Yazılmamış Kitaba Övgü

Bir oturuşta, (bir yatışta mı demeliyim?) 430 sayfa okuyanlarda bugün! Kitap bitti. Güzel de bitti. Bir ara anneme vereyim de okusun.

Kafamın etini kendimi bildim bileli kemirmiş bir soru, sorun.. Bir kitap, bir roman yazmak isteyişim, henüz yazamayışım. Kafamda hep yazılmamış satırlardan dev bir arşiv. “Of harika fikir, ben bunu kesin unutmam!” diyerek bir kenara not edilmemiş, yaratıcı gücün kibri içinde eriyip gitmiş söz öbekleri. Bir imlâ hatası bile yapmadan, bir kere bile geri dönüp yazılanları tekrar okumaya gerek kalmayacak kadar tastamam diyaloglar. Hepsi zihinde tabii. Bundan birkaç sene evvel bir inzivaya giderken bindiğim Dalaman uçağında, uçağın tekerlerinin havada olduğu bütün süre boyunca düşünce akışım bir defa bile kesintiye uğramadan koca bir bölüm yazdım kafamdan baştan sona. O kadar net ki her sözcüğün sayfanın yeri, aklıma bir detay geldiğinde zihnimdeki fihristte geri gidip hoop uygun yeri buluyor ve oraya yerleştiriveriyorum sözcüğü, sonra imleci kaldığı yerden tekrar işletiyorum. Uçaktan inip bavulları aldık. Fethiye’nin virajlı yollarına dayanabilmek için devrildiğim minibüs koltuğunda bölümün devamını getirdim, yine kesintisiz. Sektirmeden akıyor. Allahım diyorum neden şu teknoloji gelişmedi hâlâ, neden düşünce hızında yazamıyoruz? Bir kitap yazmama mani tek şey buymuş gibi. Bazen gerçekten de bir tek bu gibi geliyor. Nasıl gerçek olup can bulacaklar bunlar? Nereden başlanacak? Nasıl bir örgüye oturacak, hiç bilmiyorum ki. Tek bildiğim bir gün olacak. Umarım yani.

Liseden bir günüm geldi gözümün önüne şimdi. Sırt çantam, bir dirseğimin içine yaslı mor klasörüm, lanet lacivert etek altında o ayaklarıma hiçbir zaman olmayan, ama bütün kızlar giydiği için ben de giyeyim diye ısrar ettiğim, püsküllü bordo deri makosenler. Ayağımın acısıyla o zamanlar Ankara Birlik Mahallesi’nde bulunan evin girişine uzanan yolda tıngır mıngır yürürken yine aklımdan pek afilli diyaloglar geçiriyorum. Ne de uzun zaman olmuş! Hiçbir şey değişmemiş. Değişeceği de yok galiba. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye bir laf var mıydı? Yoksa da olsun. Şu gerçeği kabul edelim. Hepimiz çocukken gördüğümüz hayalleri gerçek etmenin peşinde koşan, biraz daha büyümüş çocuklarız. Bunlar da şanslı olanlarımız. Diğerleri o hayalleri eski bir akrabanın siyah beyaz fotoğrafına kaçak bakışlar atar gibi evin gözlerden en ırak noktasına kaldırıyor.

Bana en zor, en dip zamanlarımda, karanlığın kuyusundan çıkma cesaretini veren neydi vaktiyle? “Yarın ölürsen mutlu mu ölürsün yoksa mutsuz mu?” sorusu. Mutlak bir cevaptı o zaman benimkisi. Yarın böyle ölürsem gerçekten çok mutsuz gideceğim Allahım. Çok eksik. Çok yazık. Yaşamadığım o hayata çok ayıp etmişim gibi. Zaten ölmesem de utancımdan yaşayamazmışım gibi. İşte bu soruyu belki de kitap yazma çerçevesinde bir kez daha sormam lazım. Bir kitap yazmadan ölsem mutlu mu ölürdüm mutsuz mu? Bunun cevabı biraz daha karışık. Sırf bir kitap yazmadım diye gözüm arkada gitmem herhalde. Mutlu ölebileceğim bir hayat tasarısı içinde yaşıyorum. Ama yine de, yıllarca çiçek açıp meyve verip durmuş da, en tatlı en doygun meyvelerini vermeye başlayacakken tak! diye kesilen bir ağaç gibi hissederim herhalde. Reçinemin demlenmişini sunmadan gitmek istemem. Belki de bugün Defne’nin derste hatırlattığı gibi, “belki de o kadar istemiyormuşum canım kitap yazmayı!” der, deriiiiin bir oh çeker, gözümü açtığımdan beri kalbimi kemiren şu illetten kurtulmuş olurum.

Eskiden büyük, çok büyük yazarlara, hayran olduğum yazarlara özenip umutsuzluktan felç olurdum, “ben nasıl onlar gibi yazabilirim ki?” diyerek. Yazacaklarımı pek kâle almazdım, kimsenin de alacağını düşünmezdim o vakit. Tamam konuşacağım ama, illa mühim bir şey çıkmalı dudaklarımdan. Böyle olmadığını işin aslının, yeni yeni fark ediyorum. Ne kadar sıradan, ne kadar özelliksiz olursa o oranda mühim olacaktı anlatılanlar. Herkesin hikâyesi çünkü uzaktan bakıldığında pek de yaldızlı, gösterişli olmayan, sıradan, bazen hatta düpedüz bayat detayların vardığı tümden çıkageliyordu. Önemsiz gibi görünen parçalar, bir anlam uğruna görünmez bir âhenkle bir araya geldiğinde, o zaman bir şeyler ifade etmeye başlıyordu. Ben de bu minvalde sıradan şeylerin kitabını yazmaya kararlıyım bir gün. (İsmini de Sıradan Şeyler Kitabı koyarım diye geçti şimdi aklımdan bak!) Hastalar, tikliler, tehlikesizler, arızalılar, sümüğünden top yapıp bir fiske ile odanın öbür ucuna fırlatanlar. Televizyon izlerken ellerini gayri ihtiyari pantolonlarının içine sokup sonra aynı boş bulunmuşlukla burunlarına götürüp koklayanlar. Kokuyu ezbere bilmelerine rağmen her seferinde yeniden koklayanlar. Böylesine dünyevi, böylesine ölümlü olan karakterler. En insancı romanlarda bile neden geçmez böyle ayrıntılar? Hep merak etmişimdir. Tolkien Frodo’nun hikayesini yazarken neden bir defa bile içlerinden birinin tuvaleti gelmemiştir? Kadın karakterler neden asla regl olmazlar? Neden üstleri başları hiç yokmuş, nefes alan, canı atan, aksıran, tıksıran, osuran, işeyen, işleyen ölümlü bedenleri yokmuşçasına kahramanlaştırılır karakterler? İnsan, içinde hapis olduğu ölümlülüğün tüm tiksinti dolu gerçeklerinde ölümsüzleşemez mi? Anna Karenina daha az mı Anna Karenina olurdu o zaman? Madam Bovary? Peki Dante? Dante’nin aşkı, kimdi o? Bilinçaltımızda atan ölüm korkusunun tansiyonu muydu bizi edebi alemlerde dahi insan denen yaratığı olduğu gibi ebedileştirmekten alıkoyan? Ölümsüzleşebilmek için illa bu dertlerden arınmak mı gerekiyordu? Afrodit mesela, Afrodit de kıçını silmemiş miydi? Kıçını silen, boku her yana bulaşmış bir Afrodit hayal etmek, birinin bunu gözümüzün önüne sokması neden bu kadar sinir bozucuydu? Sevdiğimiz tüm insanları da böyle hayal edersek diye miydi bu korku? Onlar için yarattığımız, onları içine koyduğumuz sırça fanus şangır şungur tuzla buz olur diye miydi? Yoksa dönüp dolaşıp kendi kokuşmuşluğumuzun, kokuşacaklığımızın etrafında parmak ucunda yürüyüşümüze mi gelip dayanıyordu her şey? Ernest Becker’in kemikleri sızlasın. Martha Nussbaum’un da. Yazmadığım tez yerine bu kitabı yazarsam aklanırım belki ebeveyn katında.

Şiddet Nedir ve Kimlere Meyillidir?

Geçenlerde Karaköy’den tramvaya binmek üzereyken karşı platformdaki reklam panosunda bir ilan dikkatimi çekti. Reklamın üzerinde büyük puntolarla ‘KADINA VE KIZ ÇOCUKLARINA YÖNELİK ŞİDDETE SON VERMEK İÇİN KAYNAK YARATIN’ yazıyordu. Afişe bakar bakmaz bir an afişin kendisi de, üstünde yazanlar da çok saçma geldi. Kökü belki de binlerce yıl öncesine dayanan bir sorunu yamamak için ne alelade, ehvenişer çözümler bulmaya çalışıyorduk. Herkes kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddete son vermek istiyordu ama kimse erkek çocuklarına yönelik şiddete son vermek istemiyordu. Şiddete son kampanyalarında bile bir ayrımcılık, inceden bir küçük düşürücülük vardı. Canım onlar narindir çiçektir onlara şiddet göstermeyin, erkek adam ne de olsa erkek adamdır, o kaldırır diyordu bu sinsi başlık sanki alttan alttan. Bir allahın kulu da bunca kadını kızı döven adamları da küçükken biri dövmüş müdür diye merak etmiyordu.

Tramvay hızla hareket ederken gözüm kampanyaya destek veren kuruluşların logolarına takıldı; bir tanesini tanıyabildim. İBB’ninkini. Her yerden tanınıyor meret. Belli ki kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddete son vermek için kaynak yaratın diye çığırtkanlık yapan bu bilmemkaçıncı kampanyada, nerelerden ve kimlerden toplandığı belli olmayan o ‘kaynak’, yine ne idüğü bilinmez birtakım kodaman heriflerin elinde toplanacak, giderek daha da magandalaşan, bayağılaşan, erkekliği kadını koruyup kollamaktan başka bir şey olarak görmeyen bu ensesi kalınların kesesine girecekti. Kadındı şiddetti filan esasında kimsenin umurunda değildi. Bazen hunharca genelleme yaptığında gerçekleri daha net görebiliyorsun.

Sizi bilmiyorum ama benim beynim artık ‘kadına ve kız çocuklarına yönelik-‘ söz öbeğini otomatik olarak ‘şiddet!’ sözcüğüyle tamamlayıveriyor. Kadına ve kız çocuklarına yönelmiş başka bir şey varsa çeksin gitsin lütfen. Bu söz öbeği aynı zamanda bir oksimoron kokteyli. Hem, şüphesiz, Türkçe’nin dehasını sonuna kadar kullanarak oluşturulmuş; hem de dilbilgisel olarak yaklaşıldığında bir sürü çelişki ve soru işareti yaratıyor. Söyleyince ağız dolusu oluyor, değil mi? Kadına yönelik şiddete son! Son!! Haydi! Çok mühim bir şeyler söylüyormuşum gibi. Ama bu aslında bir cümle bile değil. Kadınlara yönelmiş bir şeyler olduğunu anladık, ama tam ne olduğunu kestiremiyoruz. Bu yönelik şeyin hangi yönden geldiği, kaynağı bir takım kişi veya kişilerse bu şahısların kimlikleri meçhullüğünü koruyor. Gizli, pek müphem bir öznesi var bu cümlenin, ama kim? Ne? Gerçekten kadına yönelik şiddet eyleminde bulunan kimdir ey reklam panosu, bunu açık et bana! Adam mı, kocam mı, anam mı, hükümet mi, toplum mu, zeitgeist mı, kim ulan bana şiddet uygulayan? Çıksın ortaya!

Bu faili meçhullüğün yanısıra, cümlenin öğeleri arasında da o kadar çok çelişkili ilişki var ki, sanki bütün artılar eksiler birbirlerini götürüp nihayetinde kocaman, ne olduğu anlaşılmayan bir boşluk, bir kafa karışıklığı yaratıyor bu çağrı. KADINA VE KIZ ÇOCUKLARINA YÖNELİK ŞİDDETE SON VERMEK İÇİN KAYNAK YARATIN. Bir kere ‘yönelik’ sözcüğü kendi içinde bir gidişat, bir temayül barındırıyor. Bir yere doğru yönelmişsem yüzümü o yana doğru dönmüşümdür. Arkamı dönmemişimdir mesela, bu bakımdan bir de olumluluk anlamı var bu sözcüğün içinde. Ama hemen ardından gelen ve oldukça olumsuz bir tınısı olan şiddet sözcüğü bir anda cümleyi alt üst ediyor. Demek ki şiddet denen şey yüzünü kadına ve kız çocuklarına dönmüş. Açmış kollarını, ağzının kenarında gevrek bir gülümsemeyle bizi bekliyor şiddet. Böyle bir şey canlanıyor zihnimde.

Bir de cümlenin etkileyici ve bir o kadar da kof sonu var tabii: Şiddete son!! Verdim gitti! Hey hoo! Peki nasıl? Kaynak yaratarak tabii! Sanki şiddete rüşvet verecekmişim de, iyi gününe denk gelirse şiddet de sıkıntı çıkarmadan bir süreliğine ortalardan kaybolacakmış gibi. Sanki şiddet denen şeyin cinsel yönelimi, damak tercihi kadın ve kız çocuklarından yanaymış da, biz de canla başla onu bu sapkınlığından vazgeçirmeye çalışıyormuşuz gibi. Sanki biz bir şey yapmazsak, kaynak yaratmazsak mesela, şiddet de kendi ivmesiyle, fıtratı gereği, doğal olarak, kendiliğinden, kadın ve kız çocuklarına meyledecekmiş gibi. Yüzde elliyi evde zor tutuyormuşuz gibi.

Şimdi diyeceksiniz ki, ne yazsalardı kardeşim? Kadına şiddet de toplumsal bir sorun değil mi? Bir şekilde farkındalık yaratmayalım mı? Hay hay, yaratalım. Ne yazık ki tüm bu ardında iyi niyet barından propagandaların neticesinde benim aklımda kalan sözcük yine ‘şiddet’ oluyor, ve bütün bunlar kadına yönelik şiddeti hem bir söz öbeği, hem de bir kavram olarak popülerleştirip meşrulaştırmaktan başka da bir işe yaramıyor bence. Basit birkaç sözcüğün elindeki kudret hiç de azımsanacak gibi değil. Tüm bu laf kalabağının içinde sorunun esas kaynağına inmeye “yönelik” en ufak bir çabaları olmadığını da hisset istiyorlar bir yandan. Daha baştan mağlupsun yani, kampanyan da, sen de.

Bence afişte bağıra bağıra ‘KADIN VE KIZ ÇOCUKLARIMIZI ŞİDDETE YEDİRMEYİZ’ yazsa çok daha etkileyici olurdu.

Bir Yoga Günlüğü: Gün 21-26

İnsanoğlu kuş misali sevgili günlük. Geçtiğimiz Pazar günü dört günlüğüne Doğu Karadeniz’e gittim. Dönmez olaydım dediğim çok oluyor.

Turkcell’den gına geldiği için Temmuz başında Vodafone’a geçmiştim. Yüksek yüksek tepelerde Turkcell çekerken benim Vodafone çekmedi, çok da güzel oldu. Fırsat buldukça telefona 28günyoga’nın gidişatına istinaden minik notlar aldım. İşte son 5 gün.

21 Ağustos Pazar – Gün 21

Sabah kalkıp çanta hazırladım. Yolculuk günleri üzerimde bir stres oluyor hep. Bir şeyler “kaçıyor, kaçıyor, kaçtı!” hissi. Kahvaltıdan sonra bir süre daha evin içinde ne yapacağımı bilemez halde dolaştım, içimi yolculuğun heyecanı sardı. Sonra da çıkıp Cadde’deki Yin dersime gittim. Dersin teması zaten Cuma günkü hamam sefasıyla beraber belli olmuştu: alma ve verme arasındaki o hassas denge. Yin dersleri bu temayı işlemek için biçilmiş kaftan. Harika bir ders oldu. Sonrasında hemen eve dönüp hazırlandım ve havalimanına doğru yola çıktım.

Yolculuk oldukça rahat geçti. Uçak vaktinde kalktı, vaktinde inmek üzereydi. Gece uçacağım nasılsa bir şey göremem bari rahat edeyim diye cam kenarını değil koridor kenarını almıştım, meğersem muhteşem bir şimşek gösterisi beni bekliyormuş. Görsel bir şölen oldu adeta. Hatta öyle bir şölendi ki, yere konuş saatinden 5 dakika önce uçağın OrGi’ye (sonradan ismini değiştirdiler ama bir vakit Ordu-Giresun havalimanının ismi buydu evet) değil Trabzon’a ineceğinin anonsu geldi. Okuduğum kitaptan başımı kaldırdım, uçağın varış heyecanı içimi sarmalamışken Trabzon ismini duymamla beraber gülümseyip kitaba devam ettim. Yapacak bir şey yok. Bir de Trabzon bileti pahalı diye OrGi’ye almıştım, hahaha! Ben kaderin bu cilvesine içimden güledurayım anonsu takiben uçağı kontrolsüz bir panik sardı. Sanırsın Lost. Ben oldukça sakinim ama sinir sistemi dediğin sosyal bir iletişim ağı, çevredekilerin tepkileri bulaşıyor. Koridorun diğer yanında oturan insanlar ağlayıp feryat figan ettikçe benim de içimden bir tahammülsüzlük dalgası kabardı, kendimi yatıştırmaya çalıştım. Anonstan beş dakika sonra da yere konduk zaten. Sonrasında bizi epeyce bir süre uçağın içinde, bir bilgi vermeden beklettiler. Sonra kapıyı açtılar, isteyenler Trabzon’da inebilir, biz yakıt alıp bekleyeceğiz, Ordu-Giresun’a tekrar inmeye çalışabiliriz, inemeyedebiliriz, orada hava düzelir mi düzelmez miii,  gibi muğlak cümleler kurdular. Pilotların sesleri bir seçilme kriteri mi bilmiyorum ama normalde karizmatik ve otoriter ses tonlarından ötürü bu tarz durumları kontrol altına alıp yolcuları teskin edebiliyorlar. Bizim pilotun biraz toy bir sesi vardı, uçağın içinde anonsun sesi de normale göre kısıktı, o yüzden kimse pilota güvenemedi. Ben de Trabzon’da indim. 1 saat Havaş bekledim, 2 saat sonra da Giresun’a vardım. Pazar günü yogasız geçti. Kaza yogasına +1 ekledim.

22 Ağustos Pazartesi – Gün 22

Çamlıhemşin’e doğru yoldayız. Giresun’dan gelmek zaten epey bir vakit aldı. Çinçiva’da muhlama ve çay yuvarladıktan sonra Tar şelalesine doğru yola çıktık. Arabayı parkedip şelale patikasına girdik. Şelale oldukça haşmetli ve insanı ürkütüyor. Ancak önünde oldukça büyük ve doğal bir havuz oluşmuş. Yer misin yemez misin? Çığlık ata ata suya girdim valla! Aslında suyun kendisi o kadar soğuk değil ama şelalenin bir rüzgarı var, insanı epey üşütüyor. Sudan çıkınca vücudum içeriden sobayı yakmışsın gibi ısınmaya başladı. Hava kararmaya başlarken biz de geri döndük. Ayder Yaylasına çıkışımız ve Oberj’e gelişimiz tam yemek saatine denk geldi. Sağolsunlar bizi beslediler. Sabahtan akşama kadar yollarda geçen bu günde de yogamı yapamadım ey karavan. Bugünü de yaz haneme. 

23 Ağustos Salı – Gün 23

Kahvaltı sonrası güneş altında yaylaya nazır mayıştıktan sonra biraz ayak bileklerimi ısıtacak bir şeyler yaptım Oberj’in verandasında. Biraz ayak parmakları ucunda çökme kalkma. Bugünün yogası bu kadarcıktı. Ama bugünün devamında beni bekleyenler aslında yogamın bir parçasıydı.

Öğleden sonra bizi Kavron yaylasına götürecek olan dolmuşa bindik. Yol 45 dakika sürdü sanırım. Böbrek taşı düşüren cinsten. Sağa sola patates çuvalı gibi sallana sallana Kavron’a vardık. Gökay Kavron Yaylasından biraz daha yukarı yürüyerek güzel göllerin olduğu bir yere gideceğimizi söyledi. Ben beni neyin beklediğini bilmediğim için bana sunulan her türlü programa fitim. Göllerin olduğu yere gidip geri geldiğimizde Ayder’e dönen son dolmuşa yetişemeyeceğimizi anlayınca bir pansiyon bulup yola koyulduk. Rehberim bana çok fazla detay vermekten bilerek kaçınarak bahsettiği göllerin “şu tepenin ardında” olduğunu söylemekle yetindi. Şu tepenin ardına gitmek içinse neredeyse 3 saat 4 km boyunca yokuş yukarı yürümek gerektiğini tabii ki yaşayarak öğrendim. 4 km’nin 3 saatte yürünebildiği bir patikanın zorluk derecesini okurun hayal gücüne bırakıyorum. Tur tanımlarında bu rotanın zorluğu orta olarak geçiyor. Zaten aşağıdan baktığında veya yürürken de o kadar zorlu gözükmüyor, ama o yolun “git git bitmiyor” oluşu, “bu çıkışın bir de inişi var” meselesi ve tüm yolculukların favori sorusu olan “ne kadar kaldı?” sorusunu düşünmemeye çalışmak, zihinsel olarak oldukça yoruyor. Süre böyle bir ortamda gerçekten bağımsız, uzay boşluğunda bir kavrama dönüşüyor çünkü. 

IMAG3735

Patika aslında oldukça büyüleyici. Sürekli minik minik derelerin üzerinden geçtiğin, yolda otlayan möö’lere yol verdiğin, çoğunluğu yemyeşil bir rota. Peşine bir tur kafilesi takmış kocaman bir çomar bile gördük. Bu tarz yürüyüşlerde anladığım kadarıyla kilit nokta nabzı sabit ve mümkün olduğunca düşük bir seviyede tutup gerçekten bir emmi hızıyla yürümek. Gökay’ın gösterdiği hızda gidersem hiç bitmeyecek gibi geliyor yol, ister istemez acele ediyorum, acele edince sürekli nefes nefese kaldığım bir yerde oluyorum. Her işte olduğu gibi bu işin de bir yordamı var, ve uygulamaktan kaçındığın veya öğrenmeye direndiğin ölçüde yoruluyorsun. 

IMAG3744.jpg

Bu çapta bir trekking teşebbüsüne ilk kez atılıyorum. Doğada yürümeyi hiç bilmediğimi bundan önceki birkaç kısa yürüyüşten anlamak zor olmadı. Önümde yürüyen Gökay’a baktığımda onun neredeyse adımını atacağı yere pek de fazla bakmadığını fark ettim. O sürekli etrafa, manzaraya bakıyor, bizi çevreleyen güzelliğin tadını çıkarıyor. Yürüme işini bacaklarına bırakıyor. Bense sürekli önümdeki patikayla sıkı bir muhabbet halindeyim: şu ayağımı buraya atsam, öbürünü de şunun üzerinden, hah şurda taş var yuvarlanabilir ona basmayayım, falan filan diyerek. Ayaklarımı nereye atacağım tamamen zihnimin himayesinde. İlk tecrübem olduğu için normal belki ama işte her deneyimden bir ders çıkarmak mümkün. Benim genel olarak bu yolculuktan çıkardığım ders, bacaklarıma hiç mi hiç güvenmediğim oldu. Nasıl kaya tırmanışında bir ayağım sıkı sıkı kayaya tutunurken o bacağa güvenip de yükselemiyorsam, burada da bacaklarımdaki kuvvetin bana yeteceğine dair hiçbir inancım yok. Üstelik Shadow Yoga her şeyden evvel seni bacaklarından yukarı doğru güçlendiren bir pratik. Kendi yogam sırasında yaptığım şeyler çoğu zaman tipik bir yoga pratiğinden ziyade bacak çalışmasına ayrılmış özel bölümlerden oluşuyor. Eskiye oranla güçlendikleri muhakkak. Zaten bundan çok değil üç sene önce bırak üç saat bayır yukarı yürümeyi, evden Bostancı’ya yürüyene kadar dizlerim ağrıyordu. Ama herhangi bir bölgenin güçlenmiş olması orada oluşan gücün tam olarak nasıl kullanılacağı veya tam kapasite kullanıp kullanılmayacağına dair bir şey söylemiyor. Bu çok acayip bir şey.

Yürüdükçe yukarılarda Kaçkar Dağlarının tepeleri bulutların arasından bize kendini göstermeye başladı. Benim kendi zirvemse ilerde bakınca gördüğüm ve Gökay’ın göllerin “şu yuvarlacık tepenin hemen ardında” olduğuna söz verdiği tombul kayanın orası. Gerçekten de oradalarmış 🙂 Karşımıza çıkan ilk gölün adı Karadeniz Gölü. Gerçek değilmiş de copy-paste’miş gibi görünüyor. Etraftaki güzellikler gölün durgun sularından geri yansıyor. Göle nazır çayırın üzerine kendimi bıraktım ve bir süre öylece hareketsiz yattım. Gerçekten çok yorulmuştum. Orada çok kalmadık, biraz daha ilerledikten sonra yine bir başka buzul gölü olan Çengovit Gölü’ne geldik. Elimizdeki telefonlarla bu güzelliğin resmi ancak bu kadar oldu. Bir süre sonra bulutların hepsi dağıldı ve bu görüntünün ardında Kaçkarlar tüm haşmetiyle kendisini gösterdi. Bir süre bu gölün kıyısında oturup bir şeyler atıştırdık, dinlendik. Burada, ve belki de kilometrelerce çevremizde, başka kimse yok.

IMAG3759.jpg

Vee dönüş yolu! Batan güneşe nazır, harika bir yürüyüş oldu. Dönüşte yol daha hızlı ilerliyor olmasına rağmen sanırım yine de 2 saat sürdü. Sonlara geldiğimizde bacaklarımda derman kalmadığını hissetmeye başladım. Yokuş aşağı dizler için tam bir sınav oldu. Yol tamamına erip artık Kavron Yaylasına geri döndüğümüzde, çıkarken karşılaştığımız çoban köpeğini tekrar gördük. Köpekleri görünce gerçekten kim olduğumu unutuyorum sanırım. Son birkaç dakikadır sızlanmakta olduğum yorgunluk sanki hiç olmamış gibi kendimi köpeğin peşinden güle oynaya yemek yiyeceğimiz yere doğru yürürken buldum. Yürürken elim sırtına deyiyor, o kadar kocaman bir kuçu! Ben pansiyonun önündeki bir sandalyeye çöktüm, o da bana patisini verdi. Bir süre böyle sevgi alışverişinde bulunduk. Sonra o kendi yoluna gitti, ben de yemeğime gittim.

IMG_5275.JPG

24 Ağustos Çarşamba – Gün 24

Sabaha Kavron’da uyandık.

IMG_5285.JPG

Kahvaltı sonrası yine çalkantılı bir dolmuş yolculuğu ve tekrar Ayder. Oberj’de biraz dinlendik, dış dünya ile senkronize olmaya çalıştık. Telefon yeniden çekmeye başlayınca patır patır maillar, mesajlar, güncellemeler düştü. Ardından Türkiye’nin önceki gece yarısı Suriye’ye girdiği haberini gördük. Nasıl bir memleketse 24 saat kendi haline bırakmaya gelmiyor arkadaş!

Yola koyulmadan evvel, ne yalan söyliyeyim büyük ölçüde Gökay’ın baskılarına dayanamayarak otelde kendime yoga yapabileceğim bir yer arandım. Bembeyaz çarşafların kurumak üzere asılmış olduğu ufak taş terası kendime uygun görüp, orada hazır bekleyen süpürgeyle biraz yerleri temizleyip, ardından uzuun uzun güzel bir pratik yaptım. Bütün yogam boyunca arkada bir yerlerde müzik çaldığını en son yere oturunca fark ettim. Dünkü çılgın yürüyüşten sonra yine oldukça meraklı bir yoga oldu. Bakalım bu nasıl olacak, bakalım şu olacak mı. Apana vayu teorisi bence artık kanıtlanmış oldu. Yine yoğun bedensel aktivitenin ertesi günü, ve yine bedenin arkası açık, alın kaval kemiklerine değiyor. Tesadüf olamaz. Mayura’da uzun uzun kaldım, üstüste birkaç tane kol dengesi çalıştım. Dünden sonra dizlerimde herhangi bir ağrı olmaması beni çok sevindirdi. Neredeyse öpecektim dizlerimi. Öpmeliydim belki de.

Yogadan sonra yola çıkıp Makrevis’e gittik. 29 Eylül – 2 Ekim tarihleri arasında Gökay’la birlikte burada bir kamp yapacağız. Sabah akşam yinli yanglı yoga dersi ve aralarda da Gökay bizi her gün başka bir diyarda yürüyüşe götürecek. Kamp süresince bizi misafir edecek Makrevis Pansiyon’a uğradık. Pansiyonun sahipleri Meryem ve Hemşin Hanım’la uzun uzun sohbet ettik, sağolsunlar beni bir güzel yoğurtlu yaprak sarmayla doyurdular. Üzerine de mis gibi çay. Bu ahşap konak en az yüz yıllık. Yoga yapacağımız alan da eskimiş ve artık yumuşacık olmuş ahşap parkeleriyle mis gibi kokuyor. İstisnasız her pencere delicesine bir yeşilliğe bakıyor ve aşağılarda çağlayan Fırtına Deresi’nin sesi kulaklardan hiç eksik olmuyor. Konakta bir süre gezinip içeri süzülen güzel bir ışığı yakalayınca fotoğraf çekmekten kendimizi alamadık. Kampa dair daha detaylı bilgiyi Facebook etkinlik sayfasından veya ana sayfada Yoga bölümünün altında Kamplar kısmında bulabilirsiniz.

IMG_5375.JPG

Buradan Çinçiva’ya, Alaf Pansiyon’a doğru geldik. Burada mutfakta istediğin gibi kendi yemeğini yapabiliyorsun. Şanslıydık ki içeride pişmekte olan nefis bir mantı vardı menüde! Soslarını da hazırladıktan sonra yemeye koyulduk. Bir süre balkonda oturup sohbet ettik. Ertesi sabah 5’te yola koyulacağımız için de erkenden yattık.

25 Ağustos Perşembe – Gün 25

Dönüş günü. Gönülsüzüm. Gerçekten hiç ama hiç dönmek istemedim. Saat 9’a doğru yine Giresun’a vardık. Havalimanına gelip çantayı almak üzere arabanın kapısını açmamızla beraber benim uçağın yaklaşık 1 saat rötar yaptığını duyduk. İçeride yapacak bir şey olmadığı için tekrar arabaya binip ne yapsak diye bir süre düşündük. Sonra da Ordu yakınlarında bir plaja gidip denize girdik! Bu Karadeniz havası bir acayip. Yoğun bir bulut tabakasının ardında zar zor belli olan bir güneş var, buna karşın hava felaket sıcak ve boğucu. Böyle havaya ‘alamuk’ deniyormuş. Yine de su çok güzeldi.

Bu seferki yolculuk olaysızdı diyeceğim ama inişe doğru beni bile biraz panik edecek kadar sallandığımız bir yolculuk oldu. Gökay bir keresinde türbülans için “bozuk asfalt gibi düşün” demişti, ben de öyle düşünüp kendimi rahatlatmaya çalıştım. O sırada elimde olan Bir Çift Yürek’in son sayfalarında Aborjinlerin ölümle olan ilişkisinin anlatıldığı bir bölümdeydim. O an uçakta olup bitebilecek hiçbir şey benim kontrolüm dahilinde değildi, ve uçak sağa sola sallandıkça elimi kolumu uzatıp bir yerlere tutunmam bile aslında çok anlamsızdı. (Devamlı okur buradan tırmanış  maceramdaki ellerle tutunma çılgınlığımı hatırlayacaktır. Çok da farkı yok aslında) Ben de ellerimi kucağıma bırakıp koltukta sallanırken varlığına inandığım o güce doğru kendimi serbest bıraktım. Ölecek olursam mutsuz, bezgin veya tatminsiz değil de gerçekten keyif aldığım bir hayatımın olması beni rahatlattı. Mümkünse ölmemeyi diledim tabii 🙂 Bir ara en çok korktuğum ve sonunda bana işimden istifa etme cesareti veren idrak da buydu: “Yarın ölürsem, mutsuz öleceğim!” Bazı şeyler aslında çok basit. Hayatından memnun değilsen değiştirmek zorundasın.

Uçak Sabiha’ya iner inmez telefondan otobüs saatini kontrol edip yine maalesef koşar adımlarla çıkışa doğru yöneldim. Otobüsü yakalayıp eve geldim. Saat 2 olmuştu. Sabahın 5’inde başlayan araba yolculuğu, üzerine sallantılı uçak seyri, biraz da İstanbul otobüsleri derken kafam gerçekten jet lag gibiydi. Akşam 5’teki dersim için yine birazdan çıkacağım evden. O kadar yorgunum ki. Bir yirmi dakika kestirip duş aldım, saçımı bile kurutamadan evden çıktım. Bundan sonra da yolculuk sonrasında yoga dersi vermemeye dair zihnime bir not koydum. Dersten dönünce biriken işlerle uğraştım. Geç oldu ve yattım. Kaza yogasına bir tane daha ekledim.

26 Ağustos Cuma – Gün 26

28günyoga meğersem 26gün yoga olacakmış benim için ey karavan! Sabah benim ‘renkli’ halim başlayınca, dürüst olayım, içimden kocaman bir oh çektim. Son birkaç günde sektirdiğim günler olmuştu ama artık kazanılmış, hak edilmiş bir tatilim var doyasıya kullanabileceğim! Duruma göre bir 4-5 gün sonra yeniden dönebilirim yogama. Ama bundan sonrası sessiz ve gözlerden ırak bir şekilde olacak. Zaten ertesi hafta İngiltere’ye gidiyorum. Birkaç gün Londra’da kalıp oradan Shadow Yoga kursunun yapılacağı minik kasabaya geçeceğim. Büyük buluşma geldi çattı bile!

Ağustos ayının başından beri niyet ederek koyulduğumuz bu macerada pek çok kişiyle birlikte yol almak benim için sürecin en keyif veren kısmı oldu. Bu niyet ayının bize öğrettiği şey aslında ‘istersen olabildiği’. Düzenli bir şekilde yoga yapmak da, yazı yazmak da, benim için son dönemlerde oldukça zorlandığım şeyler olmuştu. Ufak tefek aksaklıklar hariç bence güzel bir yol aldım. Bundan sonra ay halimin karanlık köşelerine çekilip biraz gözlerden ve sosyal medyadan uzak yaşama niyetindeyim. Yolculuğu beraber paylaştığım herkese gönülden binlerce teşekkürler!

#yogayadevam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 19&20

Saat şu an 08:01’i gösteriyor. Yapmam gereken bir sürü şey var, bu akşamki yolculuk için toplamam gereken bir çanta, mümkünse bir sabah yogası, ve dahası. Ancak geçtiğimiz iki günü kısa da olsa şöyle bi toparlamak istedim, yoksa ipin ucu kaçmakta!

Mesela şu an 19. günümün yogasını hatırlayamıyorum. Evet hayal meyal geldi şimdi. Güzel, kısa ve öz bir sabah pratiğiydi. Evden çıkıp Tophane’de Burcu’yla buluştuk. Bugünün planı çok netti: Sabah 11:30’da Kılıç Ali Paşa Hamamı‘nda randevu, ve sonrasında tamamen canımız ne isterse onu yapacağımız, kafası rahat bir gün. Aynen de öyle oldu.

Hamamın kapısından içeri girdiğim andan çıkana kadar geçirdiğim her saniye içime, ruhuma, her şeyime iyi geldi. Olağanüstü bir atmosfer var içeride, ve olağanüstü bir hizmet. Sıramızı beklerken ve dinlenirken mevsimin taze meyvelerinden, buzz gibi harika bir şerbet sundular. Erik şerbetiymiş. Ardından yine serin, nane kokulu havlular getirdiler. Koklasam mı yüzüme mi sürsem karar veremedim. Ardından hamam sefası. Sanırım yirmi dakikaya kadar göbek taşının üzerinde Burcu’yla muhteşem kubbedeki şekilleri, içeri süzülen ışık huzmelerini seyre dalarak, yarı hipnotize bir şekilde kalakaldık. Burcu tabii tecrübeli. Bense bu çapta ilk defa bir hamam deneyimi yaşıyorum ve içeri adımımı attığım andan itibaren de bu olayın müptelası olacağıma adım gibi eminim! Mermer taşının grili mavili rengi, beyaz duvarlarla olan uyumu, şıpır şıpır su sesleri, insanın ruhunu okşuyor adeta. Osmanlı işini biliyormuş dedik.

kap.jpg

girişte karşılandığımız ve yıkandıktan sonra dinlenmek için serildiğimiz alan

İster istemez kışın buz gibi soğukta yaşanılacak bir hamam tecrübesinin nasıl olacağını düşündük. O göbektaşının üstünde ayaklarıma, karnıma, sırtıma, o kadar güzel bir ısı yayıldı ki, eklemlerime bile iyi geldiğini hissettim. Ardından bizle ilgilenen hanımlar geldi, ve bizi bir güzel yıkayıp pakladılar. Bir ara kadının çılgınca köpürttüğü keseden fışkıran baloncuklar altında kıkırdamadan edemedim. İçinde çocukluğuna dair en ufak bir kırıntı barındıran bir kişinin de bu baloncuk sefasından etkilenmeyeceğini düşünemiyorum. O keseden nasıl o kadar çok baloncuk çıktı ve her yer köpük içinde kaldı, bilmiyorum. Natırım (kadın tellaklara natır deniyormuş) beni yıkarken ben de köpüklerle oynamaya daldım. O bir saat tek yaptığım natırın direktifleri kapsamında oturduğum yerde bir öne eğilip bir arkama yaslanmak oldu. Yoga dersleri her ne kadar insana doygun bir tatmin hissiyle geri dönse de, derste geçirdiğin bu dakikalar boyunca aslında sadece ‘verdiğin’ bir ortamdasın. Dikkatinin yüzde yüzü öğrencide, ve aklında başka hiçbir şey yok. O yüzden bir değişiklik olarak tamamen ‘aldığın’ bir ortamda bulunmak, içimizde derinlerde bir şeyi dengeledi gibi hissettik Burcu’yla. Ve bizler gibi aslında bir hizmet veren kişiler için ara da bir de hizmet almak kadar doğal ve gerekli bir şey olmadığına şiddetle kanaat getirdik.

kap2

gerçeğinin görkemini tam olarak yansıtmasa da!

Yıkanıp paklandıktan sonra bizi peştemallara sardılar, ayaklarımızı kuruladılar, saçlarımızın nemini aldılar. Sonrasında da bizi ‘dinlenmek’ üzere ana salona, yani hamam yolculuğuna başladığımız ilk mekana tekrar aldılar. Orada o sedirlerin üzerinde sultanlar gibi kaykılmış bir şekilde yatarken kaç saat geçti bilmiyorum. Hamamdan çıktığımızda 3 saat 15 dakikadır içeride olduğumuzu fark ettik. Az bile geldi. Buraya insan kitabını filan alıp hamamına girdikten sonra akşama kadar neredeyse rahatsız edilmeden kalabilir. Cep telefonundan uzakta, huşu içinde, ana alandaki çeşmenin şırıltısı ve fondan gelen hafif müzikle beraber beyin dalgalarım yatıştı. Hamamdan bizi çıkaran şey aslında çılgınca acıkan karnımız oldu. Epey gönülsüz ayrıldım diyebilirim. Kapıdan dışarı adımımı attığım anda da hayatımda hiç hissetmediğim bir his bütün bedenimi kapladı: rüzgarın her hareketini tenimde hissedebiliyorum! Normalde uyuşuk ve hissiz olan yerler bile hayata açılmış, kollarımın, ayak bileklerimin, bacaklarımın üzerinde rüzgarın oynaştığı yerler apaçık beynime iletiliyor. Pamuk gibiyim. Yarı geçirgenim. Fazla uzağa gitmeden Fasuli’ye girip kendimize kuru fasülye, pilav ve cacık sefası çektik. Allahım ne gün! Bu paketi hayatımın sonuna kadar hiç değiştirmeden uygulayabilirim. Ben öyle sürekli farklı zevkler peşinde koşan biri değilim. Bir rutinin içinde serpiliyorum ve sevdiğim bir şey bulursam da pek başka bir şeyler aramadan sadakatle o sevdiğim şeyi defalarca tekrarlayabilirim. O yüzden ayda bir mi iki mi karar veremedik ama bütçemiz el verdiğince kendimize bu harika hediyeyi düzenli olarak vermeye söz verdik.

20. günün yogası dün derslerden sonra eve gelince ancak yapılabildi. 30 dakikalık jet bir pratikti, yine enerji patlamalı günlerden biri daha. Sonrasında bir takım işler. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz Karadeniz kampını da nihayet dün gece duyurabildik! Heyecandan bir süre uyuyamadığımı itiraf ediyorum. Kampa dair başka bir yazı yazmak da planlarımın arasında. Şimdilik etkinlik linkini buraya bırakayım. (Sonradan ekleme: tüm yoga kampları artık bu sayfada!)

Önümüzdeki günler 28günyoga için belki de en sınayıcı günler olacak çünkü mekan değiştiriyorum. Perşembe gününe kadar Karadeniz’de olacağım ve yoganın her gün eksiksiz devam edebilmesi için bir takım ohal önlemleri gerekecek. Benim için en zor şey çünkü kendi rutinimden çıkıp farklı mekan ve ortamlarda da bunu devam ettirebilmek. Ama bu sefer olacak, çünkü yalnız değilim 🙂 #yogayadevam

 

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 17&18

#28günyogacılara selam olsun!

Sabahından akşamına kadar yogayla dopdolu geçen bu iki günde, kendi yogamı yapacak enerji bulamadım biliyor musunuz? Bu iki günlük molayı dolunay molasından sayacağım, çünkü dün eve geldiğimde dolunaya tırmanan son 12 saatlik bölümün içerisindeydim, şu anda da öğlen yarım gibi tamamına eren ayın sonrasındaki 12 saatlik dilimdeyim. Peki ne alaka dolunay? En basitinden bir açıklamayla, tıpkı yeryüzündeki suların dolunay zamanı Ay’ın kütle çekimine yenik düşerek ondan tarafa doğru çekilmesi ve halk arasında medcezir veya gelgit diye bildiğimiz olaya yol açması gibi, yaklaşık yüzde 60-65’i sudan oluşan insan bedeninde de fiziksel olarak -şu an için- ölçümlenemese de, enerjinin daha çok ‘kafaya’ doğru yükselmesiyle beraber tabiri caizse hafiften sıyırdığımız bir dönem olmasından ötürü yapmıyoruz dolunayda yoga. Yoga, meditasyon ve pranayama gibi çalışmalar zaten bedendeki pranayı yukarı doğru yükselten aktiviteler. Dolunayla birleşince ortaya çifte kavrulmuş bir prana ortaya çıkıyor, ve kafalar başka yerde olduğu için vücudu sakatlamak oldukça kolaylaşıyor. 28günlük yoga maceramın başında Defne Hocam bana aynı zamanda pratiğin yoğunluğunun da dolunaya doğru artmasını, dolunaydan yeni aya doğru da yavaş yavaş azalması gerektiğini söylemişti. Tam olarak bu döngüye oturmadı benim yogalar, çünkü dolunaya tırmanan günlerde -ve şu anda da- devam eden yorgunluğum sebebiyle son birkaç gündür zaten epey hafif pratikler yapıyordum. Bugün Attila’nın şafak saymasıyla 28gün’ün sonuna sadece 10 gün kaldığını fark edip tekrar panik oldum. Ağustos’un bitmesi Eylül’ün başlaması; Eylül’ün başlaması ise benim gurbet ellerde büyük hocamın karşısına çıkma günümün gelip çatması demek! Ve ben hiç mi hiç hazır değilim. O yüzden yarın sabah şöyle hoş bir pratikle günü açma niyetindeyim. Dolunay sebebiyle verdiğim iki günlük aranın bir gününü de 28gün’ün sonuna yine Defne’nin kaza yogası olarak nitelendirdiği şekilde ekleme niyetindeyim.

Bu günlük olayı çaktırmadan beni etkisi altına almış. Yazmakta zaman zaman zorlansam da en son bıraktığım yerden şimdiye kadar bütün olanları toparlamak gibi bir isteğe kapılıyorum her seferinde. Bugün de Salı günü bıraktığım boulder maceramdan alarak geçtiğimiz iki günü toparlayacağım.

Salı öğleden sonra birkaç saati Battal’la Kağıthane’deki boulderhane’de geçirdik. Gerçekten inanılmaz derecede güç ve esneklik gerektiren bir spor bu tırmanış. Özellikle aşmış tırmanışçıları izlerken vücut hakimiyetlerine, esnekliklerine, ve merkez güçlerine hayran kalmamak elde değil. Sana yol gösterenin olduğunda daha kolay kavrıyorsun bazı şeyleri ama tek başıma öğrenecek olsam çılgınlar gibi vakit ve efor sarfedip çok ilerleme kaydedemediğim bir yerde olurdum gibi hissediyorum. Ellerimi ve ayaklarımı tutamakların ve basamakların üzerinde attığımda, zamanın çoğunluğunda aşağıdan biri bana sağ ayağı şuraya at, sol eli buraya al, sol bacağının üzerinde yüksel! diye emir kipinde konuştuğu için yapıyorum her ne yapıyorsam ne yalan söyleyeyim. Pek çok sefer inanamayarak yapıyorum yani hamleleri. Boulder’da her şey çok daha net tabii ki ama kaya tırmanışlarımın çoğunluğunda aşağıdan gelen yönlendirme olmasa dakikalarca ayağımı elimi nereye atayım diye aranıyorum. Bu arada tabii vakit geçiyor ve bir sonraki hamlen için enerjin kalmıyor. Aslında epey iyi hayat dersleri çıkıyor bu aktiviteden. Bu seferki boulder’da da ilk başta mantığa oldukça ters görünen ama yaptıktan sonra gayet mantıklı bir şey olduğunu farkettiğim, vücut ağırlığını bir sağa bir sola yatırarak ve kolları mümkün olduğunca düz kullanarak çıkma yöntemini çalıştım. Bir gün kaya sırtında da bu şık hamleleri hatırlar umarım kas hafızam.

Boulder çıkışı Günsu’yla buluşup Birce’ye gittik. Bu üçlü en son ne zaman bir araya geldik üçümüz de hatırlayamadık! Ama ilk bir araya gelişimiz gün gibi aklımda. Zeynep Aksoy’un Cihangir Yoga’da verdiği son hocalık eğitimindeyiz, ve ilk buluşmada üçümüz yan yana matlardayız. Elbette tesadüf değil. Birce’nin Güney Amerika maceralarını dinleyip kız kıza muhabbet edip kaynattığımız, bolca cips yiyip kahkaha attığımız bir akşam oldu. Ertesi sabah benim Dolmabahçe taraflarında erkenden dersim olduğu için Birce’de kaldım. Sabah koştur koştur 7:30’da başlayan ders için kendimi evden dışarı attım, hatta yetişmek için taksiye bile bindim. Taksiye ‘bile’ diyorum çünkü taksi daima benim için en en en son seçenek. Ama heyhaaat! Derse gelen çıkmadı. Eğer kendi evimden gelmiş olsaydım sabah 5:30’da filan uyanmış olacağım için bu duruma biraz hayıflanırdım sanırım. Boğaz’a bakan enfes manzaranın tadını çıkarıp gerisin geri Birce’ye geri döndüm. Saat oldu 8. 11’de Emirgan’da olmam gerekiyor. Yine uzun bir aralık gibi görünen ama İstanbul şartlarında aslında hiçbir şey yapamayacağın bir zaman dilimi. Ben de bir saate yakın kestirdim, tekrar yollara düştüm. Emirgan’dan çıkıp Cadde’ye Hamile Yogası’na geldim. Birbirinden güzel sekiz hamileyle beraber geçen derste günün bütün yorgunluğunu unuttum!

Hamile yogası önceki yıllarımda ilgi alanımın tamamiyle dışında kalan bir şeydi. Sonra sonra neler değişti de içimde bir merak uyandı, bilmiyorum. Ama Mey ve Nur’dan aldığım hamile yogası eğitimi hayatımda gerçek anlamda bir dönüm noktası oldu. O gün bugündür de hamile yogası derslerinde öğrencilerimin içinden geçtiği süreci paylaşmak, onlara bu dönemde biraz olsun destek olmak ve her hafta büyüyen karınlarıyla beraber yoga yapmalarını sağlamak hayatıma bambaşka bir neşe ve renk kattı! Galiba bu sene devirdiğim 30 yaşın da bunda katkısı büyük ey karavan, senden gizleyecek değilim. Bu yıl şok içerisinde fark ettiğim bir şey var: hormonlar.. gerçekmiş!!

İşte bu kafayla eve geldim. Derslerin getirdiği manevi tatminin ardına sabahın köründen beri İstanbul’un bir ucundan diğerine koşturan bedenimin fiziksel yorgunluğu yetişti. Yattığım yerden kalkamadım. Bugün de sabah bir akşam bir olmak üzere iki tane Temel 1 dersim vardı. Sabah uyanınca Atilla ve Yeşim’in paylaştığı Godfrey’in Cihangir Yoga’da yaptırdığı aya selam akışının videosuna denk geldim. Ne çok yapardık bunu! O kadar uzun zaman olmuş ki unutmuşum, Zeynep Aksoy’un eğitim kitapçığını filan açıp hatırladım yeniden. Bugün dolunay ama yoga dersleri durmuyor elbet 🙂 O yüzden bol bol aya selam yaptığımız ve dolunayın bizi yukarı çeken gücünü pozların içinde kullanmayı araştırdığımız dersler oldu. Güzel de oldu.

Durumlar böyle. Yarın için epey heyecanlı olduğum bir başka deneyim yine beni bekliyor olacak, ama yazısı sonraya kalsın! Epey malzeme çıkacağına hiç şüphem yok! 😀

28günyoga’da sona yaklaşıyor muyuz ne? Haydi gayret! Arada kaytardıklarınız varsa siz de 28 gün’ün sonuna ekleyip döngüyü tamamlayabilirsiniz. #yogayadevam!

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 15&16

Yorgunum a dostlar.

Dün öğlene doğru evden çıkıp bir arkadaşımla buluştum. Bol sohbetli güzel bir yemek yedik. Ardından bir yin yoga, bir adet de hamile yogası dersi üstüne eve gelip bir de uzun uzun telefonda konuşunca, suyunu çekti benim ojas. Şu ana kadarki rekorum iki özel iki de stüdyo dersi olmak üzere aynı günde üstüste dört ders vermek. Sonuncu derste artık dizler dirsekler gözler kulaklar birbirine girmişti, beynimdeki cümle kurguları dilime ulaşmıyordu, algım yavaşlamıştı. Rutin bir şekilde bu kadar çok ders veren hocalar var, gerçekten takdir, saygı ve şaşkınlıkla karışık duygular besliyorum onlara.

Fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak epey yorucu geçen günün ardından akşam yere oturup öne katlanmalar harici içimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Bir süre uzayıp esnedikten sonra iyice ağırlaştım ve şavasana’yı yatakta tamamladım.

Bu sabah yogamın başına geçişim 8’i buldu. Bu sabahki de düşük tempolu bir pratik oldu, hiç enerjim yoktu. Ayaktaki ısınmalardan sonra direk yere geçtim. 40 dakika sonra bitirdim. Karnım oldukça açtı ve kahvaltıda neler yiyeceğimi düşünürken yakaladım kendimi ara ara.

İşte böyle! Bugün boulder’a gideceğim. Cuma günkü tırmanış macerasının fiziksel izleri bugün neredeyse tamamen silinmiş bedenimden. Yenileri için zaman gelmiş yani 🙂 Boulder normalde ipe girmeden, güvenlik için kayanın dibine kalın minderler yerleştirilerek yapılan kaya tırmanışına verilen ad. Böyle kısa ve iri kaya parçalarına da aynı zamanda boulder deniyor. Şehir içinde kullandığımız tabiriyle ise tırmanış antremanı yapılabilen ‘climbing gym’leri. Bizim gideceğimiz yer Boulderhane, Kağıthane’de. Tırmanışa ilgi duyup şehir dışına gidemeyenler için güzel bir başlangıç olabilir, her ne kadar kaya tırmanışının yerini hiç tutmasa da.

#28günyoga serüveni tıpkı hayat gibi inişleri ve çıkışlarıyla devam ediyor. Sanırım ben de Attila gibi yavaştan şafak saymaya başlayacağım. 🙂

Sizde ne var ne yok? #yogayadevam!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 14

Başlamak yolun yarısıysa yolun yarısı bitirmek sayılır mı? #28günyoga’da 14 günü geride bıraktık. Her günü dolu dolu yaşayıp bir de üstüne yazdığım için sanırım hayatımın en uzun 14 günü oldu bu geride bıraktıklarım. Bitmek bilmeyen bir aymış gibi gelmeye başladı Ağustos.

Bu sabah yine pek çok sabah gibiydi. Sabah uyan, telefonda şıkırda, evin içinde dolaş, gel tekrar yatağa yat, yogayı ertelemek için bahaneler üret, o bahaneleri savuşturmaya çalış, çöpün yanında tek ayakta durmaya yollanmış gibi gönülsüzce geç yoga odasına nihayet.

Bugün düne göre oldukça daha tutuk uyandım. Tırmanış sonrası vücudun nekahat süreci. Isınmaları yaparken sol omzum tam daire çizemiyordu. Kollarımın hareket aralığı epey bir daralmış. Yine her yerim çıtır çıtır. Bugün çökmelere geri döndüm, fakat normalde yaptığımdan daha hızlı yaptım. Yapmak zorunda kaldım daha doğrusu. Yavaş yavaş inip kalkmaya bugün gerçekten takatim yoktu. Ya hiç yapmayacaktım, ya da böyle. Zar zor 30’lara gelip bıraktım. Oradan yere geçtim, biraz arkaya eğilme, biraz öne katlanma, kapanış. Olaysız bir pratik oldu diyebilirim.

Pratik üzerine kahvaltı yaptıktan sonra koşa koşa Caddebostan’daki 13:00 Yin dersime gittim. İlk göz ağrım olduğu ve pek çok açıdan bana ilkleri yaşatan bir ders olduğu için kalbimde ayrı bir yeri var bu dersin. O bir saat nasıl geçiyor her seferinde hiç anlamıyorum. Bu dersler vasıtasıyla yolumun kesiştiği her insana her seferinde şükranla dolup taşarak bitiriyorum dersi. Bu kadar doyurucu bir meslek daha var mıdır bilmiyorum. Vardır herhalde.

İşte böyle sevgili günlük. Nolursa olsun #yogamustgoon diyerek noktalıyorum yazıyı.

P.S: Bu arada yazıları Cihangir Yoga’nın blogundan takip ediyorsanız eğer, gün 10 ve 11’i beraber yazdığım yazının bağlantısı nedense kendini göstermiyor sitede. Ona ve geri kalan yazılara şuradan ulaşmanız mümkün.

Yarın görüşürüz!

Bir Yoga Günlüğü: Gün 12&13

Yogadan değil ama yazmaktan biraz kaytardığım doğrudur! Ama geçerli sebeplerim vardı 🙂

Önce 12. gün olan dünden alalım.

Sabah erken kalkamasam da yine kahvaltıdan önce yogamın başına geçtim. 9. gün civarı gerçekleştiğini düşündüğüm sol kalça eklemindeki nahoşluk sebebiyle bu bölgeye göz kulak olarak yumuşak bir pratik yaptım. Dolayısıyla daha düşük tempolu, sakin, ve normalde yaptığım birtakım pozları atlayarak ilerlediğim bir seans oldu. Öğleden sonra tırmanışa gideceğimiz için de çok yormak istemedim kendimi; ancak sakatlığın tırmanış sırasında daha kötüye gitmemesi için biraz anlamam gerekiyordu hassasiyetin boyutlarını. Bir önceki güne göre daha iyi hissettiğim için beni çok zorlamayacağını umdum.

Öğleden sonra ikisi de epey veteran tırmanışçılar olan Deniz ve Battal ile beraber Ballıkayalar’a gittik. Deniz aynı zamanda bizim Shadow cemaatinden. Burası Gebze’de, ve İstanbul’a bu kadar yakında böyle bir tırmanış bahçesi olması tabii ki çok güzel. Ancak bir ‘tabiat parkı’ olarak geçen bu alanda yıkık dökük moloz ve çöp yığınları görmek insanın moralini bozuyor. Burası aynı zamanda bir piknik alanı, dolayısıyla pek çok piknikçinin artıklarını rotaların bulunduğu kayaların arasından sakin sakin akan derenin içinde görmek mümkün. Biz gittiğimizde derede bir sandalye vardı mesela. Ama neticede manzara yine de çok güzel.

IMG_5173.JPG

Ballıkayalar batı yamacından bir görünüm.

Geçen seferki tırmanış maceramdan sonra bu sefer hangi noktada olacağımı kestirmeye çalışırken biraz tedirgindim. Kaya tırmanışı fiziksel olarak sert bir spor olmasına rağmen gerçekten de pek çok şeyin ‘kafada bittiği’ bir spor aynı zamanda. Rotaların önüne geldiğimiz zaman bugün lider çıkmayı denemeyeceğimi biliyordum. Karamsarlıktan ziyade gerçekçi yaklaştım. Buradaki rotalar çoğunlukla zor, hatta yakın bir zamana kadar da gerçekte olduklarından daha kolaylarmış gibi derecelendirildikleri için pek çok tırmanışçıyı bezdirmiş bir yer. Ben de Deniz ve Battal’ın açtığı kolay rotalara top rope girerek geçirdim günü. Zaten #28günyoga’nın hatrına kendimi limitlerime kadar zorlayıp bir yerimi incitmekten özellikle sakındım. Ne kadar ısınsam da ne kadar soğusam da tırmanıştan sonra hep bir yerlerim ağrıyor çünkü. Deniz’e sordum, onun hiçbir yeri ağrımıyormuş. Demek ki öyle bir noktaya gelinebiliyor.

IMG_5177.JPG

Rota: Debüskö, Foto: Deniz Erkmen

Kaya yapılarına dair pek bir bilgim yok. Bana söylenene göre Ballı’nın kaya yapısı Geyikbayırı’nınkine benziyor. Geyve öyle değil mesela, daha sivri ve keskin bir yapısı var ve insanın elini gerçekten acıtıyor tırmanırken – özellikle acemiysen ve hala ellerinden medet umuyorsan. Ballı öyle değildi ama. Bugün hatta şortla tırmanmama rağmen en az ezik çizik ve sıyrıkla atlattığım tırmanış günü oldu. Açık bir zihinle gidip elimden geleni yapmaya çalıştım, bir rotayı bitirdim, diğer ikisini tamamlamadım. Ama ayak tekniği ve vücut ağırlığını farklı şekillerde kullanma açısından öğrendiğim pek çok şey oldu. Sol kasığımdaki incinmeyi de bir yer hariç hiç hissetmedim, ve o bacağımdan güç alma konusunda bir problem yaşamadım. Bu da bana sakatlığın çok elzem bir şey olmadığına dair bir işaret verdi. Eve gelip sıcak (evet aylardan sonra ilk defa!) bir duş aldım. Ne iyi geldiii. Tutulan ve zorlanan yerlere biraz masaj, biraz kas gevşetici, eklem bölgelerine de başka bir arkadaşım Deniz’in benim için vaktiyle hazırlamış olduğu susam ve çörek otu yağlarından oluşan bir karışım. Pamuklar gibi uyudum.

13. güne uyandığımda önceki günün izlerini bedenimin pek çok yerinde takip etmek mümkündü. Özellikle sol dirsek, sol koltuk altı ve her iki bacağın hamstringleri. Sabah yogadan önce çok sallandım. Gene şöyle bir geçirdim içimden, sonraya mı bıraksam acaba, akşam mı yapsam yogayı, şu an bedenim çok kapalı çok tutuk diye. Defne’ye de bir gün bundan bahsedip, sabahları bedenim çok kapalı oluyor, akşam yapsam yogayı, ne güzel iyice açılmış oluyor demiştim. O da “öyle sıkışık tutuk bir bedenle güne başlamayı hayal edebiliyor musun?!” gibi bir şey demişti. O geldi aklıma. Direk geçtim yoga odasına. O kadar çok yerim tutulmuştu ki gerçekten güne böyle devam etmek istemedim.

Yavaş yavaş, sindire sindire ısınmaları yaptım. Her yerim çatır çutur ediyordu. Isındım, yumuşadım, açıldım. Kurmasthana’da inceden sol kasığı hissettim. Sonrasında canım 1. prelüd çekti. Prelüdün ortasında bacakları at pozu gibi genişçe tutup omurgayı sağdan sola, soldan sağa bir tekerlek gibi çevirdiğin bir poz var. Pozun her bir anında omurgamın başka bir yeri çıtladı, kıtırdadı, açıldı, ferahladı. Oh be, dünya varmış! Ancak bacaklar açık, ayak tabanları yerde, bir dizi bükerek o taraftaki kalçanın içine doğru çöktüğün bir poz var, işte o pozu yaptırtmadı sol kalça. Ben de normalde indiğim yere kadar alçalmayarak yaptım hareketi. Zorlamanın alemi yok, bir acelem de yok.

Prelüd bitip de yerdeki asanalara geldiğimde yine bir sürprizle karşılaştım. Oldukça ağır bir fiziksel aktivitenin sonrasındaki tipik gündeyim: hamstringlerimdeki tutukluğu dışarıdan ellerimle bile hissedebiliyorum, tel gibi sertler. Omuzlarım, sırtımın, boynumun muhtelif yerleri tutuk, yer yer kulunç. Peki nası oluyor da paschimottanasana’da benim sabah sabah alnım kaval kemiklerime değebiliyor? Hiçbir fikrim yok! Tek aklıma gelen açıklama önceki gün çılgınlar gibi çalışan bacaklar sonucunda apana vayu’nun vücutta güçlenerek esmeye başlamış olması. Ama işte, ezber bozan, önyargıları boşa çıkaran bir sabah pratiği daha. Geçenlerde yaptığım akşamdan kalma pratiğinin bir benzeri oldu.

Paschimottanasana’da nefeslerimi saydığım bir ara bundan birkaç ay önceki halime gitti aklım. Geçtiğimiz kış ve bahar dönemi boyunca bütün öne katlanmalar içinde derinleşmek için boynumun ağırlığını bıraktığım sırada başıma bir ağrı giriyordu. Ben normalde boynumu bir milim bile öne bıraksam arka bedenimde muhakkak buna karşı ayaklanan bir takım yerleri hissediyorum. Ama bu sefer farklı, sinüzit ağrısına benzer bir şey giriyor başıma. Aylar boyunca sektirmeden her gün, her öne katlanmada yaşadım. O yüzden bir ara öne katlanmalarda başımı tam öne eğmeden yapıyordum. O kadar da tuhaf bir ağrı ki, saniye saniye izlerini takip edebiliyorsun. Başımı öne bıraktığım anda ağrıyı, zonklamayı hissediyorum; başımı kaldırdığım an yok oluyor. Bununla beraber başımın aşağıda olduğu her pozda – örneğin mayurasana ve aşağı bakan köpekte mesela, başımdan yukarı alevler fışkırdığını hissediyordum. Normalde hareket ettiğim zaman yüzüm hep kızarır, ama böylesi bir şey yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Demek ki o aralar bir olaylar oluyordu bedenin enerji dengelerinde. Bir hocamız da bana paschimottanasana’da başıma ağrı giriyor dediğimde kollarımı içe doğru çevirip bedenin iki yanına doğru  uzatmamı tavsiye etmişti. Bunu yapmamla beraber baş ağrısı da geçti. Normal şekliyle kollarımı ayak parmaklarıma doğru uzattığım pozda omuz ve boyun kaslarımın olduğu bölgede aşırı bir gerginlik gözlemlemişti. Bu da muhtemelen beyne doğru giden damarlarda bir stres yaratıyor, bu da baş ağrısına yol açıyordu. Kolları iki yana doğru açmak da bu gerginliği ortadan kaldırıyordu. “Yoga is cold logic” demişti vaktiyle aynı hocamız. Yani Yoga tamamen mantığa dayalıdır, ve bilimseldir. Ölçüm aletlerimiz hassaslaştıkça, bu bedeni bir denek olarak kullanarak kainata dair gizemleri keşfetmek de mümkün olacak!

13. günün havadisleri böyleydi işte karavan. Sizde ne var ne yok?

Yogaya devam!

 

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 10&11

Ben yazamadım diye #28günyoga devam etmedi sanmayın canlar. Şu ana kadar firesiz ilerlemekteyim.

Dün sabah yine kısıtlı zaman olmasına karşın zihin hiç sorgulamadan, sorun yaratmadan, ayak sürümeden, izin verdi kısa ve öz bir pratik yapmama. Teslim olmuş gibiydi son birkaç gündür evde hüküm süren rutine. Sabah özel dersimden önce az bir vaktim vardı, biraz ısınmalar, biraz kurmasthana, biraz kapanış derken öyle kapattım. Öğleden sonra Günsu ve Cemil’le beraberdik. Akşama kadar yoga konuştuk. Bu da yogadan sayılır mı? 😀

Geceyi Günsu’da geçireceğim için içimi ufaktan bir korku kapladı. Ya yarın yoga yapmazsam? Perşembe günleri benim için çok kaotik bir gün oluyor, ve Fındıklı’daki dersimin 12:30’da bitip Cadde’dekinin ta 17:00’de başlamasına ve arada baya vakit varmış gibi görünmesine rağmen aslında hiçbir şey yapmaya doğru düzgün vakit kalmıyor. Malumunuz üzere Kabataş iskeleleri de bugün itibariyle kapandı. O nedenle toplu taşım serüvenlerimize kafadan bir yarım saat daha ekledik. İstanbul kadar vakit hırsızı bir şehir yoktur heralde.

Her neyse. Sabah evden çıkmadan yine Günsu’nun güzel salonunda ısınma serisini yaptım. 9. günün volkanik pratiğinden ötürü olup olmadığını tam anlayamadığım minik bir sakatlanma önceki gece baş göstermişti sol kasıkta. Neyse ki can yakmadı bu sabah ısınmalar esnasında. Ancak yine de dikkatli ilerlemem gerekecek. Ekleme yakın bir yerlerde olduğunu hissettiğim bu incinme dışardan müdahale edilecek bir yerde olmadığı için kendi kendine iyileşmesini bekleyeceğim.

Bugün akşam kendi dersimden sonra Burcu’nun akış dersine kaldım. Gözüm kulağım hep sol iç kasıktaydı. Yine bir iki yer hariç kendini pek hissettirmedi, mutlu mesut devam ettik hayatımıza. Son on günün (sadece on gün!) sadakatli çalışması sonunda eski gücüme biraz daha kavuştuğumu fark ettim derste. Tüy gibi hissettim kendimi. Ders çıkışında hep beraber bir şeyler atıştırmaya gittik, ve çok güzel bir kapanış oldu güne.

Şimdi tumba yatak! Geç bile kaldım. Yarın maceralı bir gün beni bekliyor olacak. Çünküü tırmanışa gidiyoruum!! 😀

Sizin #28günyoga nasıl gidiyor? Yogaya devam!

 

Bir Yoga Günlüğü: Gün 9

Merhaba ahali!

Bugün de kendi çapında enteresan bir gün oldu. Dün gece 1:30’a kadar Vikings izledim. Sabah erken kalkmaya yönelik bir çabam olmadı. Hatta uyandıktan sonra da sezonun devamını getirdim, ve yattığım yerden kalkmadan 5 bölüm üst üste izleyerek geçtiğimiz birkaç haftadır beni ele geçirmiş olan bu manyaklığa sezon finaliyle beraber bir son verdim. Görsel bir şölen tabii neresinden baksan.

Yataktan kalktığımda her yerim ağrıyordu doğal olarak. Uyandığımdan beri enerji harcamak adına hiçbir şey yapmadığım için yoga odasına geçtiğimde patlıyordum bugün. Klasik ısınmaları yapmadım, dimdirek pratiğe daldım. Açılışı Bakasana’yla yaptım, öyle bir kafa. İçimden fışkıran enerji bol bol bacak çalışmak istiyordu, hatta spesifik olmak gerekirse bolca asimetrik çökme ve iç/dış rotasyon istiyordu kalça eklemi. Bir sesi olsa gerçekten de bunu söylerdi! Kaval kemiği ve ayaklarsa sert zeminde vakit geçirmek istiyordu. Ne istiyorlarsa verdim. Doğal olarak 3. prelüde vardım. Akabinde yine biraz doğaçlama bir asana serisi; aralarda bolca kol dengesi ve lolasana, tolasana gibi çeşniler. Aslında bilsem kung fu filan çalışırdım bugün, öyle manyak bir enerjim vardı!

Bu patlayan enerjinin ay döngümle bir alakası olabileceğini hissettim. Nitekim bugün 12. günüm, dolayısıyla gerçekten de hem fiziksel hem mental olarak enerjinin, gücün, dayanıklılığın tavan yaptığı bir döneme doğru geçmiş bulunuyorum. Bu enerjiyi dikkatli kullanmak lazım tabii, sonrasında acısı çıkabiliyor. Menstrual döngülerle ilgili basit ve güzel bir kaynak arayışında olanlara Lucy Pearce’ın Moon Time isimli kitabını öneririm. Benim de kendi döngümü ve ay boyunca değişen ruh hallerimi biraz daha yakından tanımama yardımcı oldu.

Bugünlük bu kadar! Sizin 9. gün nasıl geçiyor?

kungfupanda2-xlarge.jpg