez denen kist de gitmiş yok olmuş.

Derken 2010 geldi, Ocak’ta İstanbul’a taşındım, Şubat’ta işe başladım. İş kısmını herhalde başka yazıda yazarım, düşündükçe kanım donuyor. O üç buçuk senelik eziyet süresince, Ankara’da bıraktığım hocalarım gibi başka hoca ve stüdyo bulamamaktan muzdarip, yogadan mahrum bir şekilde aylar boyu Cihangir Yoga’nın websitesine bir platonik aşık gibi bakıp iç geçirdim, Gebze’den çıkıp Fındıklı’daki derslere yetişmenin planlarını yaptım, hayallerini kurdum. Çalıştığım süre boyunca da bu hayali gerçekleştiremedim. Çünkü fiziksel enerjimin yanı sıra ruhsal enerjim de suyunu çekmişti, hayata dair en ufak bir şey için ne gücüm ne motivasyonum vardı. O dönem sanırım yurt dışında seyahat rotası ve uçak bileti ayarlayıp yollara düşmekten başka da bir eğlencem yoktu. Depresyon böyle bir şeymiş meğer. Onu bile anlayacak halde değildim.

Yine bir buhran günü internette gezinirken Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne denk geldim. Tunalı’daki sokak lambasını gördüğüm zamanki gibi oldum, kafamda bir ampül yandı. Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk gidişim bu vesileyle oldu. Gel de şimdi her şeyin bir tesadüften ibaret olduğuna inan. Fabrikadan çıkıp arabayla yardır yardır 45 dakikada atıyordum kendimi BÜMED’in kapısından içeri. Emektar Auris! Bu atölye sayesinde Boğaziçi’nde Yaşamboyu Eğitim Merkezi diye bir şey olduğunu keşfedip, hiç nedendir bilinmez, acaba akşamları iş çıkışı gidip Psikoloji öğrenebileceğim bir program var mıdır araştırmaya başladım. Tabii ki de böyle bir şey yoktu. Şeytan dürttü, Boğaziçi Psikoloji’nin websitesine girip yüksek lisans için bakındım; 2012-2013 dönemi için kayıt almıyoruz diye kısa, soğuk bir cümle vardı duyurular sayfasında. Sayfayı kapatıp sefil hayatıma geri döndüm.

Yıl 2013 olup da işe dair bütün umutlarım bittiğinde, ve gerçek dip geldiğinde, hayatımla ne yapacağımı bilememenin çaresizliği içinde her sabahın 5:45’inde kalkıp bir ölü olarak işe gidip bir ölü olarak eve geri dönüyordum. Olur olmaz sürekli ağlıyordum. Bazen eve gelip koltuğa yığılıp saatlerce boş boş tavana baktığımı hatırlıyorum. Anlamsızlık. Boşluk. Hayatım havada asılı kalmış gibiydi. Hani Shelob sarıp sarmalıyor ya Frodo’yu mağarasının derinliklerinde, işte birisi de sanki beni öyle örümcek ağlarıyla kaplamış, elimden bir şey gelmez vaziyette, ne yapsam da kendimi içine soktuğum durumdan kurtarsam diye kasılmış kalmışım. Mart ayı geldi. Nasıl oldu bilmiyorum, koltukta iyice kaykılmış, laptopu göbeğime koymuş, fütursuzca kariyer.net’in dehlizlerinde gezindiğim bir an aynı şeytan gene dürttü. Şu şey vardı hani ya bir baksana şu şeye. Google’a psy boun yazdım, sitenin duyurular kısmına attım kendimi. 2013-2014 dönemi için yüksek lisans başvuruları alıyoruz diyordu sitede ya doğru mu okuyordum?! Doğruydu. O an, o saniye, benim için bir yeniden doğuştu. Ne lazımdı? Ales, transkript, 2 referans bir de niyet mektubu. Hay hay. Ajandalara takvimlere notlar düştüm, telefona başvuru tarihleri için yüz tane hatırlatma koydum. Bilkent ve ODTÜ’deki hocalarıma yazdım referans için. Bir şekilde transkriptleri edindim. Her şey harika. Tek bir şey var. Biliyorum psikoloji istiyorum ama, yine en ufak fikrim yok aslında ne olduğuna dair. Dört tane alt alanı var onlardan birini seçip sınava girmem lazım. Bölüm başkanı Bilge Hoca’ya mail attım. Aramızda o kadar çok mail gitti geldi ki kadıncağız en sonunda Pınar sen en iyisi bir ofisime gel görüşelim, herhalde kafan çok karışık dedi. Tamam dedim sosyal psikolojiden gireceğim sınava. Ne okumam lazım? İki tane kallavi ders kitabı gösterdi, PSY 241 ve 242’nin ders kitapları. Sınava kaç günüm var? 18. Ben o 18 günde 500 sayfayı yedim, içtim. İşten eve kendimi bir atışım var, serviste kalbim çarpıyor sanki evde yeni alınan ve oynamaya doyamadığım bir oyuncak beni bekliyor. Bazen Ales’e çalışıyorum bazen bizim kitapları okuyorum. Kitapları okuyup derinlere daldıkça şaşkınlığım daha da artıyor. İnsanlar üniversitede bunları mı okuyor yani diyorum, üniversite dediğin bu kadar eğlenceli olabilir mi? Benim hayatım boyunca sorduğum sorular var burada! Bir de niyet mektubu yazdım. Niyet değil mi? Bir gün eve çıkarken apartmanda 2 ile 3. kat arasında geldi ilham, eve girip bir seferde yazdım her şeyi.

Sonuçta kabul edildim yüksek lisansa. İşten istifa ettim. Temmuz’un 17’siydi bir salı akşamı, Cihangir Yoga’ya kaydımı yaptırdım. 10 Temmuz da doğum günüm ya, artık Temmuz’ların başka bir önemi oldu benim için. Bütün ayı festival havasında geçiriyorum artık, hem doğdum, hem de bir kez daha küllerimden kendimi yeniden doğurdum diye!

İşte ondan sonra vücudum ve ruhum için gerçek bir rehabilitasyon dönemi başladı. Sürekli bir şeyler yetiştirme stresinde olmadan, yavaş yavaş adımlarla yürümenin tadını çıkarmaya başladım. Öğle yemeklerimi birisinden kaçırıyormuş gibi değil de, tane tane, çiğneye sindire yiyordum. Bir yere giderken durmak mı istiyordu canım, duruyordum. Vapurda yunusları gözlüyordum. Boğaziçi vahasının envai çeşit yeşilini okşuyordum gözlerimle, kana kana su içermiş gibi. Kampüsteki köpeklerle oynarken derslere geç kaldığım oluyordu. Derslerde kafamı çevirip camdan bakınca her defasında muhteşem şeyler görüyordum, kocaman paslı, korkunç makinalar değil. Burnuma yaseminler, ıhlamurlar, iğdeler geliyordu artık, çamaşır suyu veya deterjan kokusu değil. Hayatın bir anlamı vardı. Ne yöne doğru gittiğini bilmiyordum ama doğru bir yöne gidiyordu, doğru hissediyordu. Vücudum yogayla beraber savaş yaralarını sararken, zihnim yeni şeyler öğrenmenin heyecanında, bilgileri silip süpürmenin peşindeydi. Can topluyordum adeta! Şükürler olsun.

Şimdiyse hikaye kendi kendini yazmaya devam ediyor. Yüksek lisansta iki seneyi, yogada bir sürü hocalık eğitimini geride bıraktım. Günlerimi yoga dersi vererek ve Boğaziçi’ndeki projede çocuklarla haşır neşir olarak geçiriyorum. Arabayı da sattığımı söylemiş miydim? Hey gidi Auris. Bir buçuk seneyi üstünden geçindim, Ferrari’mi satsam neler olurdu kim bilir. Ve kim bilir ileride geriye bakınca fark edeceğim hangi mucizeler oluyor şu an hayatımda?

Reincarnation

Köpekli Ev

Bundan birkaç ay önceydi. Bostancı iskeleden eve yürüyordum. Tren yolunun hemen yanında, her gün ine çıka adamı bezdiren yokuşun rahatlığa vardığı yerde, her önünden geçişimde sektirmeden durup köpeklerini selamladığım bir ev var. İki kuçudan biri, kulaklarının ele verdiği kadarıyla bir kurt kırması, kıvrak, ve son derece atletik olduğu için biliyorum sahibi bağlı tutuyor. Çılgın şeyin sivri demirlerle kaplı göğsüme kadar gelen bahçe kapısının üstünden atladığını kendi gözlerimle görmüşlüğüm vardır. Her geçişimde zincirinin boyu yettiğince bana burnunu, boynunu, çenesini uzatır; ben de kolumu demirlerin arasından uzatıp aşağı sarkarak onunla buluşmaya çalışırım. Elim başına yetişmezse bana patisini verir, bir süre öyle dururuz. Diğeri daha ağırbaşlı, eskiden ben bahçe kapısına yanaştığımda o da uzanıp patilerini kapıya koyar, sevdirirdi. Son zamanlarda pek oralı olmuyor.

İşte yine evin önünden geçerken bir durup selam vereyim istedim. Yazlık traşlarını olmuşlar, ikisi de pek matrak! Benim dişi kurt beni görünce yine sevinç çığlıkları attı, zinciri demire dolandığı için benim olduğum tarafa yetişemedi, yine elele tutuştuk. Diğer oğlan her zamanki gibi çok heyecanlanmadan yanıma doğru geldi, kısa bir süre için patilerini kapıya dayayıp gıdısını sevdirdi, ve gölge tarafa doğru çekildi.

Ben bahçe kapısından içeri neredeyse sarkmış bir şekilde köpeklerle haşır neşirken içeriden köpeklerin ve evin sahibi olan adam çıktı. Onunla da selamlaştık, daha önce kısa kısa muhabbet etmişliğimiz de vardı. Yaşlıca bir adam, neler söylediğini anlamakta biraz zorluk çekmiştim son birkaç selamlaşmamızda. Meğersem bugün bana anlatacak muazzam bir hikayesi varmış!

Adam evinin kapısından çıkıp benim ve köpeklerin olduğu yere doğru yürürken “Tek istedikleri sevilmek” diye mırıldandı. “Evet” dedim gülümseyerek, bir elim köpeklerde. Ve böylece başladı sonsuza dek hafızama kazınacak olan yirmi dakikalık sohbet, aramızda demirli bahçe kapısı. “Bana kızıyorlar” dedi “bunu görünce”. Çevik olanı işaret etti. “Ama ne yapayım vallahi kaçıyor, bu kapının üzerinden atlayıveriyor.” Yine güldüm, “Evet” dedim “bir defasında görmüştüm atlarken, ne çevik hayvan!”. “Evet işte bana kızıyorlar, bak vallahi bağladığım duvarı neredeyse yerinden etti”. Eliyle zincirin bağlı olduğu bahçe demirini salladı, o zaman gördüm ki gerçekten demirin bağlı olduğu ince beton duvarı bile yerinden oynatmış! “Bu Anten, bu da Fındık.” Anten. Daha önceki bir konuşmamızda bu ismi duyup herhalde yanlış anladım diyerek üzerinde durmamıştım. Gerçekten de ağırbaşlı masum suratlı oğlanın ismi Anten, diğer hiperaktif oyunbaz kızın ismi ise Fındık’mış. İnsan neden köpeğinin ismini Anten koyar diye içimden geçirirken amca konuşmasına devam etti. “Ben biraz hastayım dedi, epilepsi, ama bazıları öyle düşüp bayılır, ben onlardan değilim. Ben kaskatı kesiliyorum, hareket edemiyorum.” Bu sırada cebinden buruşmuş bir kartvizit çıkarttı, bana doğru uzattı. “Oğlum” dedi “peysaj mimarı, aklınızda bulunsun yani peysaj işi filan gerekirse. Ben Murat Seyfi.” Ben de ismimi söyledim. Derken kartın arka yüzüne ilişti gözüm. Tükenmez kalemle bir cep telefonu numarası yazılmıştı. Altında ‘Oğlumdur’ yazıyordu, yanında da kan grubu, 0 Rh +. Buruşmuş kartvizitin üstünden neredeyse silinmek üzereydi yazılar. Demek ki bir yerlerde başına bir şeyler gelirse diye bu küçük kartviziti her gün yanında taşıyordu Murat Seyfi. Gözlerim doldu, bu yaşlıca adamın acil durumlar için bulduğu ilkel ve içten çözüme. Konuyu değiştirmeye çalışarak “Köpekler hissediyor mu?” diye sordum. “Tabii” dedi, “bir defasında burada bahçede kalakaldım, Anten havladı havladı da Hanım’ı sonunda benim yanıma getirdi. Çok çok hissediyorlar, çok. Biliyor musun bizim oğlanı askere gönderdiydik de Hanım içeride ağlıyordu. Ne ağladı. Sonra buraya bahçeye çıktım bir baktım ki Anten’in de gözünde yaş var, yemin olsun! Çok hisli canlılar bunlar.” Adamın gözlerinin içine baka baka anlattıklarını dinliyordum. O duygulanınca benim de hazırda bekleyen gözlerim hemen sulandı, birkaç defa kırpıştırıp geçiştirmeye çalıştım. O sırada yuvasının üstüne bir keçi edasıyla çıkıp etrafı meraklı gözlerle izleyen Fındık için de gülerek, “Bu da gök gürültüsünden nasıl korkuyor!” dedi. “Her şey tamam gök gürültüsüne gelince ağlaya ağlaya kapının önünde inliyor, eve aldırıyor kendisini.” Yine gülüştük karşılıklı. Bütün bu sohbet sırasında köpekler kah yoldan geçen birilerine havlıyor, kah yanımıza gelip kendilerini sevdiriyorlardı. Oradan diziye geldi laf. Kara Para Aşk’ı bu evde çekiyorlar, o zaman da köpekleri alıp yan komşunun bahçesine bağlamak zorunda kalıyor. “Benim” dedi “içime doğar bazen, teyzemin kızı vardı mesela, senin dedim ikizin olacak kızım. İnanmadı. Sonra bir telefon geldi, ikizmiş! İstanbul’a geldiğimizde de biliyordum böyle bir şey olacağını” dedi, “sonra bu diziler başladı. Benim bazen doğar içime, bilmiyorum, öyle hissederim işte.” Acaba epilepsisiyle bu içgörüleri arasında bir bağlantı var mıdır diye merak etttim içimden.

Bütün bu konuşmaların arasında iki üç defa bana yanlış anlamayın, yanlış anlamadınız değil mi diyor, sizi tutuyor muyum diye soruyordu. Ben de “Estağfurullah amca!” diyince devam ediyordu. Tekrar Hanım’a gitmiş olacak ki aklı, oradan devam etti. “Otuz beş senelik evliyiz. Ben balık burcuyum, o boğa burcu. Bir su burcu bir toprak burcu, işte havalar iyi olunca anlaşırız!” Güldü. “Ben Hanım’ı aldım, beğendim, çok güzel kızdı incecikti o zamanlar, siyah da saçları.” Başını çevirip camın arkasında bizden habersiz oturan karısına baktı. Sonra bana geri dönüp sanki bir sır paylaşıyormuş gibi elini ağzına yaklaştırıp, “Ama şimdi karım biraz şişman!” dedi kıkırdayarak. Sonra bir an için durup gözlerimin içine baktı, “Odamda duruyor evlendiğimiz gün çekilen fotoğraf” dedi. “Getireyim bakar mısın?” Yüzüne baktım, bir çocuk gibi o kadar istekli ki. Hemen başımı salladım, “eğer siz göstermek isterseniz tabii ki de bakmak isterim!” dedim. Koşarcasına eve girdi, bir süre sonra da elinde bir fotoğrafla çıktı geldi. Bana doğru yürürken Anten’le Fındık üstüne atlar gibi oldu, fotoğrafı onlardan kaçırıp olanca hızıyla  bana doğru uzattı. Bir süre ikimiz de sessiz kaldık, ben elimde tuttuğum evlilik fotoğrafına öylece bakakaldım. Son iki yıldır neredeyse her gün köpekleriyle selamlaştığım adamın hayatındaki en önemli günlerinden birinin fotoğrafını ellerimde tutuyordum. Muhabbet buraya nasıl gelmişti? Fotoğrafı incelemeye doyamadım. Hanım’ı da dediği kadar vardı. Dupduru. Murat Seyfi ben büyülenmiş gibi fotoğrafı incelemeye devam ederken tekrar başladı. “24 Kasım 1980’de evlendik” dedi. “Bu fotoğrafı da kimseye göstermedim. Neden sana gösteriyorum hiç bilmiyorum. Ama sana bir içim ısındı kızım, Allah işini rast getirsin, ne dileğin varsa versin.” Karşılıklı bir duraksamadan sonra devam etti rüyada gibi. “O zamanlar Ankara’daydım, bir tuhafiye dükkanım vardı. O da karşı apartmanda oturuyordu. Evden çıktığı zamanları gözler sonra onu takip ederdim. Evdekiler de anlamış olacak, sürekli kızı benim dükkana gönderiyorlar kalem alsın diye! Bir gün gittim elini tuttum, benimle evlenir misin dedim, o da evet dedi, işte o gün bugündür evliyiz. Kıymet bilmek lazım,” dedi, sözcüklerin üzerine basa basa. “Şimdiki gençler hiiiç kıymet bilmiyor.” Sanki içimdekileri okudu Murat Seyfi, sanki biliyordu aylardır kafamda evire çevire içinden çıkamadığım konuların hakikatini. “Güzel kadındı” diye devam etti Hanım’ına, “ama çok badire atlattı, böbreğini aldılar safra kesesini de aldılar. Ben her şeyimi kendim yapmaya çalışıyorum. Bazen bakıyorum kahvelerdeki adamlara filan da hiç anlayamıyorum, benim öyle bir boş vaktim yok ki! Ona yük olmamak için çamaşırımı da kendim yıkarım bulaşığımı da.” O sırada olan biteni fark etmiş olacak ki Hanım da evin kapısını açıp kapının eşiğinde bizi selamladı. Ne düşündü kim bilir, sokakta, bahçe kapısının dışında duran bir yabancı, elinde evlendiği güne ait belki de tek fotoğrafı tutuyor. Eli belinde seke seke tekrar içeri girdi Hanım hemen. Murat Seyfi derin bir iç geçirdi, “Ne iyi oldu Pınar” dedi, “çok iyi geldi senle konuşmak. Ne iyi ettin. Çok tuttum seni ama vallahi çok iyi geldi senle konuşmak!” “Olur mu Murat Bey” dedim, “benim için de çok iyi oldu.” Aramızda o demirli bahçe kapısı. Olmasa neredeyse sarılıp kucaklaşacağız.

Köpeklerle vedalaşıp ayrıldım. Boğazım düğüm düğüm, evin yolunu tuttum.

X

Başımı çevirdiğimde Mehmet Hoca’nın kütükleri bir kademe daha yükselttiğini farkettim. Karşımda, tüm basitliğiyle, bir zamanlar sarı beyaz boyalı olan, pek çok atın nalları altında darbe aldığı her halinden belli, x şeklinde karşılıklı duran iki emektar kütük, bana bakıyor. İçimden yükselen korku girdabını yenmek için bir tur daha atmaya ihtiyacım olacak, ama önce biraz nefeslenmem lazım. Durduğumuzda, bacaklarımla sımsıkı tutunduğum heybetli gövdenin yaydığı yoğun sıcaklık dondurucu soğukla birleşince, her ikimizi de içine alan bir buhar bulutu yükseliyor. Bebita’nın kişnemesiyle beraber yeniden dört nala kalkıyorum, Mehmet Hoca da bir yandan elini havada döndürerek “sallanma!” işareti yapıyor. Ben hariç herkes sabırsız. “Bu gidişle yarın sabaha atlarsın sen!”

Kendimde o cesareti bulamadığım için manejin etrafında attığım üçüncü tur oldu bu. Manejin açık kapısından içeri giren ışık aklımı çelmek üzere. Tüm bu işkenceyi bırakıp dışarıda güneşin altında sakin sakin dolaşmak istiyorum. Bebita beni cesaretlendirmek istercesine kafasını sağa sola sallayıp daha da hızlı gitmeye başlıyor.

“Hocam, az önceki yükseklik daha iyiydi sanki?”

Nefes nefese son çırpınışımı yapıyorum, Mehmet Hoca’ya sökmüyor, bakışları net, eliyle engeli gösteriyor. Engelin önünde yerde duran diğer kütüğe bakarak hızımı ve atın adımlarını hesaplamaya çalışırken alnıma kocaman, buz gibi bir su damlası düşüyor tavandan. Hesabımı baştan alırken cebimden çıkardığım mendille alnımı siliyorum.

“Hocam ama ben daha önce hiç bu kadar yüksek – “

“ATLAR MISIN?!!” Mehmet Hoca’nın tahammül sınırına yaklaştığı ses tonundan belli oluyor. Pes ettim.

Engeli karşıma alırken bir yandan da dizginlerin gerginliğini ayarlamaya çalışıyorum ama eldivenin içinde donmuş olan parmaklarıma hükmetmek pek de kolay değil. Bebita’nın sabit ayak sesleri zihnimin peşisıra ürettiği felaket senaryolarını biraz olsun bastırıyor. Yerde duran kütüğe bakıp hızımı biraz azaltıyorum, Bebita’nın kahverengi kulakları arasından görünen engel nedense artık korkutmuyor. İki kusursuz fuleden ve Bebita’nın havada asılı kaldığı birkaç uzun saniyeden sonra yeniden yeryüzüyle birleşiyoruz. Arkama baktığımda iki kütüğün de yerinde durduğunu görüyorum. Bedenimin üst kısmını hafifçe eğerden kaldırarak öne, Bebita’nın yelesine doğru eğilip iki elimle boynuna sarılıyorum. “Aferin kızıma!” diye fısıldıyorum, o yumuşak, kahverengi kulağa doğru. Bebita, kafasını sallıyor.

19 Ekim 2011

Bebita
Bebita

Sorum Tohumları

Bazen acaba sorumlu çocuklar yetiştireceğiz derken sorunlu çocuklar mı yetiştiriyoruz diye merak ediyorum. Çocuklara sorumluluk bilinci dediğimiz şeyi aşılamaya çalışırken, bilinçaltlarında başka korkulara ve travmalara yol açıyor olabilir miyiz?

Elimin altındaki en hızlı kaynak olan Vikipedi, sorumluluğu “kişinin kendine ve başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerini zamanında yerine getirmesi zorunluluğu” olarak tanımlamış. Bu çok masum bir tanım. Benim sorumluluk duygusu dediğim şey, bana aşılanmış haliyle obsesif bir mükemmeliyetçiliğe bürünmüş kontrol hissiyatından başka bir şey değil. Sorumluluk kavramını kontrol kavramından bağımsız düşünmek benim için çok güç. Vikipedi’nin verdiği tanımda dahi, kişinin kendine ve sözü geçen başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülükler her neyse, onun zamanında yapılması gerektiğine dair bir gönderme var. Bu tanımda üç şeyin daha bilindiği varsayılmış: insanın kendine karşı yükümlülükleri nelerdir, başkalarına karşı yükümlülükleri nelerdir, ve bu başkaları kimdir? Bu tanımın içerisinde gizli öğe olarak keşfedilmeyi bekleyen biri daha vardır: her nasıl bir durum ve bağlam içerisinde bulunursa bulunsun, o anın şartlarına göre söz konusu şahısları ve onlara yönelik yükümlülükleri doğru bir şekilde tespit etmesi beklenen bir hakim, bir karar verme mekanizması. Bir nevi akil adam! Bunlardan biri veya birkaçı ıskalandığında, o kişi sorumsuz biri olarak, sanki bir lanetmiş gibi etiketlendirilir.

Çocuklara geri dönecek olursak, sorumluluk sahibi davranışlarıyla arkadaşlarına bir örnek olarak gösterilen ve ailesinden övgüler alan bir çocuğun bilinçaltına inceden inceden yerleşen şudur: her şeyin planlandığı gibi gideceğine, ve her şeyin onun planladığı şekilde gideceğine olan pekişen bir inanç. Her zaman yapılabilecek bir şeyler vardır. Her zaman zorlanacak bir kapı, ayak konulabilecek bir boşluk, konuşulabilecek kişiler vardır. Birazcık daha düşünsen, o oradadır. Akıl, her zaman çevresel faktörlerden üstündür, ya da bu faktörleri önceden düşünerek planlama yapmalısındır. Kontrol, her zaman, sendedir.

Sorumlu bir birey, bundan ötürüdür ki, her zaman kontrollüdür. Ama bu iki yüzü keskin bir kılıç gibidir, çünkü sorumluluk sahibi bir kişiyi kontrol etmek de kolaylaşır, sorumluluklarını değiştirmen yeterlidir. İçinde bulunduğumuz sistem de bizim iyiliğimizi düşünmüş olmalı ki, hayatımız kusursuz bir sorumluluklar silsilesi şeklinde tasarlanmıştır -ki arada hiç bir soluk alıp düşünmeye, ya da sadece durmaya vaktimiz kalmasın. Bugün sokaklarda kendilerinden büyük çantaları çekiştirerek okuldan dershanelerden dönen küçük çocukları görünce içim acıyor. Anneler babalar bir telaşe içerisinde çocuklarını hocadan hocaya, kurstan kursa gönderiyor. Binicilik kursundan çıkıp satranç maçına yetişecek, diksiyon kursundan hemen önce yelken antremanına gidecek. En iyi liseye girecek, en iyi üniversiteyi kazanacak, yurtdışına gidip master yapacak, iyi kazandıran bir işi olacak. Bu kadar parayla sorumsuz işler yapmaktansa aklı başında yetişkin her birey gibi o da aydan aya elin adamını zengin etmek yerine kredisini çekip evini alacak, fakat ironi bu ki maaşın büyük kısmı krediye gittiği için istediği gibi gezip tozamayacak da. Bu arada kendine bir eş bulacak, allahın izniyle çoluğu çocuğu, ileride torunu torbası, böyle göçüp gidecek bu diyarlardan bugün çekçekli sırt çantasını yüklenen yavrucak. Gerçekten de epey hazin bir son. İnanılmaz klişe, biliyorum. Ama tam da bu yüzden bu kadar hazin.

Sorumluluk duygusuna böylesine takık olmamın bir sebebi daha var. Ben giderim o gider, yanımda tintin eder. Tanıştırayım: suçluluk duygusu. Sorumluluk nereye, o oraya. Damarlarımıza küçük yaşta enjekte edilen bu her şeyi kontrol edebiliriz hissiyatı, hayatın doğal döngüsünde bir veya birden fazla kez darbe aldığında, başlar o içses konuşmaya. Masum sorumluluk tohumları, zihni kendi karanlığına hapseden zehirli filizlere bırakır yerini. Keşke on dakika erken çıksaydım. Nasıl da hesap edemedim şu başıma gelecekleri. Nasıl yani, kapıyı kilitlemeyi mi unuttun? Bana gel diye tutturmasam kaza yapmayacaktı belki de! Durumun gerçek ehemmiyeti ile doğrudan orantılı değildir bu içsesin şiddeti. İnsanın içine doğup büyüdüğü ve kendini neredeyse evindeymiş gibi rahat hissettiği bu içdiyalogların yapıcı olmaktan çıkıp tamamen yıkıcı bir kimliğe büründüğünü insanın ayırt edebilmesi için bir miktar farkındalığa ihtiyacı var. Sürekli arka planda sızlanıp size hakaretler saydıran o eli kırbaçlı ses bir an için bile olsun sustuğunda, belli belirsiz, ne olduğunu anlamadığınız bir sessizlik ve huzur yayılır zihinden içeri. Mutfakta saatlerdir çalışan ve aniden susuşuyla beraber size derin bir oh çektiren dırdırcı davlumbaz gibi.

Sorumluluk ve suçluluğun bu denli bitirim ikili olmalarının arkasında yatan sebep işte bu aşırıya kaçan kontrol çılgınlığı. Babamın bana araba kullanmayı öğrettiği zamanlarda ve sonrasında da farklı anlarda defalarca tekrar ettiği tek bir şey vardı: kendinden sen sorumlusun! Sen, her şeyden önce kendini düşünmek zorundasın. Elbette ki söyleniş sebebi ve mantığı makul görünse de, bu anlayışı çekip uzattığın zaman çok da makul olmayan yerlere gidiyor. Örneğin sen yola çıkarken olabilecek her yere baktıysan ama son anda ters şeritten bir kamyon gelip sana çarpmışsa, kamyoncu değil sen suçlusundur, yeterince iyi bakmamışsındır. Kaldırımda gelip sana çarpan scooterın sesini kulağında müzikle yürüdüğün için önceden duyup çekilememişsen, scootercı değil sen suçlusundur. Kısaca ölecek olsan sen suçlusundur. Bu örnekler herkes için bu kadar uç olmamakla beraber, anlatmak istediğim ilişkiyi yansıttığını düşünüyorum. Amaç onu korumak da olsa, bu tarz bir düşünceyle yetişen çocuğun ileride kendini hayatın akışına bırakmakta zorlanacağını tahmin etmek güç değil. Sorumlu çocuklar ile sorunlu çocuklar arasındaki patolojik çizgi gerçekten çok ince.

Sanırım bütün yazıyı kendimi aklamak için yazdım!

relax-nothing-is-under-control

Yunan Müziği ve Olmayan Memlekete Özlem

Neden bilmiyorum, Yunan müziği duyduğumda bir fena oluyorum. Bir şeyler düğümleniyor boğazımda, gözlerimi yaş basıyor nedensiz. Sanki çilingir sofrasındayım, bir efkâr iniyor kalbime. Sanırsın yasaklı anadilim, sanırsın yıllar önce yazın bir Yunan adasında bir Yunan gencine aşık olmuşum, hâlâ o yazın yasını tutuyorum. Yitip giden yuvama, evime ağlıyorum. Anlayamıyorum.

Yunan müziği duyduğumda aklıma Yunanistan değil kendi ülkem geliyor, tam olarak neresi olduğunu bilemediğim. Küçükken yazları Akdeniz’e tatile gittiğimizde, babamın benle yaşıt Sony’si Türk kanalı çekmezdi de Yunan kanalı çekerdi. Pek çok güneşi kaldığımız otelin balkonunda bu müzik eşliğinde batırmışızdır, babamın elinde viskisi. Acaba onları mı hatırlıyorum? Yunan müziği duyduğumda aklıma küçüklüğüm geliyor, babam geliyor. Sanarsın her yaz bu müziğe gözlerimi açıyorum, bu müziğe dans ediyorum. Öyle bir şey de yok.

Birkaç ay önce önümüzdeki inşaat benim mutfak ve salon pencerelerimin baktığı, bahar geldi mi çiçekleriyle patır patır patlayan kestane ağaçlarımdan birini kökünden kesti gözümün önünde. Elektrikli testerenin sesine uyandım, cama koştum, dal budak kesiyorlar ağacımı. Önce buduyorlar sandım. İnşaatın kabası yapıldı bitti onca zaman gözlerine batmadı da şimdi mi battı ağaç? Sonra gövdesine giriştiler. Bakıyorum, belediyenin adamları da değil bunlar. Bir tanesi koca göbekli sakallı genççene bir adam, biliyorum inşaatın önündeki konteynırda yatıyor, pembe GAP sweatshirtünün ceplerine ellerini sokmuş olan biteni izliyor, diğeri az ötede dikiliyor, diğeri ağacın üstünde, acemi, keyfekeder dilimliyor yarımasırlığı testeresiyle. Elinde ne bir eldiven var ne de ayağında güvenlik ayakkabısı. Ne tehlikeli iş yapıyor diye geçirdim içimden, fabrikada çalıştığım günler geldi aklıma. Adam sonra kaldırımın üzerine indi, ağacın gövdesini dilimlemeye başladı. Camın arkasında boğazım düğümlü öylece kalakaldım, aşağıya koşup adamların önüne atmak istedim kendimi. Ne diye kesiyorsun o ağacı? Ne zararı var sana? Daha bahar gelince patır patır açacaktı o ağaç! Kestane, acemi katilinden son öcünü aldı da öyle yığıldı yere. Adamın dilimlediği son büyük parça, kestiği açıyı hesap edemeyince olduğu gibi üzerine devrildi adamın, oradan da kaldırımın kenarında duran arabanın üstüne. Kaldırımla bir edene kadar kestiler kestaneyi, hiç umut kalmadı sonraki bahara. Salona geri geldim oturdum, çaresizliğimden, hıncımdan ağlamaya başladım. Bu ülkede bu yaşıma kadar yaşadığım, hesabını kimselerden soramadığım, benden alınmış bütün haklar, bütün haksızlıklar bir bir aklıma geldi, hepsinin kızgınlığı, hepsinin yersiz, sonuç bulmayan, mağlubu çoktan belli öfkesi, nefreti geri geldi. Gözümün önünde bir ağaç yıkıldı diye beni sinir krizinin eşiğine getiren ülkeme lanet ettim. Gezi’de de aynı şey olmamış mıydı, Validebağ’da aynı şey olmuyor muydu? Bir memleket hissi vardı içimde bir yerlerde, sanki her yaşadığım an o hayal parçası içimde daha da kırılıyor un ufak oluyordu. Evim diyebileceğim bir yerlerin özlemini duyuyorum içimde, ama vatandaşı olduğum ülkede yuvasız, yurtsuz gibiyim. İşte böyle çaresiz anlarda nasıl boğazım düğümleniyorsa, kulağıma Yunan müziği çalınınca da neresi olduğunu bilemediğim ülkeme yitik bir özlem, bir yas, bir göçerlik hissi geliyor yerleşiyor içime. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

Ankara’dayken arasıra bindiğim taksilerde şöförle muhabbet esnasında sorulan o vazgeçilmez soruya hiçbir zaman ne cevap vereceğimi bilememişimdir. “Memleket nere?” Çok uzun bir süre, bu soruya net bir yanıtım olmamasından ziyade bu soruya insanların tek bir sözcükle cevap verebilmelerine şaştım kaldım. Ayaş, Divriği, Kaynaşlı, Kızılcahamam.. İstanbul’a yerleşince işim kolayladı, Ankaralıyım abi deyip geçmeye başladım, bu sefer de “Neresinden?” sorusu. Ah be abim ben de bilmiyorum ki neresinden. Diyemiyorum ki Ankara’da Çankaya Hastanesinde doğmuşum işte ben, bildin mi? Bir soğuk, samimiyetsiz geliyor, memleketim bura mı ki benim? Nüfus cüzdanımda Muğla – Milas yazar. Hocabedrettin köyü, geçen sene Yiğit’le Bodrum’a giderken uğrayacaktık da gece oldu, boşver dedik. Büyükdede en son Muğla’da valilik mi ne yapmış ondan sanırım, Bodrum Kalesinde halen resmi asılı, bir gidip göremedik. Annem ve babam birbirlerinden bağımsız İzmir’de doğmuşlar birer yıl arayla, bazen hava atmak istersem “Anam babam İzmir doğumlu abi” diyorum şöföre, bir meşhur İzmir kızı muhabbeti dönsün diye. Daha meraklı şöföre denk gelmişsem “Göçmenlik var mı abla?” diye gelir. Ona da diyecek lafım var. Sen yerleşik misin ki diyesim geliyor bana bunu soran herkese. “Evet” diyorum “anne tarafım Yugoslav göçmeni”. Annemin annesi Üsküp’te doğmuş. Bizim ailenin soy dağarcığı çok küçüktür, aile tarihçemiz ondan da kıt. Ailenin yarısı yarısıyla konuşmaz, üvey aileyle daha çok irtibattayızdır. Anne tarafımız iyice kopuk. Annemin annesi Sırriye, ela gözlü sarışın, zamanında güzel kadınmış herhalde. İki kere bana kazıkazan almıştı Beşevler’deki evinde. Başka da anım yok ona dair. Hafızamda bir kare de o güzelim evin mutfağında tepe tepe uzanan kirli tabak kuleleri, lavaboda matruşkalar gibi içice geçmiş kirli kap kacaklar. Ta ki bir gün annemin üvey ablası geldi, bizim anneanneyi aldı da götürdü. Konuşturtmadı da, ne annemle ne teyzemle, yerini yurdunu bilemedik yıllarca. Sonradan öğrendik Antalya’ya götürmüş, bir huzurevine yatırmış. Bir gün teyzem nüfus idaresine vukuatlı nüfus kağıdı almaya gitmiş bir tapu işi için, orada görmüş ki anasının yanında öldü yazıyor. İşte böyle öğrendi annem de annesinin öldüğünü. Babası da ben doğmadan ölmüş, tanımak kısmet olmadı. Ana tarafımla bu kadarızdır. Acaba bundan mıdır bu kadar köksüz hissetmem bu dünyada? Babamın babannesi Güzide Hanım ise Foçalıymış, bir fotoğrafları var güzelim efe kıyafetleri içinde, inanmazsın! Dedemin dedesi Of’ta imammış, babannemlerin ucu Gürcistan’a dayanırmış. Söyle bana şöför abi, memleketim nere benim? Geçen yaz Sakız adasında müşteriden çok misafir gibi ağırlandığımız konaktan bozma otelde, hikayesini anlattı Eleni. “Bizim aile” dedi, “üç yüz yıldır bu evde yaşıyor. Ev büyük gelmeye başlayınca otele çevirdik”. Aklım almadı. “Do you understand this number?” repliği geldi aklıma Son Samuray’dan. Üç.yüz.yıl. diyor kadın. İşte bu kadının memleketi orası şöför abi. İşte bu kadın yerleşik olan. Senin benim memleket dediğimiz olsun olsun iki kuşaklık mesken.

İşte Yunan müziği dinlediğimde benim de kalbimi bu olmayan memleketimin hasreti basıyor. İçimde bir yerlere dokunuyor. Karaya vurmuş bir denizkızının dalgalara yaktığı bir ağıt gibi.

Yazmaya Dair

Çok uzun senelerdir üzerine düşünüp, kendi içimde bir cevaba ulaşamadığım için de bu süre boyunca hep sessiz ve hareketsiz kalmış olmama sebep olan, yazma eylemine ait duygu, düşünce ve çözümsüzlüklerimi, tesadüfen aklıma düşen bir defterin ilk sayfalarında, bundan yedi küsür sene önce kaleme alınmış olarak buldum. Bu defterin kendisini ilk -yeniden- karşıma çıkarışı, geçen Mart Ayurvedik yemek yapma kursu öncesinde evdeki kütüphanemde boş bir defter arayışımla beraber olmuştu. Defteri elime alır almaz kendi el yazımı ve yazdıklarımı görüp, şaşkınlıkla yatağın üzerine çökmüş ve sanki çok uzak diyarlardan, bambaşka bir insanın yazdıklarını okuyormuş gibi hissetmiştim. Bu satırları yazdığım anı hatırlamaya çalışsam da aklıma getiremedim. Ama tarihini atmış olduğum döneme ait genel bir buhran hali, özlemle hatırlamaya çalıştığın birinin kokusunun burnuna çalınması gibi, inceden hafızama doluştu. Toplam yedi sayfa yazmıştım deftere. Sonrasında bu defteri salondaki masaya, daha elimin altına bir yere almaya karar verdim. O günkü şaşkınlığımla deftere bir şeyler karalayıp, defteri yeniden unuttum. Defterin ikinci karşıma çıkışı ise bugün oldu. Yarın gideceğim Shadow Yoga kampı öncesinde orada öğreneceklerimi not edebilmek için bir defter aranırken, aklıma yine o düştü. Dümdüz ve simsiyah bir kabı olan bu defterin kamp öncesi tekrar yolumu kesişinde, ve benim yıllar içinde yazmaya dair karanlık düşüncelerimin yavaş yavaş aydınlandığı bir döneme denk gelişinde, sevimli bir tesadüf buldum. Belki de bu kara kaplı defterin içinde, karanlık katmanları yavaş yavaş soyup bir ışık huzmesine ulaşmak sonunda mümkün olacaktı.

Bu soruların hepsine olmasa da en azından birkaçına gönül ferahlatıcı bir cevap bulabilmiş olmanın mutluluğu ve diğer bazı soruları da tamamen boşverebilmiş olmanın rahatlığı ile, şimdi, yedi yıl önce bunları yazmış olan eski benin anısına, o defterde yazılanları noktası ve virgülüne kadar sadık kalarak, burada paylaşıyorum.

27 Ocak 2007, 21:16, Ankara
-Başlangıç-
Aslında her şeyden önce yazmanın amacını ve gerekliliğini tartışmak gerekir. Bir insan neden düşündüklerini yazıya geçirme gereği duyar? Zaten o düşünceler kendi kafasında şekil bulmamış mıdır? İnsanın zaten bildiği bir şeyleri, hele ki bunları bir okuyucudan sakınarak, -belki de gizliden gizliye okunmayı dileyerek- kağıda dökmesindeki amaç ne olabilir? Belki de insan, zihninde henüz tohumları atılmış çeşitli düşünceleri yazarken onları daha iyi şekillendirebileceğini düşünmüş, kendi görüşlerini daha sistemli bir biçimde ortaya koyup, zaman içerisinde gelişecek bir düşünce akışı düşlemiştir. Belki de bu yazıya geçirme eylemi, kendisini onun icadıyla beraber sonu gelmeyen bir üstün görmeye kaptırmış olan insanoğlunun bastıramadığı yegâne arzunun sonucudur: bu dünya üzerinde yaşadıklarını, ne emekler sarf ederek düşünüp bulduğu fikirlerini, bir birey oluş çabasını var gücüyle kanıta dökme çabasıdır. Bir hiç uğruna yaşayıp ölmediğini, bu dünyada ufak da olsa, kendi çapında bile olsa bir etkisi olduğunu haykırma çabasıdır. Belki de bu, tüm düşünce ve kültür kirliliğinden bağımsız, oldukça saf ve karşı konulmaz bir ‘yazma’ dürtüsünden başka bir şey değildir. Oysaki baştaki soruma hâlâ bir cevap bulamadım. Bir okuyanı yoksa, olmayacaksa, tüm bu yazılanlar bir kağıt israfı değil midir? Üzerinde düşüneni olmayacaksa, bu sözde ‘düşünce’ içeren satırların yazılması, sadece yazarın egosunun tatmin edildiği bir araç olarak kalmayacak mıdır?